Vecdname…

Yusuf Akyüz
Ötelerden pencereme süzülen ve satırlara dökülen üç beş katre gözyaşı; hüzün ve hasret damlası; bir vaktin vecd hâlinin in’ikâsı… Vecd, ruhun cismânî ve mekânî boyuttan inkıtâı ile maverâî buudlara ittisali neticesi gönül âleminde tebellür eden mücerred katrelerden bir nebze…
“Yeryüzünde ve göklerde nice âyetler vardır ki hiç dönüp bakmadan yanından geçip giderler!” (Yusuf,105) 

 “Allahım, hayretimi arttır!” (Nebevî duâ)

   
 “Marifetin zirvesi, âcizliğini bilmektir!” (Hz. Ebu Bekr(r.a.))

Ötelerden pencereme süzülen ve satırlara dökülen üç beş katre gözyaşı; hüzün ve hasret damlası; bir vaktin vecd hâlinin in’ikâsı… Vecd, ruhun cismânî ve mekânî boyuttan inkıtâı ile maverâî buudlara ittisali neticesi gönül âleminde tebellür eden mücerred katrelerden bir nebze… Vecd, bir infisal ve ittisal hadisesi, teveccüh ve alaka mes’elesidir. Vecd, hayata, eşya ve hadiseye öteler merceğiyle bakmak, kâinatı maverâî nazarla temâşa edip ilim, hikmet ve marifet dairesinde okumaya ve anlamaya çalışmaktır… Hayatın akışı içinde zuhura gelen hadiselerin oluş olanını, gâye ve hikmet cihetini keşfetme, arayıp bulma çabasıdır; maverâî bir arayıştır…

Her arayan bulamaz ama bulanlar da ancak arayanlardır. Derdi olmayan, dermanı aramaz; aramayan da zaten bulamaz… Derd olmayınca, arayış da olmaz!

Her buluşun ve doğuşun mebdâsında esaslı bir derd, acı, ızdırab ve arayış vardır. Denizlerin zifiri karanlıklarında bulunan incinin güzelliğinde onu sinesinde taşıyan ve annelik yapan mütevazi istiridyenin ızdırab gözyaşları vardır… Her yolculuğun başında bir aşk, her yolda bir çile ve meşakkat vardır. Maverâî arayışın, kalbi yolculuğun, cismâni hayattan maneviyata ruhanî firârın remz-i nişânesi olan vecdnamede çile ve neşenin mükemmel imtizacı vardır… Kalb, vecd hâlinde hem hüznü hem de sevinci bir arada yaşar; hem güler hem ağlar. “Bir dem gelir hayran olur; bir dem gelir giryân olur…” Bazan da hâlini kaybeder, cismaniyete geri dönünce acı ve elem duyar, pişman ve nâlân olur. Ten kafesinde kaldıkça zehâb ve iyâb mudâm olur…

Aşkını ve vecdini, kaybederse bir insan,
Hayat ona dâr olur, her şey ona bâr olur…
Aşkını ve vecdini bulabilirse insan,
Hayat gülistan olur, her şey ona yar olur…


Hayata ve kâinata vecd hâliyle mâverâ penceresinden bakınca, bambaşka mânâlar mülahaza edilir; herşeyin şekli ve veçhesi değişir; zuhura gelen her hadisede bir cilve-i esmanın tecellisi müşâhede edilir. Hadiseler esmâ’ya âyinedarlık eder; herşeyi yerinde bulur; abes ve tesadüfe asla mahal yoktur; ancak Hakk’ın dediği olur! Hikmetli perdesi bir lahza aralanınca zıllî sebebler gözden kaybolur; herşey aslına ircâ olur… Hakikat güneşi tulû’ edince, gönül beyti rûşen olur, karanlıktan ve karamsarlıktan kurtulur, huzur ve sükûnete kavuşur, âsûde hatır olur… Vecd hâlinde gaybi iman yakîn nuruyla adeta görünür gibi aşikâr olur… Vecd ehli sâlik (hakikat tâlibi), cismaniyet perdelerinden bir derece sıyrıldığı zaman, hayatın ve mematın hakikatını anlar; mâverâî hakikatlere yakîn duyar; gönlünü bürüyen cismâni ve nefsâni perdeler aşıldıkça, yakîni artar…

İlme’l yakîn, kalbe’l yakîn ve ayne’l yakîn’e doğru kalbî ve manevî yolculuk perde perde devam ederken, her menzilde imtihan barikatları ve aşılacak nice yollar ve dar geçitler vardır. Bazan yolda urûc ve hubut, şuur ve zuhûl (yükseliş ve düşüşler, buluş ve kaybedişler, git-geller ve televvünler) yaşanır. Her sâlik nasibi kadar yol alır…

