Türkiye ve Sünni Blok: Ankara, Orta Doğu Politikasına Ayar Çekiyor

İnzar / Çeviri Makaleler
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyareti ve toplum içinde İran’ı eleştirmesi, Türkiye’nin Orta Doğu politikasını değiştirmeye çalıştığını gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyareti ve toplum içinde İran’ı eleştirmesi, Türkiye’nin Orta Doğu politikasını değiştirmeye çalıştığını gösteriyor. Suriye savaşı Türkiye’nin İran ile olan ilişkilerini soğuttu ama Körfez ülkeleriyle olan işbirliğini de arttırdı. Ancak Mısır ile ilgili tutumlar Türkiye-Suud ilişkilerini içinden çıkılamaz bir hale soktu. Irak ve Yemen olayları da kurulan dengelerin yeniden inşa edilmesi gerektiğini gösterdi. Riyad ile yeni bir başlangıç yapılacağı ve Türkiye İran ilişkilerinin gerginleşeceği anlaşılıyor. Ama en önemli soru, Erdoğan’ın kişisel mizacına endeksli bu yeni ilişkilerin istikrarlı olup olmayacağıdır. Değişen yönetici sınıfla birlikte dış ilişkiler de değişiyor.

ARKAPLAN: Türkiye, Tayyip Erdoğan liderliğinde, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Orta Doğu ile ilgili meselelerde hiç bu kadar aktif olmamıştı. Ama dış politikada ‘sıfır problem’ söylemi ve içerisinde barındırdığı Pan-İslamcı temayüllerle başlayan süreç, bir dizi baş döndürücü karışıklıklara evrildi. Ahmet Davudoğlu’nun parlak buluşu, üç hatalı varsayıma dayanıyordu: İslam dünyasının temelde birlik olduğu, Türkiye kendilerine iyi davranırsa bölgesel güçlerin de buna karşılık vereceği ve en önemlisi de Türkiye liderliğinin bölgede karşılık bulacağı varsayımları. Bu varsayımlardan hiçbirinin elle tutulur tarafı yoktu.

İran, Türkiye’nin Orta Doğu’ya açılmasında önemli bir yer tutuyordu, çünkü bilhassa Türkiye İslamcılarının kendileriyle eşdeğer gördüğü yegâne bölgesel güçtü, hatta birçok İslamcı 1979 İslami Devriminden dolayı İran ile duygusal bir bağa sahiptiler. Böylelikle Ankara, Kasım 2008’de İran’ın nükleer programının savunucusu oldu ve bu durum ABD ile olan ilişkilerinde ciddi krizlere neden oldu. Arap ayaklanmaları Türkiye politikasını altüst etti. Şu an Erdoğan ve Davudoğlu’nun, bu ayaklanmaları sömürge sonrası düzende dayatılan 1916 Sykes-Picot anlaşmasıyla kurulan düzeni değiştirerek Türkiye’yi Orta Doğu’da bölgesel lider kılmak için tarihi bir fırsat olarak gördükleri anlaşılıyor.

Bu durumda Suriye ve Mısır meseleleri karmaşık hale gelmeyeceklerdi. Türk liderler, görünürde İranlıların Esed yönetimiyle olan derin ilişkilerini öngörmekte başarısız oldular ve Suriye savaşı bir yönüyle Türkiye ile İran arasındaki bir vekâlet savaşına büründü. Yine de Türk liderler Suriye ile ilgili anlaşmazlıkların Tahran ve Moskova ile ilişkileri tamamen bozmayacağını garanti ediyorlardı. Aslında 2013 yılının sonlarında ortaya çıkan altın için petrol taslağına göre Türkiye ile İran arasında, çoğu aysbergin görünen yüzü olan birçok gizli ilişkiler var ve bu ilişkiler hem Türkiye’nin ekonomisini hem de rejimin iç finansını önemli derecede etkilemektedir. Ama Suriye’deki karmaşa, Türkiye ile Körfez ülkeleri,-bilhassa Suudi Arabistan ve Katar arasında, Esed karşıtı muhalefete destekte olduğu gibi diğer alanlarda da bir artı sağlamıyor. Başlarda, bu kavgada yer alan herhangi bir Sünni grup, IŞİD’in ortaya çıkışına değin destek vermeye değer olarak görülüyordu.

