Veda Hutbesi Bakış Açısıyla Kadın Hakları

Mehmet Şenlik
“Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah`tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah`ın bir emaneti olarak aldınız. Onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, aile şerefini korumaları ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamalarıdır. Eğer onlar, razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alırlarsa onları hafifçe dövebilir, azarlayabilirsiniz...
Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin Veda Haccında gerek Arafat`ta ve gerek Mina`da yaklaşık 120 bin kişiye hitaben irad ettiği “veda hutbesi”, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş en kapsamlı bir insan hakları beyannamesidir. Burada belli başlıklar halinde, hukuki, ahlaki, sosyal ve ailevi birçok meseleye parmak basmış ve çözüm yollarını da belirlemiştir. İşte bu hutbede haykırılan en önemli başlıklardan biri de kadın haklarıyla alakalı olan başlıktır. Şöyle ki:

“Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah`tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah`ın bir emaneti olarak aldınız. Onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, aile şerefini korumaları ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamalarıdır. Eğer onlar, razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alırlarsa onları hafifçe dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim, yiyecek ve içeceklerini temin etmenizdir.” (Veda Hutbesi)

Görüldüğü gibi kadın haklarıyla alakalı Allah`ın Resulü sallallahu aleyhi vesellemin tavsiyesi gayet açık ve nettir. Kadını Allah`ın bir emaneti olarak nitelemesi son derece riayet edilmesi gereken bir ahlak ilkesidir. Bu ilke, günümüzde en çok konuşulan “kadın hakları” gibi kavramların çok ötesinde kadını, saygın bir yere konumlandırmıştır. Başka bir hadisi şerifte ise: “sizin en hayırlınız eşlerine en iyi davrananınızdır” diyerek en ideal bir aile reisliği örneğini ortaya koymuştur.

Buna göre İslam, kadına insani ve medeni hakların hepsini vermiştir. Bu konuda kadın ile erkek arasında bir farklılık varsa, yaratılıştan gelen bir takım nedenlerden dolayıdır. Nitekim yaratılışı icabı erkek daha sert, meşakkatlere, zorluklara katlanabilecek kabiliyete sahipken, kadın erkeğin aksine daha müşfik, zayıf ve latif olarak yaratılmıştır. Bu da kadının lehine olan bir şeydir. Kadın olsun erkek olsun kim daha çok iyilik yapar, Allah`tan sakınırsa Allah katında en değerli ve en sevimli odur.

Kur`an-ı Kerim, kadına baskı uygulanmasını yasaklamıştır: “Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız (akrabalarınızdan dul kalmış kadınları zorla nikâhlamanız) size helal değildir. İspatlanmış bir edepsizlik işlemedikleri sürece kendilerine verdiğiniz mihrin bir kısmını geri almak amacıyla onlara baskı yapmayınız. Onlara iyi davranınız. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, biliniz ki; hoşlanmadığınız bir şeyi Allah hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.” (Nisa:19)

Görüldüğü gibi Kur`an-ı Kerim, sırf kadına varis olmak için ölen akrabanın hanımıyla zorla ve mihirsiz olarak evlenmeyi, eski kocasından kalan mihrinden mahrum bırakmayı, kadının başkasıyla evlenmesine engel olmayı, sadece malına hak kazanmak için onunla evlenerek ve onu canından bezdirerek bir miktar para karşılığında boşanmaya razı etmeyi menetmektedir. Kadının hoşa gitmeyen ve sohbeti tat vermeyen durumda bile birçok hayrın gizlenmiş olabileceğini bildirmektedir.

