Ümmetin Emini; Ebu Ubeyde Bin Cerrah

Mehmet Sait Çimen
Rasulullah aleyhissalatu vesselamın huzuruna Hıristiyanlardan bir taife gelip şöyle dediler: “Ey Muhammed! Biz bazı mallarımızın paylaşımında anlaşamadık. Bu konuda bize hakemlik edecek birini bizimle birlikte gönder. Biz senin gönderdiğin kişiye uyacağız.”
Rasulullah aleyhissalatu vesselamın huzuruna Hıristiyanlardan bir taife gelip şöyle dediler: “Ey Muhammed! Biz bazı mallarımızın paylaşımında anlaşamadık. Bu konuda bize hakemlik edecek birini bizimle birlikte gönder. Biz senin gönderdiğin kişiye uyacağız.”

Rasulullah aleyhissalatu vesselam şöyle buyurdu: “Sonra gelin. Sizinle birlikte sağlam ve güvenilir birini göndereyim.”

Hz. Ömer radıyallahu anh bu olayı şöyle anlattı: “Erkenden öğle namazına gittim, çünkü Rasulullah’ın (aleyhissalatu vesselam) nitelediği bu kişi olmayı çok istiyordum.”

Efendimiz aleyhissalatu vesselam, öğle namazını kıldırınca sağına ve soluna bakmaya başladı. Ben de beni görmesi için ona doğru uzanıp kendimi göstermeye çalışıyordum. O da devamlı göz gezdiriyordu, nihayet Ebu Ubeyde`yi görüp onu çağırdı ve şöyle dedi : “Onlarla birlikte git. Anlaşamadıkları konularda, aralarında hak ile hükmet!” Ben de şöyle dedim: “İşte Ebu Ubeyde o nitelikleri alıp götürdü.”

Evet, sağlam ve güvenilir biriydi Ebu Ubeyde b. Cerrah.

Rasulullah aleyhissalatu vesselam onun için şöyle buyurmuştu: “Her ümmetin bir emini (güvenilir kişisi) vardır. Bu ümmetin emini de Ebu Ubeyde’dir.”

Asıl adı Amir b. Abdullah b. Cerrah olan bu seçkin sahabe Ebu Ubeyde olarak bilindi.

İlk Müslümanlardandır Ebu Ubeyde b. Cerrah. İlk Müslümanların çoğunda olduğu gibi onun da İslam’a girişinde Hz. Ebubekir’in çaba ve katkısı vardır. Ebu Ubeyde radıyallahu anh, Osman b. Maz’un, Abdurrahman b. Avf ve Erkam b. Ebi’l Erkam ile beraber Allah Rasulüne gelerek iman ve İslam ile şereflenmiştir.  Davetle karşılaştığında teslim olmuş ve bu teslimiyetini ömrü boyunca sürdürmüştür.

İslam’ın vakar ve heybetini her zaman üzerinde taşıyan Ebu Ubeyde, aslında yumuşak huylu, sakin ve son derece mütevazi biriydi. Suskunluğunda bile izzet ve onuru belirgin bir şekilde görünür, insanların saygısını kazanırdı. İmanda sebatı, Rasulullah aleyhissalatu vesselama olan itaat ve bağlılığından dolayı ailesi ile arası açıldı, müşriklerin işkencelerine maruz kaldı. Uzun süre direndi. Ta ki Allah Rasulü, Habeşistan için hicret izni verinceye kadar.

Ebu Ubeyde b. Cerrah, hicret eden ilk Müslüman kafilesinin içindeydi. İmanını muhafaza edebilmek için memleketini terk etmiş, uzak diyarlara gitmişti. Ama bu uzun sürmedi. Müşriklerin Müslüman olduğuna dair söylentiler ta Habeşistan’a kadar ulaşınca umutla Mekke’ye geri döndü. Ortam hiç de umduğu gibi değildi.

İman ehli ağır bir imtihan ile karşı karşıyaydı.

Yine işkenceler, yine tecritler, yine hakaretler…

İmanın tadını almış olan Ashab-ı Kiram, destansı direniş örnekleri sergilediler.

Müşrikler kudurdu ve saldırdı; ama her seferinde iman kalesine toslayıp zelil oldular.

Nihayet Allah lütufta bulundu ve kutlu Medine şehrini müminler için hicret yurdu olarak belirledi.

Ebu Ubeyde de hicret edip Medine’ye ulaştı.

Allah Rasulü, yiğit muhacir Ebu Ubeyde’yi Medine’nin yiğitlerinden Muhammed b. Mesleme ile kardeş yaptı. Ebu Ubeyde b. Cerrah bu aşamadan sonra nasıl bir kahraman olduğunu her hareketiyle cümle âleme gösterdi. Rasulullah ile beraber tüm savaşlara katıldığı gibi çok sayıda seriyye ve gazveye de iştirak etti.