Mısır’daki ayaklanmalar farklı bir mantığın geliştirilmesine yol açtı. Türkiye’nin Suriye rejimine muhalefeti Suudiler ile işbirliği yapmayı gerektiriyordu ama Müslüman Kardeşler rejimini her yönüyle destekleme kararı ilişkileri tamamen bozdu, çünkü Suudiler İhvan’ın bölgede yükselişine hararetli bir şekilde karşıydılar. Muhammed Mursi rejimi Temmuz 2013’te değiştirildiğinde Ankara ve Riyad kategorik olarak ayrıldılar. Türkiye darbeyi sert biçimde kınayıp Mısır ile olan ilişkilerini keserken Suudiler General Abdulfettah Sisi’yi desteklemekle kalmadılar aynı zamanda darbeye nakdi yardımda da bulundular. Böylelikle Türkiye’nin Orta Doğu’da olan işlere müdahalesi, kendisini Sünni ve Şia güçleri arasında mezhep savaşının ve geleneksel monarşiler ile radikal İslamcılar arasındaki yıkıcı mücadelenin içinde bulmasına neden oldu. 2013 yılının sonlarına gelindiğinde Türkiye’nin tek bölgesel müttefiki Katar idi. Ama bir yıl sonra Suud’un ve Emirliğin baskısıyla Katar da diğer Körfez monarşileriyle aynı hizaya geldi ve İhvan yöneticilerinden ülkeden ayrılmalarını istedi, sonraları da Mısır ile olan ilişkilerini düzeltti. Türkiye, ülkeden ayrılan İhvan yöneticilerini iyi karşıladı ama artık tamamen tecrit edilmişti.

Bu nedenle, 2015’in başlarında dengelerin yeniden kurulması şaşırtıcı değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan Mart ayında Suudi Arabistan’ı ziyaret etti ve yeni kral Salman ile verimli görüşmeler yaptı. Yine Mart ayının sonlarında İran’ın bölgesel politikalarını ihtiraslı olmakla itham ederek iki ayrı yerde daha önce örneği görülmemiş tarzda İran’ın Yemen ve Irak’ta yaptıklarına “hoşgörülü yaklaşmanın artık mümkün olmadığını” söyledi.

BELİRTİLER: Erdoğan’ın dış politikaya yeniden ayar vermesi sadece bölgede değil Türkiye iç politikasında da suların kabardığı bir döneme rast geliyor; Hükümet ile,- Türk medyasının Erdoğan için kullandıkları tabirle, “saray” arasında çatlak olduğuna dair işaretler var. Erdoğan’ın, kendi kişisel gücünü ön planda tutmada kuvvetli bir vurgusu var. Önümüzdeki seçimlere verdiği önem göz önünde tutulduğunda, Erdoğan’ın dış politikayla ilgili beyanatlarının Erdoğan’ın seçime verdiği önem ışığında okunması gerekir. Bu meyanda, daha güçlü bir mezhep yönelimi, İslami tabanı pekiştirmek ve genellikle İran’a düşmanlık besleyen milliyetçi seçmenleri kendisine çekmek için kullandığı çift yönlü bir retoriktir.

Erdoğan’ın hamleleri, çoğunlukla bölgede hızla değişen dengelerle ilgilidir. Aslında Orta Doğu’daki Sünni güçler arasında büyümekte olan bir yeniden bir araya gelme eğilimi var. Burada başat olan birçok etken var ve tüm bu etkenler Sünni güçleri güçlendirmeye ve takviye etmeye yarıyor.

