Usulsüz Vusul Olmaz…

Yusuf Akyüz
O, İlim ve hikmeti dilediği kimseye lütfeder. Kime de ilim ve hikmet nasip etmişse, muhakkak ki ona çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunu akl-ı selim olanlardan başkası düşünemez.” (bakara 269)
O, İlim ve hikmeti dilediği kimseye lütfeder. Kime de ilim ve hikmet nasip etmişse, muhakkak ki ona çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunu akl-ı selim olanlardan başkası düşünemez.” (bakara 269)

Bütün insanlar helak oldu… Ancak ilim sahipleri müstesna. İlim sahipleri de helak oldu; ilmi ile amel edenler müstesna. Amel edenler de helak oldu; ihlas sahipleri müstesna. İhlas sahipleri de büyük bir tehlike üzerindedirler! (her an ihlâsı zayi edebilirler.)” (hadisi şerif keşful hafa)

Madde ve manada bir hedefe ulaşmak, bir hakikati arayıp bulmak ve tanımak için, takip edilen yol usul ve yönteme (disiplin ve sistem bütünü) ilim ve ihtisas denilir. Bir şeyi öğrenmek için, önce o şifreyi öğrenmenin usulünü (sistematiğini) öğrenmek gerekir. Hiçbir şey rastgele, intizamsız ve kuralsız değildir. En basit görünen şeylerin ardında bile muazzam bir ilim ve nizam vardır. Her şeyin bir kapısı ve adabı olduğu gibi her ilmin de bir talim ve taallüm (öğrenme ve öğretme) yolu, yani usul ve yöntemi vardır.

Mesela: tıpta insan bünyesini ve işleyişini (çalışma sistemini) öğrenmek için anatomi; ilaçları ve muhteviyatını tanımak için farmakoloji dersleri okutulur. Tıbbın her sahasında pek çok ters ve branş dalı (ihtisas alanı) vardır. Tıbbın ana hatlarını öğreten umumi ve zaruri derslerden sonra hekim adayı, seçtiği ihtisas alanında mütehassıs olmak için hususi dersler üzerine yoğunlaşır ve seçtiği branşa göre gerekli olan ilimi ihtisas ve pratik çalışmalarını yapar… Yıllarca okuyup çalıştıktan sonra imtihanda başarılı olursa, kendisine tıbbi ehliyetini tasdik manasına diploma verilir ve ihtisas sahibi olduğu dalda hekimlik yapabilir. Bir reçete yazabilmek için bu kadar ilim gerekir.

İşte her ilimde muhakkak bir usul vardır: ancak usulüne göre tahsil yapılırsa o ilimde söz sahibi olunabilir. Usulsüz yapılan okuma ve çalışmalar ekseriyetle heba olup gider; okuyana yorgunluktan başka bir şey kazandırmaz! Bir takım tıbbi kitapları alıp rasgele okuyup karıştırmakla doktor olunamayacağı gibi; bazı dini ilmi kitapları yığıştırıp öylesine okumakla da âlim olunamaz! Bu tür usulsüz okumalardan geriye boş bir gurur, aldanış ve bir daha kolay kolay düzenlenmeyecek ciddi bir kafa karışıklığı kalır! Her şeyi alıp rasgele öylesine okumakla her şeyi öğrenebileceğini zanneden (ilmin nasıl talep edeceğini bilmeyen) aceleci talebe ciddi manada hiçbir şey öğrenemeden yıllarca kitaplar arasında gezinir durur; en fazla okumuş kitaplı cahil olur!