Fakat Ebû Ubeyde`nin Bedir`de yaşadıklarını çok az insan yaşamıştır. Evet, meleklerin iştirak ettiği kutlu Bedir savaşından söz ediyoruz.

Bedir savaşında Ebu Ubeyde kahramanca çarpışıyor, müşrik saflarını yarıyordu. Müşrikler ondan çekiniyor, kaçıyorlardı. Ama bir müşrik her yerde Ebu Ubeyde`nin karşısına çıkıyordu. Yiğit Ebu Ubeyde ise, onu görünce yolunu değiştirip onunla karşılaşmak istemiyordu. Adam saldırmakta ısrar ediyor, Ebu Ubeyde devamlı kaçıyordu. Adam öfkeyle saldırıyor, Ebu Ubeyde`nin geçeceği yolları kapatıp savaşmasına engel oluyordu. Nihayet Ebu Ubeyde`nin takati tükendi, sabrı taştı. Kılıcıyla müşrik adamın başına vurdu ve adamın başı parçalandı. Adam yıkılıp öldü.

Ebu Ubeyde b. Cerrah, kahır ve üzüntüyle baktı adama.

Bir müşrik olarak ölen adam, Ebu Ubeyde`nin babası Abdullah b. Cerrah idi.

Müşrik babasıyla karşılaşmış, vurmak istememiş; ama sonunda kılıcı babasına değil de küfre, şirke ve zulme sallaması gerektiğini hatırlamış ve Allah’ın emrini yerine getirmişti.

Belirleyici olan iman, belirleyici olan Allah ve Rasulü idi.

Nitekim Kur’an-ı Kerimin şu ayetinin Ebu Ubeyde ve babası hakkında nazil olduğu rivayet edilir:

“Allah`a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah`a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah`tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah`ın tarafında olanlar (Hizbullah)dır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah`ın tarafında olanlar (Hizbullah)dır.” (Mücadele/22)

Ebu Ubeyde b. Cerrah, Hizbullah olmanın şuurundaydı ve Allah’ın rızasını elde etmek için her şeyini feda etmeye hazırdı.

Peygambere bağlıydı ve onu canı pahasına savunmak için elinden geleni yapıyordu.

Uhud Savaşındaki ağır imtihana ve Ebu Ubeyde’nin tutumuna bakalım.

Münafıkların terk etmesiyle sayısı iyice düşen ordu, müşrikler karşısında bozgun yaşarken Ebu Ubeyde, Rasulullah aleyhissalatu vesselamın yanında kalmış, onu savunmuştu.

Çok sayıda yara almış olmasına rağmen onu üzen Allah Rasulü’nün aldığı yaralardı.

Savaş bitince ortaya çıktı ki, Rasulullah`ın dişi kırılmış, alnı yarılmış ve yanağına miğferinin iki halkası batmıştı. Hz. Ebubekir radıyallahu anh, yanağına batan demiri çıkarmak isteyerek Rasulullah`ın yanına gitti. Ebu Ubeyde, “Bu işi bana bırak” dedi. Ebu Ubeyde eğer eliyle sökerse, Rasulullah aleyhissalatu vesselama ıztırap vereceğinden korktu ve halkanın birini iyice ısırıp çıkardı; ama bu arada kendisinin de bir dişi söküldü.

Sonra diğer yanağındaki demiri sağlam dişiyle ısırıp çıkardı, bu defa da ikinci dişi sökülüp düştü.

Rasulullah rahatsız olmasın, eziyet çekmesin diye dişlerinin düşmesini hiç umursamadı.

Rasulullah’a bağlı ve son derece itaatkârdı.

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde bu konuyla ilgili çok güzel bir örnek vardır.

"Rasulullah, Beliy ve Üzre kabilelerine Amr b. Âs`ı bir grup sahabenin başında kumandan olarak gönderdi. Amr`ın validesi Beliy kabilesindendi. Amr, Cüzam mevkiinde "Zâtü`s-Selâsil" denilen bir yerde durmuş, ilerleyememiş ve Rasulullah’tan yardım istemiştir. Rasulullah, içlerinde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer`in de bulunduğu bir birliği Ebu Ubeyde kumandanlığında Amr`a yardıma göndermiştir. Ebu Ubeyde`ye: "Amr b. As ile aranızda ihtilâf çıkmasın" diye de tembih etmiştir. Hakikaten Amr ile karşılaştığında Ebu Ubeyde, Amr`ın kumandanlık hususunda bencil davrandığını görünce: "Allah Rasulü bana `Amr ile ihtilâf çıkarma` dedi; onun için sen beni dinlemezsen, ben seni dinlerim" demiştir.”

