Türkiye İle Rusya İlişkileri Yeniden Bozulma Yolunda

Ali Özgür
Uçak krizi üzerine iki taraf arasında yaşanan kopma, 15 Temmuz sürecinde geleneksel müttefiklerin katkı ve kışkırtmasının açıkça görülmesi üzerine onarım sürecine girmişti. Türkiye bir tür saf değiştirerek Rusya ile ilişkileri onararak bölgesel bir insiyatif rolüne doğru adımlar attı. Türkiye`nin Rusya ile girdiği yeni ilişki biçimi ve bunun Suriye`deki hadiseler üzerinden bariz bir bölgesel girişim insiyatifine dönüşmeye başlaması, ilk etapta Türkiye`nin Batı`ya sırt döndüğü yorumlarına neden oldu.
Çok değil Mart`ın 10`unda Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında Moskova`ya yapılan ziyarette öne çıkan en önemli vurgulardan birisi, sıkça kullanılan “Normalleşme” kavramının artık abesle iştigal olduğu yönündeydi. 

Bu durum, ilişkilerin eskisinden daha iyi bir zemine oturduğunun bir başka ifadeyle izahatıydı aslında. 

Oysa uçak krizinden sonra gerilen ilişkilerde yaşanan onarım süreci ve bazı önemli konularda yapılan anlaşmalara rağmen aslında giderilmeyi bekleyen bir sürü pürüzün varlığı ortadaydı. 

İki ülke ilişkilerinde ikili münasebetlerden kaynaklanan herhangi bir sıkıntı söz konusu değildi aslında. Sıkıntı, Suriye üzerinden iki tarafın önem verdiği stratejilerin çakışmasıyla belirmiş, yaşanan uçak kriziyle de ilişkiler kopma noktasına gelmişti. 

Şu anda yaşanan pürüzler yine ikili ilişkilerden değil, Suriye üzerine yaşanan stratejik ayrışmadan kaynaklanmaktadır ve öyle anlaşılıyor ki bu pürüzler kolayca giderilebilecek gibi değildir. 

Uçak krizi üzerine iki taraf arasında yaşanan kopma, 15 Temmuz sürecinde geleneksel müttefiklerin katkı ve kışkırtmasının açıkça görülmesi üzerine onarım sürecine girmişti. Türkiye bir tür saf değiştirerek Rusya ile ilişkileri onararak bölgesel bir insiyatif rolüne doğru adımlar attı. Türkiye`nin Rusya ile girdiği yeni ilişki biçimi ve bunun Suriye`deki hadiseler üzerinden bariz bir bölgesel girişim insiyatifine dönüşmeye başlaması, ilk etapta Türkiye`nin Batı`ya sırt döndüğü yorumlarına neden oldu. Yaşanan tartışmalar, Türkiye`nin artık Batı bloğunun değil, Avrasya`nın bir bileşeni haline geleceği üzerine yoğunlaşmaya başladı. 

Ancak şöyle bir görüş de sürekli varlığını korudu; 

Gelişen Türk-Rus ilişkilerinin aslında iki taraf için de birer taktikten ibaret olduğu yönündeydi. İkili ilişkilerin geleceğine dönük ihtiyat payını elden bırakmayan bu görüşün sözcülerine göre Ruslar, Batı bloğu ile çetin bir rekabet içerisindedirler. Yanı başında Batı bloğunun en önemli jeo-stratejik konum sahibi üyesi olarak Türkiye`yi ne kadar Batı`dan uzaklaştırabilirse kendisi için o kadar kârdır. Türkiye ise, ABD ve Avrupa ülkelerinin “müttefiklik ahlakıyla” bağdaşmayan dışlayıcı tavırlarına karşın Rusya ile geliştirdiği ilişkileri yine Batı nezdinde kabul görmek için bir tür şantaj aracı olarak kullandığı yönünde görüşler mevcuttu. 

Türk-Rus yeni ilişki evresinin henüz başında elbette farklı bakış açıları olacak, farklı yorumlar yapılacaktı. Yine de en çok merak edilen husus, bu ilişkilerin gerçekten de stratejik bir aşamaya mı, yoksa ihtiyat payını elden bırakmayan kesimlerin öngörüleri doğrultusunda mı şekilleneceği yönündeydi. 

