"Yakîn (Ölüm) Gelinceye Kadar İbâdet Et!"

Abdulkuddus Yalçın
Cübeyr bin Nüfeyr`den rivayet edilmiştir. Dedi ki Resulullah sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurdu: "Allah celle celaluhu, mal toplayıp tüccarlardan olayım diye bana vahy etmemiştir. Ancak `Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol ve sana yakîn (ölüm) gelinceye dek Rabbine ibadet et!` diye vahy etmiştir." (Beğavi: Şerh-üs Sünne, Tefsir)
Cübeyr bin Nüfeyr`den rivayet edilmiştir. Dedi ki Resulullah sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurdu: "Allah celle celaluhu, mal toplayıp tüccarlardan olayım diye bana vahy etmemiştir.  Ancak `Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol ve sana yakîn (ölüm) gelinceye dek Rabbine ibadet et!` diye vahy etmiştir." (Beğavi: Şerh-üs Sünne, Tefsir)

Beğavi Mealim-üt Tenzil adlı tefsirinde ve Şerh-üs Sünne adlı eserinde bu hadisin senedini zikrederek Ebu Müslim Havlani`nin Cübeyr bin Nüfeyr`den rivayet ettiğini söylemiş, Hâzin de tefsirinde Beğavi`nin hadisi senedi ile Cübeyr bin Nüfeyr`den rivayet ettiğini zikretmiştir. Ebu Nuaym ise Hilyet-ül Evliya`da bu hadisi Cübeyr bin Nüfeyr`in Ebu Müslim Havlani`den rivayet ettiğini söylemiştir.

Beğavi, Hazin ve Şirbini bu hadisi Hicr suresinin 99. Ayetinin tefsirinde zikretmişlerdir; "Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol ve sana yakîn gelinceye dek Rabbine ibadet et!" (Hicr:97-99)

Müfessirlerin büyük çoğunluğu ayet-i kerimede geçen "yakîn" kelimesi ile "ölüm" kastedildiğini söylemişlerdir. Çünkü ölüm, kesin olan bir emirdir. Mutlaka gerçekleşecek ve her insanın başına gelecektir. Ayrıca ölümün gelmesi ile her şeyin hakikati ortaya çıkacaktır. Bu nedenle "ölüm"e "yakîn" denilmiştir.

Buna göre ayetin manası: "Ey Muhammed, sana ölüm gelinceye kadar rabbine ibadet et." demektir. Yani ibadet etmekte olduğun hâl üzere ölünceye kadar devam et ve bir an bile onu ihmal etme.

Rabbini hamd ile tesbih et. "Sübhanallah" de. "Elhamdülillah" de. Rabbini hep gündemde tut. Rabbini hep yücelt. Hep O’nu noksan sıfatlardan tenzih edip mükemmel sıfatların sahibi kabul et. Ve Rabbine secde edenlerden ol. Rabbine boyun büküp O’nun emirlerine teslimiyet gösterenlerden ol. Namaz kılanlardan ol. Tüm bedenine Allah’ın karıştığını, tüm hayatında Allah’ın egemen olduğunu ortaya koyanlardan ol.

Rabbine ibadet et. Tüm hayatını Rabbin için yaşa. Tüm hayatında O’nun kulu ve kölesi olduğunu unutma. Ta ki sana ölüm gelinceye kadar. Bir an bile O`na kulluktan uzak olma. İşte senin görevin budur. Evet, peygamberin görevi budur ve peygamber yolunun yolcusu olan bizlerin de bu dünyada görevimiz işte budur. Bizler de tıpkı örneğimiz gibi bize ölüm gelinceye kadar sadece Rabbimize kulluğa devam edeceğiz. (Basairu-l Kuran)
"Yakîn"in "ölüm" demek olduğu hakkında Taberi, tefsirinde şunları söylüyüor: Buhari, âyet-i Kerimede "Ecel" diye tercüme edilen "Yakîn" kelimesini, Abdullah bin Ömer`in oğlu Salim`in, "Ölüm" olarak izah ettiğini rivayet etmiştir. (Taberi tefsiri)

İmam Suyutî de Ed-Dürr-ül Mansur adlı eserinde şöyle demiştir: İbnu Cerir, ibnu Münzir ve ibnu Ebi Hatim, Mücahid radiyallahu anh`den; İbnu ebi şeybe ve ibnu Cerir; Salim bin Abdullah bin Ömer ve ibnu Zeyd`den (radiyallahu anhum); İbnul mubarek zühd de hasan`dan ve İbnu cerir de ibnu Zeyd`den, ayet-i kerimede geçen "yakîn"in "ölüm" olduğunu nakletmişlerdir. (Dürr-ül Mensur)