Peygamber aleyhissalatu vesselam’ın vefatı sonrasında yeni halife seçileceği zaman Hz. Ömer, “Ümmetin emini” olduğu için Ebu Ubeyde’ye biat etmek istediğinde o itiraz etmiş ve Hz. Ebubekir’i işaret ederek şöyle demiştir:

“Rasulullah’ın (aleyhissalatu vesselam) namazda bize imam olmasını emrettiği ve ölünceye kadar da bize imam olan bir kimsenin asla önüne geçmem.”

Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer radıyallahu anhumanın hilafetleri döneminde Ebu Ubeyde, İslam ordularının en önemli komutanlarından biri olarak cepheden cepheye koştu. Birçok beldenin fethedilmesinde önemli bir görev üstlendi.

Her iki halifeye de itaat etti ve bağlı kaldı.

Tarih kitapları onun Hz. Ömer’in bir emrine itaat etmediğini kaydeder.

Evet, o Halifenin bir emrine karşı geldi, hem de bir sefer esnasında.

İslam orduları Şam diyarında fetihlerde bulunuyor, doğudan Fırat, kuzeyden Anadolu`ya uzanıyordu.

Ebu Ubeyde’nin bulunduğu bölgede dehşet verici bir veba salgını başladı.

Veba olan bölgeden kimsenin ayrılmaması, salgının yayılmaması için çok önemlidir. Ebu Ubeyde de kimsenin bölgeyi terk etmesini istemedi.

Hz. Ömer, salgın olayını duyunca hemen Ebu Ubeyde`ye bir elçiyle mektup gönderdi. Hz. Ömer, şöyle yazıyordu: “Benim sana bir ihtiyacım var. Mutlaka seni görmem gerekiyor. Mektubum sana gece gelirse, sabahı beklemeden yola çıkmanı, eğer gündüz gelirse, akşama kalmadan yola çıkmanı istiyorum.”

Ebu Ubeyde, Hz. Ömer`in mektubunu alınca: “Müminlerin Emirinin bana olan ihtiyacını anladım. O, bir gün mutlaka ölecek olanı yaşatmak istiyor” dedi ve sonra ona şöyle bir cevap yazdı:

“Ey Müminlerin Emiri! Senin bana olan ihtiyacını anladım. Ben İslam ordusunun başındayım. Onların başına gelecek olan şeyden kendimi kurtarmak istemiyorum. Allah`ın benim ve onlar hakkında hükmünü yerine getirinceye kadar onlardan ayrı kalmayı istemiyorum...

Mektubumu aldığında eski kararından vazgeç. Burada kalmama izin ver.”

Hz. Ömer, mektubu okuyunca duygulandı, gözleri doldu, ağladı.

O Ümmetin emini idi.

Vebaya daha yakalanmamıştı; ama…

Ölüm tehlikesi karşısında bile kendini değil de başkasını düşünüyordu.

Hastalığı kapmış olma ihtimali vardı ve o yüzden çıkıp hastalığı başka yerlere taşımayacaktı.

Nitekim kısa bir süre sonra hastalığın belirtileri başladı.

Ölümün gölgesini üzerinde hissettiğinde askerlerine şu öğütleri verdi:

 “Size bazı tavsiyelerim var, eğer kabul ederseniz, daima mutlu olursunuz.

Namaz kılın, Ramazan ayında oruç tutun, zekât ve sadaka verin, hac ve umre yapın! Birbirinize iyiliği tavsiye edin. İdarecilerinize nasihati ihmal etmeyin. Onları aldatmayın, dünya da sizi aldatmasın. Bir insan, bin sene de yaşasa, gördüğünüz gibi, benim bu halime düşmekten kurtulmasına imkân yoktur. Allah`ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun.”

Yerine Muaz İbn Cebel`i tayin etti ve ona dönüp dedi ki: “Muaz! Namazı sen kıldır.”

Kısa bir süre sonra vefat etti.

Muaz ayağa kalkıp Ebu Ubeyde’nin ardından şöyle konuştu:

 “Ey insanlar! Vallahi, siz öyle bir kişiyi kaybettiniz ki, ondan daha doğru, kötülükten daha uzak, Allah yolunda ölümü daha çok arzu eden ve halka daha çok öğüt verip iyilik eden birisini gördüğümü sanmıyorum. Ona rahmet dileyiniz, Allah da size merhamet etsin.”

Vefat haberinden sonra Hz. Ömer onun odasının eşyasız bir keçe, bir kırba, birkaç lokma yiyecekten ibaret olduğunu görünce ağlamış ve "Dünya herkesi değiştirdi, yalnız seni değiştiremedi" demiştir.

Allah onu rahmetiyle kuşatsın.

Mehmet Said Çimen / İnzar Dergisi – Ağustos 2016 (143. Sayı)
 
09-08-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.