Karşılıklı ziyaretler, telefon diplomasisi, Suriye üzerine bazı ortak adımlar, Astana süreci vs. derken ilişkiler hayli koyulaşmaya başladı. Bu ilişkiler neticesinde iki taraf arasında başlayan Astana süreci, Halep`in el değiştirmesi ve bunun karşılığında gerçekleşen Fırat Kalkanı harekâtıyla belli bir mesafe kat etti. Türkiye, Suriye`de fiili olarak vazgeçtiği rejim değiştirme harekâtından vazgeçtiği gibi, sözlü olarak da bu iddiasından yavaş yavaş sıyrılmaya başladı. Her şeye rağmen Suriye`de iki tarafın girişimleriyle başlayan ateşkes süreci, yaşanan kaosun çözümü yönünde belli bir iyimserlik havasının esmesine yol açtı. Ancak geride hala cevap bekleyen kimi sorular orta yerde durmaktaydı ve cevap bulunamayan bu sorular aslında ikili ilişkileri olumsuz etkileme potansiyeline sahipti. 

Türkiye, rejim değiştirme hikâyesinden vazgeçmişti. Ama daha fazla önemsediği bir başka mesele vardı: PYD! 

Zaten Suriye üzerine Batılı müttefiklerinden ayrışmaya başlamasının temelinde de PYD sorunu yatmaktaydı. PYD sorununa yaklaşım biçimi, yeniden başlayan Rusya ile ilişkilerde en önemli samimiyet testi olacaktı. Nitekim Astana`da taraflar bir araya gelip yazılı deklarasyon yayınladıklarında PYD`nin bu ortak deklarasyonda yer almamış olması, kimi yorumculara göre Türkiye`nin malum hassasiyetinin Ruslar tarafından da dikkate alınmadığı şeklinde yorumlanmıştı. Daha da önemlisi, PYD`nin Moskova`da temsilciliği vardı ve bu temsilcilik bile hala açıktı. 

Neyse ki ilk tur Astana görüşmeleri başladı. Türkiye, Rusya ve İran`ın yanı sıra rejim ve muhalefet heyetlerinin katılımıyla ilk tur görüşmeler yapıldı. Görüşmelere PYD`nin katılımının engellenmiş olması, Türkiye için olumlu bir adım olmuştu. İlk tur görüşmelerden sonra Rusların PYD önderliğinde Moskova`da bir çalıştay düzenlemeye ev sahipliği yapması ve gruplara “Demokratik özerkliği” içeren yeni Suriye anayasası taslağı dağıtması, Türkiye açısından hiç de olumlu bir tabloya işaret etmiyordu. Bu süreçte bir Rus yetkilisinin PYD ve PKK`yi terör örgütü olarak görmediklerini açıklaması ise Türkiye açısından adeta soğuk düş etkisi oluşturmuş olmalıydı. 

Şubat`ın ortasında ikinci Astana görüşmeleri başladı, Türkiye en alt düzey katılımla Astana`da yer aldı. Mart`ın ortasında yapılan üçüncü tur Astana görüşmelerine ise bu kez muhalifler katılmadı. Suriye heyeti, muhalif unsurların görüşmelere katılmamasının sebebinin Türkiye olduğunu iddia ederek işi başka bir boyuta taşıdı. 

Aslında Türkiye açısından Rusya ile yeniden gelişen ilişkilerin temelinde PYD meselesi vardı ve Türkiye bu noktada Rusya`dan beklediği olumlu sinyalleri alamamıştı. Tabii ki Rusya tarafında da Türkiye hakkında kuşku uyandıracak bulgular mevcuttu ve aslında beklenen güvenin tesis edilememesinde iki tarafın bir türlü giderilemeyen karşılıklı kuşkuları mevcuttu. 

Ruslarla iyi havada geçen birinci Astana sürecinden sonra ABD seçimlerini kazanan Trump, Türkiye`nin Amerika`dan uzaklaşmasına yol açan Obama`nın Suriye politikasını kökten değiştireceğini açıklayınca bu durum, Türk tarafının Trump`un söylemlerini “müjde” tadında karşılamasına yol açtı. İkinci Astana görüşmeleri öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump`la telefon görüşmesi yapmış, CİA Direktörü Pompeo soluğu Ankara`da almıştı. Trump yönetimi tarafından revize edileceği söylenen Rakka planları üzerine Türk-ABD yetkilileri arasında yoğun bir diplomasi trafiği dönmeye başladı. ABD ile yaşanan bu trafik, Türkiye`nin PYD`den yana Trump`a bel bağlamasına yol açmakla kalmadı, aynı zamanda Ruslarla gelişmekte olan ilişkiyi de gölgede bırakmaya başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Körfez turuna çıkarken Bahreyn`de İran`a yönelik yaptığı sert eleştiriler bir yönüyle Trump`un yeni bölge politikasına yönelik sinyaller niteliği taşırken, öbür taraftan İran`ın Ortadoğu`da Rusların en yakın müttefiği olması, bir şeylerin ters gideceğinin ilk habercisi gibiydi. Körfez ziyareti aynı zamanda ikinci Astana görüşmelerine denk gelmiş ve bu görüşmelere Türkiye düşük profilli bir katılım göstermişti. Bununla da kalmayan Türkiye, Rusların Astana`yı bir “Çözüm” platformu olarak telakki etmesine karşı çıkmış, Astana`nın sadece “ateşkes” sürecine odaklanabileceği, çözümün adresinin ise Cenevre olması gerektiği noktasında tavır koymuştu. 

