Yarın Şehit Olacağım!

Sadullah Aydın

Mustafa’yı nasıl anlatsam bilmiyorum ki! Ben sıradan, İslami hayattan uzak bir bayanken hikmetli ve nazik tavrıyla İslami mücadelenin ortasında kendini bulan bir insan olmama vesile oldu. Onun sayesinde yeniden doğdum. Paris ve Londra’yı iyi bilen zengin bir iş adamının kızıyken bir anda kendimi mustazaf Müslümanların arasında buldum.
Mustafa’yı nasıl anlatsam bilmiyorum ki! Ben sıradan, İslami hayattan uzak bir bayanken hikmetli ve nazik tavrıyla İslami mücadelenin ortasında kendini bulan bir insan olmama vesile oldu. Onun sayesinde yeniden doğdum. Paris ve Londra’yı iyi bilen zengin bir iş adamının kızıyken bir anda kendimi mustazaf Müslümanların arasında buldum.

Mustafa’mı nasıl anlatsam bilmiyorum ki! Ah, çok erken terk etti beni! Sanki bir hayaldi. Ya da ruhumu iman denizine daldıran bir rahmet esintisi…

Onu anlatırken gözlerim beni dinlemiyor. Yanaklarımı hüzün yaşlarıyla kavuruyor. Beni ne çabuk terk ettin Mustafa!

Şehadetinden birkaç gün önceydi. Sabah biraz geç uyanmıştım. Uyanır uyanmaz gözlerim Mustafa’yı aradı. Çünkü ne zaman uyansam başucumda Mustafa’yı bulurdum. Elinde sıcak bir bardak süt uyanmamı beklerdi. Evliliğimizin ilk gününden itibaren hiç aksatmadan elinde süt bardağıyla başucumda durur. Daha ben yatağımdayken bana süt ikram ederdi. O kadar sevecen, nazik ve utangaçtı ki… Savaş meydanlarında düşmanların kalbine korku salan efsanevi Mustafa Çamran sanki o değildi.

O sabah Mustafa elinde süt bardağıyla yanı başımda beklemiyordu. Şaşırmıştım. Her zaman erken kalkan Mustafa, gözleri yumulu halde elbiseleriyle yatakta uzanıyordu. Bir şeylerin olduğunu hissettim. Yavaşça yatağımdan kalktım. Gidip Mustafa’nın ayaklarından öptüm. Hiç tepki vermedi. Başka zaman olsaydı bu davranışıma büyük bir nezaketle karşılık verirdi. İçime bir kurt düştü. Titrek bir sesle:

— Bir şey mi var Mustafa? Diye sordum.

Soruma karşılık vermedi. Yüzü derin bir anlamla yüklüydü. Neden sonra gözlerini açtı. Yataktan doğruldu. Bana döndü. Üzüntülü mü sevinçli mi olduğunu bilmediğim yavaş bir sesle konuştu.

— Gade! Ben yarın cepheye gidiyorum. Dönüşü olmayan bir gidiş bu. Allah’ın izniyle yarın şehit olacağım. Bana hakkını helal et.

Ne diyordu böyle? Mustafa’sız ne yapardım ben? Gözyaşları içinde:

— Beni bırakıp nereye gideceksin? Dedim. Senden başka kimim var ki? Beni bu karanlık dünyada kime bırakacaksın?

— Allah’a… O ne güzel vekildir!

Gözyaşlarım onu hüzünlendirdi. Nurlu yüzüne hüzünlü bir tebessüm yayıldı. Gözlerini yumup ellerini açtı. Bana dua etmeye başladı.

—  Allah’ım! Bütün ihlâsımla senden Gade’yi korumanı ve onu boşlukta bırakmamanı istiyorum! Ölümümden sonra ruhum yükselirken onu görmek isterim. Allah’ım, Gade’nin benden sonra beni düşünmesini istiyorum; tıpkı hayat ve kemal yolunda bulunan güzel bir gül gibi! Tıpkı, karanlıkta insanların ışığından istifade ettiği küçük bir mum gibi! Tıpkı bir gökten esen ve kulağına aşk kelimesi fısıldayan ve sonsuzluk kelimesine yönelen bir meltem gibi!