Bu tür usulsüz okumalar hep hayal kırıklığıyla son bulur; usulsüz yola çıkan Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan olur. Nasibi varsa usulsüz vusul olamayacağını anlamış olur…

Önce okumayı öğrenmek gerek:

Mekteplerin sesli vazifesi, okutmaktan ziyade okuma ve öğrenme usulünü öğretmektir. Yani ilmin nasıl talep ve tahsil edileceğini, hedef ve gayeye ulaşmak için nasıl bir yol takip edilmesi gerektiğini, ilim sahibi olmanın usul ve yöntemini (metodolojisini) göstermektir. Mesela: hakiki manada ilim tahsil edilen medreselerde her dersin önce usulü ve adabı öğretilir, sonra ilim tahsil edilir. Fıkıh derslerinden önce, “fıkıh usulü”, hadislerinden önce, “hadis usulü” tefsir derslerinden önce, “tefsir usulü…” öğretilir ve müteakip dersler bu temel usullerin üzerine bina edilir. Fıkıh usulünü bilmeyen bir talebe, fıkıh derslerini okusa bile anlayamaz; temeli olmadığı için, her şeyi birbirine karıştırır, işin içinden de çıkamaz! Usul bilmediği için hükümler arasında irtibat kuramaz ve doğru bir neticeye varamaz. Aynı şekilde hadis usulünü bilmeyen, ekseriyetle okuduğu hadisleri yanlış anlar, muradını kavrayamadığı için, maksadına muvaffık olmayan sonuçlar çıkarmaya (ve sapıtmaya ve yoldan çıkmaya…) başlar. Böylece adalete dalalete düşebilir. Dalalet fırkaları hep bu şekilde, usulsüz okumalar neticesi sapıtmış, okumuş ama anlamamış cahil bedbahtlar tarafından meydana getirilmiş ve onlara tabii olan diğer gafiller eliyle yayılma imkânı bulabilmiştir… Sadece ayet ve hadis okumakla doğruya ulaşılamaz, âlim de olunamaz! Önce okuma ve anlama usulünü öğrenmek lazım…

İşte umumi manada mezhep, takip edilen usul ve yol demektir. Ayet ve hadislerin muradını anlamak ve hüküm çıkarmak için hangi usul ve kaidelere istinat etmek gerektiğini öğretir; “anlama yöntemidir…” mezhep, okuma, anlama ve uygulama metodolojisidir… Umumi manada mezhep, hususi manada usul ve mekteptir…

Ümmetin ana gövdesi ve kahir ekseriyetini teşkil eden Ehl-i Sünnet mezhepleri (ki esasta hepsi de birdir ve füruattaki ihtilaflar rahmet sebebidir…) Kur’an ve sünneti okumak, anlamak ve yaşamak (uygulamak) üzerine sahabe, tabiin ve Etba-ı Tabiin silsilesi yoluyla intikal eden, yaşayan nebevi ilim mirasını temsil ederler ve ümmetin hüsn-ü kabulüne ve umumi teveccühüne mazhar olmuş, ilim ve takvada zirve şahsiyetler olan müçtehit imamlarla (peygamber varisi) sıfatıyla nebevi ilmin mümessilleridir. Nebevi ilim mirasını korumak ve yaşatmak için takdir-i ilahi ile seçilmiş ve temayüz etmiş, âlimlerin iktida ettiği ilim ve takva önderleri numune-i imtisal şahsiyetlerdir… Kur`an ve sünneti onların anladığı gibi anlamayanlar, onlara tabi olmayı gururuna yediremeyip kıt aklına, heva ve heveslerine uyan ve hak yoldan çıkan gafillerdir. Düşünün ki, adam ile yolunda yetişmemiş; ilim yok, usul, tahsil yok, en sade meseleyi bile anlayabilecek ilmi kapasiteye ve alt yapıya sahip değil, kelime ve mefhumları bilmiyor, okuduklarının çoğunu anlamıyor, cahil olduğunu bilmeyecek kadar cahil olduğu halde, hem kel hem fodul misali, “benim de aklım var, her şeyi okur anlarım, mezhep mektep filan tanımam!" diyen divanelere ne söylenebilir...