Yine kız çocukları ile erkek çocukları arasında fark koyan cahiliye toplumlarının tavrını kötüleyen Kur`an-ı Kerim, şöyle buyurmaktadır: “Onlardan birine kız çocuğu olduğu müjdesi verildiğinde, üzüntüden yüzü simsiyah kesilir. Aldığı kara haberden dolayı tanıdıklarına görünmekten kaçınır. Aşağılanmaya katlanarak onu alıkoysun mu, yoksa toprağa mı gömsün diye düşünür. Baksana, ne kötü hüküm veriyorlar.” (Nahl, 58-59)

Yani bu haberden duyduğu üzüntü, sıkıntı ve kederden yüzü simsiyah kesilmiştir. Öfkesini ve kederini gizlemiş, üzüntüsünü içine atmıştır. Sanki başına büyük bir bela gelmiş gibi bir mahcubiyet içerisine girmiştir. Hâlbuki kız çocuğu da erkek gibi Allah`ın bir takdiridir. Rahimde kız veya erkeği şekillendirmek, kimin haddine düşmüş! Bu rahimde ona hayattan bir salık üflemek kimin işidir? Basit bir su damlasından güzel bir insan yapmaya kimin gücü yeter!

Allah`ın hikmeti ve hayatın cilvesi, kadın-erkek iki eşten meydana gelmesini öngörmüştür. Kadın da hayat düzeninde erkek kadar köklü bir fonksiyona sahiptir. Hatta erkeğin rolünden daha önemli bir işleve sahiptir. Zira hayatın karargâhı kadındır. Buna göre nasıl olur da kız çocuğu olduğu müjdelenen biri üzülebilir? Aldığı kötü haber nedeniyle insanlardan gizlenebilir? Hâlbuki hayatın düzeni iki eşin varlığı ilkesine dayanır. Neslin idamesi için her iki cinsin de birlikte olmasını zorunlu kılar.

Aslında kadını aşağılık gören zihniyet muharref dinlerin (Yahudi ve Hristiyanların) dogmasıdır. İnsan nev`inin ilk çifti (Âdem ile Havva) hakkında Tevrat`ta şöyle denilmektedir: “Kadın hor, erkek ise çok üstündür: “Rab (Allah) Kadına dedi ki: İlkin sen yasaklı ağaçtan yediğin için, zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın. Ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır. Ve Âdem`e dedi ki: Karının sözünü dinleyip sana menettiğim ağaçtan yediğin için, toprak senin yüzünden lanetli oldu.”… (Tekvin, 3/16-17, s. 3)

Hristiyanlara göre Âdet gören kadın murdardır: “Ve eğer bir kadının akıntısı olur ve bedeninde akıntısı kan olursa yedi gün murdarlığında kalacak ve ona her dokunan akşama kadar murdar olacaktır. Ve murdarlığında üzerinde yattığı her şey murdar olacak, üzerinde oturduğu her şey de murdar olacaktır. Kadının üzerinde oturmakta olduğu herhangi bir şeye dokunan her adam murdardır. Kadının oturmuş olduğu yatak üzerinde bir şey varsa adam ona dokunursa akşama kadar murdar kalır…” (Levililer, 15/19-32, s. 114-115)

İslam`dan önce kadının insan olup olmadığı bile tartışıyordu. Hatta kimi toplumlarda sıradan bir mal gibi miras ediliyor veya bir meta gibi alınıp satılıyordu. Oysa kadın da tıpkı erkek gibi insan evladı insandır. İslam gelince kadını olması gereken konuma yükseltti; cennetin ayakları altında olduğu annelik vasfına yüceltti ve asıl özgürlüğüne kavuşturdu, içinde debelendikleri cahili bataklıktan kurtardı, onurlu bir düzeye yükseltti.

İslam`dan önce Araplar arasında şöyle bir gelenek vardı: Herhangi bir kadının eşi öldüğünde eşinin yakın akrabalarına kadın üzerinde öncelik hakkı tanınırdı. Başka bir ifadeyle bu kadın, ölen kişinin hayvanları ve diğer malları gibi varislerine miras kalırdı. İsterse aralarından biri kadınla evlenir, isterlerse onu everip başlık parasını alırlar ve isterlerse onu, fidye ödeyip kendini serbest bıraktırıncaya kadar evlenmesine izin vermezler, evlerinde tutarlardı.