İbnu Kesir de tefsirinde Salim bin Abdullah`dan İbnu cerir ve Buharî`nin rivayetini zikrettikten sonra şöyle devam etmektedir: Mücâhid, Hasan, Katâde, Abdurrahmân bin Zeyd bin Eslem ve başkaları da böyle söylemişlerdir. Buna delilleri, Allah Teâlâ`nın da haber verdiği üzere cehennem halkının şöyle demiş olmalarıdır : "Biz, namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmazdık. Bâtıla dalanlarla birlikte dalardık. Ve biz din gününü yalanlardık. Sonunda yakîn (ölüm) bize gelip çattı." (Müddessir, 43-47)

Zührî`nin Hârice bin Zeyd bin Sâbit`den, onun Ansâr`dan bir kadın olan Ümmü Alâ`dan rivayet etmiş olduğu sahîh bir hadîse göre; o, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Osman bin Maz`ûn`un cenazesi yanına girdiğinde, olanları şöyle anlatmış: Ben: "Ey Ebu Saîd Allah sana rahmet eylesin. Benim senin hakkındaki şehadetim odur ki Allah Teâlâ sana mutlaka ikramda bulunmuştur." dedim. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): "Allah`ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?" buyurdu. Ben: "Ey Allah`ın elçisi, anam babam sana feda olsun, ya kim(e ikram edecek)?" dedim de şöyle buyurdu: "Ona gelince; muhakkak ki ona yakîn (ölüm) gelmiştir. Muhakkak ben onun için hayır umarım. (İbnu Kesir)

Bu açıklamalardan anlaşıldı ki ayet-i kerime ve hadis-i şerif ibadetin ölünceye kadar farz olduğuna ve mükellef birinin bunu hiçbir zaman terk edemeyeceğine delildir. Nitekim İslam âlimlerinin beyanatı da bunu göstermektedir.

Taberi şöyle diyor: Bu âyetten anlaşılıyor ki, kul, mükellef olduğu ibadetleri, aklı başında olduğu sürece, ölünceye kadar devam ettirmek mecburiyetindedir. Nitekim Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Basur hastalığına yakalanan ve nasıl namaz kılacağını soran İmran bin Husayn`a şöyle buyurmuştur: "Namazı ayakta kıl. Buna gücün yetmezse oturarak kıl. Şayet buna da gücün yetmezse yan üstü yatarak kıl. Bu da gösteriyor ki, durum ne olursa olsun, kişi ibadetlerine, ölünceye kadar devam edecektir." (Taberi tefsiri)

İbnu Kesir de: "Namaz ve benzeri ibâdetlerin insana, aklı başında olduğu sürece vâcib olduğuna "Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibâdet et." âyeti delil getirilir. İnsan, durumu ölçüsünce ve aklı başında olduğu sürece namazını kılar." demiş sonra da yukarda zikredilen basur ile ilgili hadisin aynısını nakletmiştir. 

İbadetin hayat boyunca farz olduğuna bir delil de "Ben cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat: 56) ayet-i kerimesidir. Zira ibadet için yaratılan insanın hayatı boyunca vazifesi herhalde ibadet olacaktır. Hz. İsa aleyhisselam`ın sözünü bize aktaran: "Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti." (Meryem, 19/31) âyeti celilesi de bunu göstermektedir.

Ayette geçen "yakîn" den kasıt "ma`rifet" veya "keşf ve şuhud" değildir.

"Yakînden maksadın, ma`rifet olduğunu ileri süren mülhidlerin hatalı olduklarına da bu âyet delil getirilir. Onlara göre, bir kimse ma`rifete ulaştığı zaman; ondan teklîf düşer. Hiç şüphesiz bu; bir küfür, bir sapıklık ve bilgisizliktir. Zîrâ peygamberler ve onların ashabı; insanlar içinde Allah`ı en iyi bilen, Allah`ın haklarını ve sıfatlarını, O`nun müstehak olduğu ta`zîmi en iyi bilen kimselerdi. Bununla birlikte onlar insanların en çok ibâdet edenleri, ölümlerine kadar hayır işlerine en fazla devam edenleridir. O halde burada "yakîn"den maksad, yukarda söylediğimiz gibi ancak "ölüm" olabilir." (İbn-u Kesir)

"Yakîn" ile bazı mülhidlerin iddia ettiği gibi, "Keşf ve şuhud" kastediliyor değildir. Bu mülhidler, dinsizler, "Keşf ve Şuhud bir kulda meydana geldiği takdirde, ondan ibadet sorumluluğu kalkar. İbadet ancak Allah`ın dergâhından mahrum olanlar için söz konusudur" derler. Onlar bu sözleriyle okun yaydan çıktığı gibi, dinden çıkmışlardır. İslâm ve Müslüman cemaatinin ipini, kendi boyunlarından çözmüşlerdir. Kalbinde zerre kadar iman, hardal tanesi kadar da aklı olan bir kimse böyle bir şey demeye cesaret edemez. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayatta olduğu sürece ibadet etmiş, sorumluluk yükünü taşımıştır. Sorumluluk yolundan zerre kadar bile sapmamıştır. Acaba Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem için keşf ve şuhud makamı hâsıl olmadığı için mi böyle ölünceye kadar ibadete devam etmiştir? (Ali Arslan: Büyük Kuran tefsiri)