Söz, aklı başında olana söylenir; divanelerin ise hakkı kötektir. Adama usul diyorsun anlamıyor, vusul diyorsun anlamıyor; sadece akılım var diyor, kuş beyni ile her şeyi bildiğini ve çözebildiğini sanıyor… Ümmetin mazisinden, tarihinden haber yok; üç beş tane ayet ve hadis ezberleyen herkesin içtihat yapabileceğini, eline aldığı filanca yazarın hazırladığı bir Kuran meali ile hüküm verebileceğini, âlime, mekteb ve mezhebe gerek olmadığını ileri sürebiliyor. O zaman doktora, mühendise, kimyagere ve diğer meslek sahiplerine ne lüzum var? Hasta olan hastalığını anlasın ilacını da kendisi yapsın! Herkes kendi evini kendisi yapsın! Doktora, mühendise, kimyacıya müracaat etmeyi (aklın gereği) onların ilim ve ihtisasından istifade etmek için zaruri görüyorsun ve bunun aksinin mantık dışı olduğunu biliyorsun… Pekâlâ, dini ilimler söz konusu olunca ne için ilim ve ihtisasa gerek yok, herkes okur anlar diyorsun! bu çelişkiyi hangi akıl ve mantıkla izah edebiliyorsun?! Aracıya, vasıtaya ihtiyaç yok, diyorsun; ama bir yandan da başkalarına kendi kafana göre seçtiğin bazı ayet ve hadis meallerini sıralayarak tebliğ adı altında aracılık yapabiliyorsun, “bu ayetin veya hadisin hüküm ve budur” diyerek ahkâm kesebiliyorsun ve kende bu hakkı görebiliyorsun… Kendini aracı, vasıta yaptığın halde senden milyon kat daha fazla ilim ve ihtisas sahibi olan âlimlere bu hakkı vermiyorsun değil mi?

yarın çoluk çocuğuna bir şey öğretmek istediğinde; sana, “biz aracı-vasıta kabul etmiyoruz; ayet ve hadisleri senin anladığın gibi anlamıyoruz, sen yanlış anlıyorsun, doğru anlıyoruz veya senin doğru anladığın ne malum?” derlerse, onlara doğru anladığını nasıl ispat edeceksin?! “ben sizden daha akıllıyım!” mı diyeceksin… senin daha akıllı olduğunu kabul etmezlerse, ne diyeceksin?!

Kaldı ki sen yegâne delil olarak kabul ettiğin ayetleri ve hadisleri okurken bile Arabi aslını anlamaktan acizsin; mealini okuyorsun… Yani meali hazırlayan yazarın tercih ettiği manaya tabii oluyorsun… Meali hazırlayan yazar kendi ilmi seviyesine, anlayış ve mezhebine göre, bu ayetin manası mealen budur, dediğinde, senin; “hayır şudur!” diye itiraz edebilecek ilmin yok! İster istemez meal yazarının insafına ve anlayışına tabisin… O zat ayet ve hadis methinin neyi anlamışsa, sen de onun bildirdiği neticeyi kabul etmek mecburiyetindesin! en fazla değişik mealleri alıp karşılaştırma yapabilirsin ve kendi aklına ve anlayışını en hoş geleni tercih edersin; ama neticede yine tabisin!.. Çünkü bir ayetin bir tek kelimesine bile vakıf değilsin!..

İlmi hüviyetin ehliyet ve vukufiyetin yok. Mektep medrese görmemişsin: ilim-usul bilmezsin, haddini ve edebini de bilmezsin buna rağmen her şeyi bildiğini ve anlayabildiğini zanneden, ilim talebesi olamayacak kadar ukala, gafil ve cahilsin… Ama cahil olduğunu bile bilmek için de biraz ilim lazım!