O gün adeta hayal âleminde yaşadım. Nasıl akşam oldu bilmiyorum. Rüyada gibiydim. Mustafa’nın yanımdan hiç ayrılmamasını istiyordum. Onu yanımda alıkoyabilmek için aklıma çılgın düşünceler bile geliyordu. Mesela onu ayağından yaralamak gibi…  Akşam hiç uyumak istemiyordum. Mustafa’nın yanı başından bir saniye bile ayrılmıyordum.

 Gece geç vakte kadar uyumadığımı hatırlıyorum.  Sonra nasıl olduysa uyuyakalmışım. Sabah ezanıyla uyandım. Uyanır uyanmaz çılgınlar gibi yatağımdan sıçradım. Yanıma baktım. Mustafa yoktu. Evin içine baktım, bahçeye koştum. Mustafa beni bırakıp gitmişti. Şehit olmaya gitmişti. Bir daha dönmeyeceğini biliyordum. Tarifsiz bir kederle yere yığıldım. Ağlamaktan başka elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Mustafa’mın gidişinden iki gün sonraydı. Kapım çalındı. Gidip açtım. Mustafa’nın birkaç arkadaşıydı. Gözlerini benden kaçırarak konuştular:

— Mustafa Çamran’ın eşi misiniz?

— Evet…

Onlardan biri titrek bir sesle:

— Mustafa cephede yaralandı, dedi. Şu an hastanede. Size haber vermemizin iyi olacağını düşündük. Onu görmek istersiniz diye düşündük.

Mustafa’nın arkadaşlarına baktım. Yüzlerinde derin bir keder okunuyordu. Mustafa’nın şehit olduğunu ve şu an hastanenin morgunda bekletildiğini adım gibi biliyordum. Çünkü Mustafa asla yalan söylemezdi. O şehit olacağını söylemişse mutlaka öyle olacaktı. Tüm ruhum, duygularım ayaklanmış, Mustafa’nın artık dönmeyeceğini haykırıyordu.

Mustafa yoktu. Biz zavallı fanileri bırakıp âşık olduğu rabbinin yanına gitmişti. Zaten hiç dünyalı olmamıştı ki. Kendini dünyada hep garip ve yalnız hissederdi. Hayalleri hep şehadet ve Allah aşkıyla süslüydü.

Beni hastaneye götürdüler. Tabi morga, Mustafa’mın yanına... Beni bu dünyada yapayalnız bırakıp gerçek sevgilisinin, yüce yaratıcının yanına giden Mustafa’mın yanına…

Elbiseleri kan içindeydi. Gözleri yumuluydu. Yüzünde hüzünlü ama yüce bir anlam vardı. Derin bir huzur denizinde yüzüyor gibiydi. Dokunsam canlanacak gibiydi.

Yüzümü Mustafa’mın kanlı elbiselerinin arasına gömdüm. Mustafa’mla konuşmaya başladım. Beni duyduğundan adım gibi emindim. Şehitler diriydiler, ölümsüzdüler.

— Beni bırakıp gittin Mustafa! Kimsesiz ve peş parasız… Ben ne yapacağım şimdi? Bu dünyada senden başka kimim vardı ki? Neden beni de götürmedin sanki? Biliyor musun Mustafa’m, sana söylemeye utandım. Ama ekmek alacak param bile yok. Sen bunu bilseydin belki de çok mutlu olurdun. “ Ah, şimdi gerçek mustazaf olduk!” derdin. Ben şimdi mustazafların mustazafıyım Mustafa’m! Gidecek ne bir yerim var ne de yiyecek bir lokma yiyeceğim. Hem olsa neye yarar ki! Sensiz hayat, hayat mı sanki!

Mustafa’nın yanından ayrılamıyordum. Sabaha kadar başım Mustafa’nın kanlı göğsüne gömülü olduğu halde onunla dertleştim. Şehitliğe götürürlerken de ondan ayrılamadım. Günlerce Mustafa’mın mezarı benim huzur dolu evim oldu.

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Ağustos 2015 (131. Sayı)
 
16-08-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.