Elbette şuurun cismâniyetten sıyrılıp ruhâniyete urûcu maktaî manada (kesintili ve kısıtlı olarak) zaman zaman herkes için vâki olabilir ama bu kâbil berkî ve ânî ruhânî pırıltılar esaslı ve kalıcı bir algılamaya medar olamadığı için makama dönüşmez ve anlık hallerden öte, derûnî bir müşâhede gerçekleşmez; şimşek gibi bir anda parlar ve kaybolur gider. Ekseren bu tür parıltılar bir kaç saniyeden fazla sürmez ve farkedilemez; geçer gider; şuur tekrar cismâniyet karanlığına geri döner, hubut eder…
    
Cisim ve maddenin kesif karanlığına gark olmuş, ruhânî boyuttan kopmuş, yaradılış gâyesini unutmuş, adeta cismi kütle ve madde olmuş, sadece madde ve gövde planında ruhsuz ve şuursuz bir cesed hayatı yaşayan kalbi sökülmüş çağın arızalı anlayışına sırr-ı manasını, vecd hallerini ve mücerred mefhumları anlatabilmek imkânsız sayılır. Dünya kuruldu kurulalı belki insanlık hiç bugünkü kadar maddeye gark olmamış; tarihin hiçbir döneminde bu kadar aslından ve maksadından uzaklaşmamıştır!

Teknoloji marifetiyle android robotlar imal edecek kadar sanatta ilerleyen çağdaş insan, maalesef maneviyatta en düşük seviyeye gerilemiş, şuur, anlayış ve idrak planında kendi eliyle ürettiği metal robotlardan farksız hale gelmiş, maverâî algılama kabiliyetini neredeyse kaybetmiştir…

İnsanın rağmına gelişen ve zıddına işleyen teknoloji, hayatı kolaylaştırmaktan ziyade insanı hayattan koparmakta, aslından ve fıtrî maksadından uzaklaştırıp yozlaştırmaktadır…

Vecdin tarifi, ruhun cismaniyetten bir dereceye kadar sıyrılışı ve maneviyat iklimine yelken açışı; veya cisim ve maddenin kesif karanlığından şuur ve mananın latif aydınlığına urucu diyebiliriz. Elbette nefsin esaslı bir tezkiye ve terbiye (çile ve riyâzet) sürecinden geçirilip ruhaniyetin cismâniyete galebesi temin edilmeden bu mana tahakkuk etmez; etse bile anlık pırıltılardan öteye gitmez ve tesiri fazla uzun sürmez ve cismi şuur (akl-i meâş-pratik zekâ veya maddi algılama ki, sair hayvanlarda da vardır) tekrar baskın gelerek ruhâniyeti hapseder ve gündelik hayat, anlık maddi nefsâni lezzet ve elemlerin uyuşturucu narkozuyla ecel vaktine kadar devam eder. İnsanların ekseriyatı ölünceye kadar, bu narkozun tesirinden kurtulamaz ve uyanamaz…

“İnsanlar uykudadırlar, ancak ölünce uyanırlar!” hadis-i şerifinde ifade buyurulan mana tahakkuk eder.

Nasıl ki narkozla uyuşturulan insan, ayılıncaya kadar kendine gelemez ve kesilip biçilen uzuvlarının acısını hissedemez; aynı şekilde maddi ve nefsâni lezzetlere gark olmuş ve cismaniyetin içinde uyuşmuş insan da günahların, manevi bünyesinde yaptığı tahribatın ızdırabını farkedemez; beş duyu hapsinde anlık hazların zifiri karanlığında uyur gezer gibi yaşamaya devam eder. Gece yatakta, gündüz ayakta uyuşur ve uyur; hayat artık onun için gece ve gündüz gördüğü bir takım karmaşık ve anlamsız rüyalardan ibâret, sırr-ı bilinmez meçhul bir muammadır… Elbette ilim ve marifetten uzak, cismâniyetin karanlıklarında, anlık hazların girdabında yaşanan bu cesed hayatına “hayat” denilmesi mecazendir.

Hayat ilim ve marifet nuruyla anlam bulur; şuursuz bir cesed hayatı yaşarken ölmek gibidir; kabrinde yatan ölü, sokakta gezen şuursuzlardan daha diridir…

Dünyada bela, hastalık, mihnet ve musibetlerin daha ziyade mü’minlere isabet etmesi, mü’minlerin cismani hazların ve nefsâni alışkanlıkların bağımlılığından kurtarılması için gaybi müdahelelerdir. Kâfirlere nasibleri bu dünyada verildiği için ekseren rahat bir hayat sürerler. “Mü’minin misâli, taze ekin demeti gibidir; rüzgâr onu eğriltir; bazan yere yıkar, bazan doğrultur. Eceli gelinceye kadar böyle devam eder. Münafığın misâli ise kendisine hiçbir şey dokunmayan dimdik erze ağacı gibidir. Sonunda bu ağacın sökülmesi bir defada olur.” (Buharî, Merdâ,1, Tevhid, 31 ve Müslim)

Dünya rahatı ve itibarı, insanı uyutur ve uyuşturur; maksad ve gâyesini unutturur; yolundan alıkoyar ve anlık hazlara tutkuyla bağlanmasına yol açar. Rahatlık ve bağımlılık çoğaldıkça kurtulmak zorlaşır; bir raddeye gelince de bazan imkânsızlaşır; irâde, kurtuluş hamlesini yapamayacak kadar zayıflar ve cılızlaşır.