Âlimlere tabi olmayı gururuna yetiremiyorsun ama “ben Kur’an’a ve sünnete tabiyim!” diyorsun ve böylece tabi olmadığını zannederek kendini üstün görüyorsun… Ey gafil! Cehlini bilmeyen cahil! tabi olduğunu iddia ettiğini Kur`an ve sünneti sana nakleden de alimler değil miydi?! Kur`an ve sünnet gökten zembille mi indi?! Kur an ve sünneti peygamberden nakleden sahabeler alim değil miydi?! Rivayet edilen hadis i şerifleri tek tek toplayıp tedvin ve tasnif ederek senetlerini ve sıhhat derecelerini bildiren, İmam Buhari, İmam Müslim, İmam Tirmizi, İmam Nesai, İmam İbni Mace, İmam Ebu Davud ve İmam Ahmed bin Hanbel (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) alim değil miydi?! Kur`an ve sünneti bu âlem zatlar vasıtasıyla, onların ilim ve ihtisasına itimat ederek okuyabiliyorsun! yoksa sen hadisin sahihini zayıfını nasıl bilebilirdin!? Bu âlimlerin kavline tabii olarak bu hadis sahih, şu hadis zayıf diye biliyorsun… Yani senin sahih ve zayıf derken ölçün, rivayetleri toplayıp tedvin ve tasnif eden hadis imamlarının kavlidir.

Rivayetleri nakleden hadis imamlarının sahih dediğini sahih, zayıfı dediğini de zayıf kabul etmek mecburiyetindesin! Başka çaren yok, çünkü hadis imam olmadığın için hadis imamlarının beyanına tabii olarak okuduğun hadislerin sıhhati hakkında; İmam Buhari ve İmam Müslim ölçülerine göre sahihtir, diyebilirsin… Veya diğer imamların naklinin söyleyebilirsin… Veya bu imamlara itibar etmesen harici ve rafızi tarifeleri gibi dalalete düşerek sünneti toptan inkâr edersin.

Şimdi, Kur`an ve sünneti (nakleden âlimlere itimat ederek) kabul ediyorsun da, ilimi ve ihtisasın en zirve makamını temsil eden, ümmetin en âlim şahsiyetlerinin bile ilmine hürmet ve iktida ettiği ümmetim yüzde doksanının razı olup tabii olarak içtihatlarıyla amel ettiği müçtehit imamlara tabi olmayı kabul etmiyorsun! Hiçbir ilmi hüviyetin ve ehliyetin, hiçbir sahada ihtisas ve vukufiyetin olmadığı halde, kalkıp “benim aracıya vasıtaya ihtiyacım yok, Kur`an ve sünneti okuyup aklımla anlarım ve amel ederim!” diyorsun. Pekala, aynı senin gibi Kur`an ve sünneti, mektep, mezhep, imam, ilim, ihtisas tanımadan okuyup sapıtan o kadar dalalet fırkasına ne diyeceksin?! Onlar da tıpkı senin gibi kur`an ve sünnete tabii olduğunu iddia ediyordu! madem ki her Kur`an ve sünneti okuyan doğru yolu buluyorsa, bu kadar sapık fırka nasıl ortaya çıktı?! Bunlar yoksa İncil ve Tevrat okuyarak mı sapıttı?! Bu sapıtan zevat arasında senden çok daha fazla ilim sahibi olanlar da vardı. Hidayeti önderi muttaki müçtehit imamlara tabii olmak yerine kendi kıt akıllarına ve hevalarına uyarak sapıttılar, dalalete düştüler!

Şimdi sen de hiç bir ilmî altyapının, ilim ve ihtisasın olmadığı halde, meallerini okuyarak; “ben de Kur’an ve sünneti okuyup anlarım ve uygularım!” diyerek ortaya çıkmışsın. ama doğru yolu nasıl bulacaksın?! Kusura bakma dostum, sen bu çıkışına daha baştan sapıtmışsın! inşallah bir gün ters yola girdiğini anlarsın!..

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Ağustos 2015 (131. Sayı)
 
17-08-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.