Türkiye`de ihracatçı kurumlar Rusların kaldırması gereken ambargolara odaklanmışken Suriye üzerinden baş gösteren karmaşık durum, pürüzlerin giderek su yüzüne çıkmaya başlamasına yol açmıştı. 

Gelinen noktada Trump`un Rakka planında Türkiye`ye yer vermemesi, Trump faktörüyle Rusların güvenini kaybeden bir Türkiye gerçekliği ile orta yerde kalındı. Ruslar, Fırat Kalkanı`nda El Bab`ın alınmasıyla beraber harekâtın ulaşabileceği sınırlara yetiştiğini açıklamış, Münbiç`e yönelik olası bir harekât karşısında tıpkı ABD gibi YPG/DSG güçlerini Türkiye`ye karşı korumaya dönük adımlar atmaya başlamıştı. 

Bugüne kadar PYD/YPG, Türkiye ile ABD arasında sorun oldu, iki müttefiği birbirinden uzaklaştıran en önemli unsur halini aldı. Bugünden sonra ise yine PYD/YPG bu kez Türkiye ile Rusya arasında birinci derecede sorun olacak gibi. 

Rusya, Münbiç`te YPG`den yana tavır koymaya başladı; Türkiye, Urfa`da yapılan “Aşiretler Kurultayı” ile Rusya`nın Suriye`de “işgalci güç” ilan edilmesine ön ayak oldu. 

Üçüncü Astana görüşmelerine muhalif unsurların katılmamasının faturası Türkiye`ye kesildi; Ruslar Afrin`de YPG için askeri eğitim üssü açma girişimine yöneldi. 

Son zamanlarda Rusya ile ilişkiler dışarıda YPG`ye destek, içeride ambargo konulan gıda ürünlerine yönelik kısıtlamaların kaldırılmamış olması üzerinden tartışmaya açılmış durumdadır. 

Ruslar kısıtlama getirdikleri Türk gıda ürünleri üzerindeki ambargoyu kaldırmayacaklarını açıklarken, Türkiye ise Rus buğdayına yönelik kısıtlama anlamı taşıyan vergilerle karşılık verdi. 

Açıkçası yaşanan bu durum, Türkiye`nin Ruslarla ilişkiyi Batıya karşı bir şantaja, Rusların da Türkiye ile ilişkisini Türkiye`yi mümkün olduğunca Batıdan uzaklaştırmaya dönük birer taktik olduğu yönünde ilk başlarda ortaya çıkan görüşün giderek geçerlilik kazanmaya başladığı görüntüsü şu anda kendini göstermiş gibi. 

Türk-Rus ilişkileri Suriye üzerinden bozuldu, yine Suriye üzerinden düzelme trendine girdi. Tekrar bozulursa, ki bunun emareleri var, yine Suriye üzerinden bozulacaktır. İlişkilerin bozulma şiddeti ise yine Suriye sahasında alevlenecek çatışma ortamıyla kendini gösterecektir. 

Yeni bir çatışma dalgası başlarsa, bu da büyük ihtimalle İdlib ve çevresini etkileyecektir. Belki de Rusların Afrin`e dadanmasının bir sebebi, Kürt kartını tamamen ABD`ye terk etmemek olsa da, diğer önemli bir sebebi de Afrin`in İdlib kırsalına bitişik olmasıyla alakalı olabilir. 

Öyle ya, PYD kontrolündeki diğer bölgelere dadanan ABD, IŞİD`e karşı desteklediği YPG`yi kara gücü olarak kullanıyorsa, İdlib kırsalı için Ruslar neden Afrin`deki YPG varlığından faydalanma yoluna gitmesin?! 

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Nisan 2017 (151. Sayı)
24-04-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.