İşte bela ve musibetler dünya rahatını bozarak, iradenin yolunu açar ve kurtuluş için altın bir fırsat doğar…

“Korkan kimse geceleyin yola çıkar; gece yola çıkan da varacağı yere varır.” (Tirmizi, Kıyâmet, 18)

Dinin temeli, haşyet ve takva. “Allah (CC) korkusu: Allahû Teâla’nın azamet-i şanından ve azabından korkmak ve günahlardan, ateşten sakınır gibi sakınmak ve sâlih amellerle O’nun rızasını kazanmaya çalışmaktır. Hakk’a giden yolculuk (seyr-i illallah), ruhu derinden sarsan gafletten uyandıran ve tefekkürün yolunu açan esaslı bir intibahla başlar ve gafletten uyanan kul derin bir pişmanlık duyar. Boşa geçen yıllarına ve günahlarına ağlar; düşünür, üzülür, için için hasretle yanar… Gönlünü karartan ve hakikati görmesine engel olan cismani ve nefsâni perdeler bir nebze aralanıp da marifet güneşi doğunca; şuûrun yolu açılır; kul yavaş yavaş uyanır ve seyir menzillerinde Hakk’a yolculuk başlar.

Nasib muvâcehesinde, irade ve azimle beslenen; nasûhi bir tevbe ve inâbe ile pekişip kalbe iyice yerleşen bir intibâh, aşk ve vecd ateşinde pişerek rüşd ve kemale doğru yoluna devam eder; Hakk’ın inayetiyle ve tevfikiyle, ihlas ve samimi niyet sahibleri necata erer.

İntibah, gaflet uykusundan uyanmak; tevbe ve inâbe ile yola çıkmaktır. Vecd, aşk ateşinde yanmak, pişmek ve olmaktır. Derviş, hesab için mahşeri beklemez!.. Ölmeden önce ölmenin şuur ve idrakiyle uyanmış; defterini bu dünyada açmış, vecd ile yanmış, hesabı mahşere bırakmamış, günahlarını tevbe ve gözyaşıyla yakmıştır… Derviş, bu dünyada yanar durur; yüzü gülse bile, gönlü mahzundur… Sürekli ölümü, akıbeti, kabri ve mahşeri düşünür; sanki yaşayan ölüdür… Dünyada yaşar ama daima ötelere bakar; gözünü kabirden, mahşerden, sırat köprüsünden, cennet ve cehennemden ayırmaz… Derviş, dünyada hesabı bitirmeye ve sırat köprüsünden geçmeye çalışır. Dünyayı ve âhireti birbirinden ayırmaz; onun gözünde dünya ahirete giden yolda muvakkat bir konaktır; geçilip gidilecek fâni bir yol, bir geçit ve duraktır… Dünyaya vecd penceresinden, âhiret merceğiyle bakan derviş, fâni lezzetlere aldanmaz, anlık heyecanlara kapılmaz ve günahların içinde gizlenmiş zehri ve ateşi hemen farkeder… Sürekli hâlini murakabe eder ve nefsini hesaba çeker; hata ve günahlarını müşahede edince tevbe ve istiğfara devam eder…

Dünyaya, sırf dünya penceresinden bakmak, bizi yanıltır ve aldatır. Dünyaya ve cereyan eden hadiselere netice ve akıbet gözüyle bakmalı, eşya ve hadiseyi daima âhiret merceğiyle okuyup anlamaya çalışmalıyız. Dünyevî güzellikler zevâle mahkûm, gelip geçici fâni bir hayâl, bir an sonrası meçhûl anlık görüntüden ibaret, gölge gibi kaybolup giden şekil, suret ve aldatıcı zıllî bir akistir… Dünya güzelleri hep fânidir, bir gün ölüp giderler, o güzel bedenlerini kabirde haşereler yerler. Netice ve akibette fâni ve mecâzî güzellikler bir gün kaybolup gider…

Ölmeyen, çürüyüp gitmeyen, tükenip bitmeyen aslî, hakiki ve daimi güzellikler ahirettedir, iman edip sâlih ameller işleyen mü’minlere vaad edilmiştir.

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Şubat 2017 (149. Sayı)
 
11-02-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.