Basitçe ifade etmek gerekirse, öncelikle Suudiler ve bölgesel müttefikleri, hem İran’ın bölgesel ihtiraslarına karşı koyma hem de artan IŞİD tehdidine karşı bir yol bulma arayışındalar. Körfez İşbirliği Konseyinin Katar’ı da hizaya getirerek ve Mısır ve Müslüman Kardeşler konularında herhangi bir anlaşmazlık olmadığını emniyete alarak yeniden birlik kurmasının ardında yatan mantık buydu. Bu da Türkiye’yi dışa düşen kılıyor.

İkincisi, Suudi Arabistan’daki yer değişikliği, Suud’un İhvan’a yönelik politikasını gözden geçirmesine neden oldu. Kral Salman, selefinin yaptığı gibi İhvan’a karşı içgüdüsel bir düşmanlık yapma taraftarı görünmüyor. Sonuçta İhvan, tüm bölgede küçültüldü ve İran tehdidiyle ve hem jeopolitik hem ideolojik anlamda riskler taşıyan IŞİD ile karşılaştırıldığında ikincil hatta üçüncül bir konu olarak kalmaktadır. Aslında alternatif IŞİD veya bağlantılı gruplar olduğunda, İhvan Hareketi Riyad’daki bazı liderlere kendileri için aniden çıkış kapısı olacak ve hoşgörülü davranılması gereken bir muhalif grup olarak durmaktadır. Türk liderlerinin İhvan’a karşı tutumunu bilen Suudiler, Erdoğan’a yaklaşarak İhvan’a karşı daha yumuşak bir tutum almanın olmazsa olmaz olduğunun farkına vardılar. Erdoğan, Sisi ile aynı gün Riyad’ı ziyaret etti ama kendisine sorulan Sisi ile görüşme niyetinin olup olmadığı sorusunu “dalga mı geçiyorsunuz” diyerek yanıtladı. Bu nedenle Türkiye-Mısır ilişkilerinin normalleşmesini beklemek zayıf bir ihtimaldir.

Üçüncüsü de İran faktörüdür. Yemen’deki olaylar Suudi Arabistan’ın güvenliği için kritik derecede önemli ama Türkiye için öyle değil. Erdoğan ve çevresi İran’ın Irak’taki iddialı varlığından, bilhassa son zamanlarda Tikrit’teki saldırılarda İranlıların botlarının varlığından telaşlanmış görünüyorlar. Erdoğan, France 24 haber kanalına verdiği demeçte Kudüs tugayı komutanı Kasım Süleymani’ye göndermede bulunarak “Bu şahıs, çok iyi bildiğim biri… Irak’taki operasyonların tümünde görev almış… Ne yapmak istiyorlar? Irak’taki Şia nüfuzunu daha fazla arttırmak için buradalar… IŞİD’den boşalan yerleri doldurmak için Irak’talar” dedi.

Dördüncü faktör de ABD ve İran’ın yeniden yakınlaşmasıdır. Eğer İran’ın Irak’taki yüksek profilinin bir rolü varsa Erdoğan’ın tepkisi bölgede ABD-İran yakınlaşmasına karşı büyüyen endişelerin yansıması olabilir. Türk gözlemciler on yıllardır Washington’un yeniden 1979 öncesi şartlara döneceği korkusu yaşıyorlardı, ki o zamanlar İran, ABD’nin bölgedeki bir numaralı müttefikiydi. Bu perspektifle ABD-İran yakınlaşması, Türkiye’nin hem bölge hem de Amerika nezdinde önemini zayıflatacaktır. 2010 yılından önce Erdoğan ve Davutoğlu’nun Washington ve Tahran arasında arabulucu olarak tavassut etmeye çalıştıklarını hatırladığımızda ne ABD’nin ne de Tahran’ın buna ihtiyaç duymamış olduğunu bilmek gerekir. 2 Nisan’daki anlaşma Ak Parti’nin sözcüsü olan Yeni Şafak tarafından alt düzeyde irdelenerek Türkiye’nin 2010’dan önce bunu müzakere ettiği şeklinde verilecekti.