Bu "yakîn"den maksat, itikat bakımından bir yakîn de değildir. Çünkü o yakîn zaten Resûlullah`ta en kuvvetli, âdeta açık bir şekilde mevcut idi. Onunla beraber ahirete irtihal edinceye kadar kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışmış, Mescid-i Saadette ashab-ı kiramına namaz kıldırmaya devam etmişti. Öyle peygamberliği mucizeler ile desteklenen yüce bir Peygamberde bir şek ve şüphe alameti bulunamaz ki, kendisine itikad bakımından yakîn gelinceye kadar ibadetle mükellef olsun da o yakîn gelince bu teklif kendisinden düşmüş bulunsun. Bunu hiçbir akıllı insan iddia edemez.

Artık ibadet zevkinden mahrum olan, kulluk vazifesinden kaçan bir takım cahiller, bu yakin tabirini yanlış telakki etmiş olabilirler. Onlara göre Cenab-ı Hak`kın varlığına yakînen inanan, diğer bir ifadeyle kendilerinde "fenafillâh" durumu tecelli edenlerden ibadet ve itaatla mükellefiyet düşer. Tasavvuf vesaire namına böyle iftiracı bir iddia ise pek büyük bir cehaletten, bir zındıklıktan başka bir şey değildir. Bütün Kur`ânî beyanlar bunun hilâfına açıkça şahittir. Bütün insanlık ve bilhassa bütün Peygamberler hayatta bulundukça Cenab-ı Hak`ka ibadetle görevlendirilmişlerdir.    

Velhâsıl: Resülullah Efendimiz itikaden fevkalâde bir yakini haiz iken yine ahirete irtihâl edinceye kadar bütün kulluk vazifelerini yerine getirmeye devam etmişti. O Yüce Peygamber`e yönelik olan bir ibadet ve itaate devam emri, onun bütün ümmetine de doğal olarak yönelik bulunmuştur. Binaenaleyh onun ümmetinin fertlerinden olan her mükellef insan için de lâzımdır ki, hayatta bulundukça Yüce Mabuda ibadette bulunmaya devam etsin, hayatının bir anını bile boş yere zâyi etmesin, Cenab`ı Hak`ka hamdü senadan, Allah`ın lütfunu istemekten geri kalmasın, İnsan ancak bu sayede ebedî selâmet ve saadetini temine muvaffak olmuş olur. (Ömer nasuhi bilmen)

Nafile ibadetlerde de devamlılık teşvik edilmiştir

Hasan`dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Şeytan seni Allah`ın ibadetine devam ettiğini gördüğünde seni kandırıp vazgeçirmek için seninle uğraşır da uğraşır. Buna rağmen senin hala devam ettiğini görünce senden usanır ve seni terk eder. Ancak seni bir sefer böyle bir sefer şöyle görünce sende umut besler.

Murre, Abdullah bin Mübarek`in "Allah`tan gereği gibi ve hakkıyla korkun" (Al-i İmran:102) ayeti kerimesi hakkında şöyle dediğini söylemiştir: "Allahtan hakkıyla korkmak; hiç isyan edilmeden itaat edilmesi, nankörlük edilmeden şükredilmesi ve unutulmadan zikredilmesidir. (İbn-ul Mubarek: Ez zühd ve-r rekaik, Naim bin Hammad: Zühd)  

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "İnsanların en hayırlı geçim yolu tutanlarından… biri de, bir tepenin başında veya bir vadinin içinde koyuncuklarının arasında namazını kılan, zekâtını veren ve kendisine ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet eden kimsedir… " (Müslim, İbn-u Mâce)

Hz. Âişe  radıyallahu anhâ’nın bildirdiğine göre, Resûl-i Ekrem’in en çok sevdiği ibadet, sâhibinin devamlı yaptığı idi. (Buhârî, Müslim, Nesâî)

Az da olsa devamlı yapılan ibadetlerin ecir ve sevabı da devamlı olup kesilmez. Bu nedenle zaman zaman terkedilen çok ibadetten, devamlı yapılan az ibadet daha faziletli sayılmıştır.

Rabbim bizi ölünceye dek daimi ibadete muvaffak kılıp zihnimizi doğru olmayan itikad ve düşüncelerden muhafaza buyursun. Âmîn!...

Abdulkuddus Yalçın / İnzar Dergisi – Ocak 2016 (136. Sayı)

 
15-01-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.