Yine aralarındaki bir başka geleneğe göre kadının kocası ölünce adamın mirası üzerinde yetkili olan en yakın akrabası eve gelir, kadının üzerine elbisesini atardı, böylece hiç kimse o kadına yanaşamaz, adam ona tıpkı bir haraca, bir ganimet malına konar gibi konardı! Eğer kadın güzelse adam onunla evlenir, çirkin ise ölünceye kadar yanında tutar, sonra mirasını yerdi. Bir üçüncü ihtimâlde kadının fidye ödeyerek kendini kurtarması idi.

Bazı Araplar da kadını boşarlar. Fakat arkasından eski eşinin istediği erkekle ancak evlenebileceği şartını koşarlardı. Bu yükümlülükten kurtulmak isteyen boşanmış kadın, eski kocasından vaktiyle aldığı başlık parasının ya tamamını ya da bir kısmını geri ödemek zorunda tutulurdu. (Fizilalilkuran: c,3, s, 123)

Yukarıda kaynaklarını verdiğimiz gibi İslam`dan önce gerek Ehli Kitap olarak geçinen ve gerek müşrik toplumlarda verdiğimiz örneklere benzer daha nice sapık gelenekler vardı. Bu geleneklerin tümü, İslam`ın kadına yönelik onurlu bakış açısı ile ters düşüyordu. Hakeza kadınınki kadar erkeğin de insanlık düzeyini düşürüyordu. Bir nevi iki cins arasındaki ilişkiyi mal alım satımı ya da hayvanlar arası ilişkiler düzeyine indirgiyordu.

İşte İslam, kadın-erkek ilişkilerini bu sıfır-altı çukurdan çıkarıp yüce ve onurlu bir düzeye, insan onuruna yaraşır düzeye çıkardı. O insan ki, yüce Allah ona özel bir şeref bağışlamış, kendisini diğer âlemlerden üstün kılmıştır. İşte bakınız peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, kız çocuğu sahibi olup da onu güzel bir şekilde büyütüp eğitimiyle ilgilenen kişiye nasıl müjdeli haber veriyor:

“Üç, iki, hatta bir kız çocuğunu, haklarını koruyarak yetiştiren bir baba ile ben, Cennette şu iki parmağım gibi (yanyana ya da komşu) olacağız.” Allah`ın resulü bunu söylerken iki parmağını bitişerek gösterdi.” (İbni Mace)

Sonuç olarak şunu vurgulamak isteriz ki, İslam`ın kadına ilişkin düşüncesi, insan hayatına yönelik bakış açısı o kadar geniş, o kadar yüksek bir düzeydedir ki, biçbir zaman ve hiçbir yerde insanlık bu düzeye yükselemedi ve onsuz yükselemeyecektir de. Bununla alakalı İslami külliyatlarımızda o kadar çok veri vardır ki, yukarda sunduklarımız onlardan sadece birkaç tanesidir.

Bu gün batı dünyasında kadına tanınan sözde haklar, kadının tabiatını bozmuş, kişiliğini erozyona uğratmıştır. Kadını, kadına ait olmayan ve hatta fıtratına ters düşen ödevlere zorlayarak hayatını altüst etmiştir. Sözde eşitlik adına, erkeğin görevlerinden bir kısmını ona yükleyerek erkeğe ortak yapmış iki kat iş yapmaya zorlamıştır. Oysa erkek, (çocuk doğurma ve emzirme gibi) kadınsı işlerde ona ortaklık etmemekte, edememektedir.

Bundan kurtulmanın yegâne yolu ve reçetesi ise, İslam`dadır. İslam`ın aile sistemini yeniden hayata geçirmek ve hâkim kılmaktadır.


Mehmet Şenlik | İnzar Dergisi | Şubat 2018 | 161. Sayı


 
09-02-2018 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.