Bu anlamda, Erdoğan’ın tutumu, Amerika’nın Ayetullahlarla dansının Orta Doğu’da Obama yönetiminin beklediğinden daha farklı yollarla yeniden gruplaşmalarla sonuçlanacağını gösteriyor. Çok az kimse Erdoğan’ın aslında İran’a karşı ciddi biçimde davranacağı öngörüsünde bulunuyor ve bu şüphecilik sağlıklı bir şüpheciliktir. Ancak bir ABD-İran antlaşması ABD-Türkiye ittifakını daha da güçsüzleştirebilir ve Ankara’nın Sünni bloğuna yaslanmasına neden olabilir. Bu blok, İran ihtirası endişesiyle birleşebilir ve Amerika’nın İran’ın nükleer bir ülke olma yolunda ilerleyişine hoşgörülü davranması, bu ülkelerin hem güvenliklerini hem de bölgesel liderliklerini tehlikeye attığını düşünmelerine yol açabilir. Bunun Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri ve İran’ın büyümekte olan statüsüne karşı muhtemel nükleer silah programları ile sonuçlanabileceği hakkında spekülasyon yapmak için henüz erken.

SONUÇ: Erdoğan’ın son hamleleri Türkiye’nin jeopolitik anlamda şu an Orta Doğu’da başlıca güçlerden biri olduğunu, bölgede hızlıca değişen ilişkiler labirentiyle derin biçimde ilişkili olduğu gerçeğini teyit etmektedir. Erdoğan, 6 Nisan’da Tahran’a bir ziyaret gerçekleştirdi ancak ziyaretinden önce daha önceden planlanmış bir toplantıyla Ankara’da Suudi Arabistan prens yardımcısı ve İçişleri Bakanı Muhammed Bin Nayif el Saud ile uzun bir görüşme yaptı, daha uzlaştırıcı bir üslupla konuştu ama Türkiye-İran ilişkileri, Ankara’nın ekonomik çıkarları ve içeride rejimle ilgili mülahazalarla yatıştırılırken jeopolitik ve mezhebi tezatlar olduğu gibi duruyor. Aslında Erdoğan, Türkiye’nin ekonomik anlamda kırılganlığından güçlü bir şekilde haberdar ve hem İran hem de Sünni güçlerle ekonomik ilişkilerini güçlendirip takviye etmek istiyor.

Erdoğan ve Ak Parti, şimdiye kadar bir Orta Doğu gücü olmak için gösterdikleri çabalarda maharetten çok heveskâr olduklarını gösterdiler. Çoğu zaman uzun veya orta dönemli politikaları kısa dönemli politika seçeneklerine değişerek yanlış hesap yaptılar. Türk dış politikası, geçen yaza kadar Erdoğan ve Davudoğlu arasında görece uyumlu bir seyir izledi. Ancak Ahmet Davudoğlu’nun başbakan olarak görevi devralmasından sonra, iki adam, başta iç politika olmak üzere birçok konuda farklılaşan siyasetler izlediler. Dış politika hususunda açıkça bir anlaşmazlık içinde olduklarına dair bir belirti yoksa da, artık eskisi gibi iki uyumlu ve koordineli adam profili çizmedikleri ve ülkeyle ilgili konularda bir araya gelerek çözüm geliştirme imkânından yoksun oldukları ortada. Böylece, tıpkı içişlerinde olduğu gibi, Erdoğan tüm işleri artık artan biçimde tek elden yürütmeye çalışıyor. Ve bu durum, Türkiye’nin Orta Doğu trenini kendisine ve başkalarına zarar vermeden sürme yeteneğinin o kadar muhtemel olmadığını gösteriyor.

Svante E. Cornell

Svante E. Cornell, Washington ve Stockholm’de şubeleri bulunan Orta Asya-Kafkaslar & İpek Yolu Çalışmaları Araştırma Merkezi direktörüdür.

Makale, İnzar için Süleyman Kaylı tarafından tercüme edildi.
 


 
21-06-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.