Temkin ve Tedbir Zamanı

Mehmet Gülsever
“Rahatlık” zamanının sonuna geldik gayri. Belki farkında değiliz ama “kış” kendini “sonbaharın sinsiliğinde” kabul ettirir adım adım. Önce başlayan hafif serinlik keyif verir. Sonra gece üstümüze bir şeyler çekme gereği hissederiz. Sonra bazen kapıları da kapatırız. Derken yapraklar hafif ton değiştirir. Ancak biz “yaz” anılarının tazeliğiyle avunuruz.
Her zorluktan sonra bir kolaylık olduğu gibi, her “lale devrini” takip eden dağdağalı zamanlar da vardır. Zorluk ve sıkıntılara sabredilip direnç gösterildiği oranda kolaylıklar “çok ve geniş” olur. Hâkeza rahat zamanlarda kara kışa hazırlık yapıldığı oranda kış selamette geçer.

“Rahatlık” zamanının sonuna geldik gayri. Belki farkında değiliz ama “kış” kendini “sonbaharın sinsiliğinde” kabul ettirir adım adım. Önce başlayan hafif serinlik keyif verir. Sonra gece üstümüze bir şeyler çekme gereği hissederiz. Sonra bazen kapıları da kapatırız. Derken yapraklar hafif ton değiştirir. Ancak biz “yaz” anılarının tazeliğiyle avunuruz.

“Rehavet” sıcaklığa veda etmişse de “üşüyecek” kadar bir ümitsizlik de taşımıyor henüz.

Rüzgar “doğudan”, “batıdan” bulut taşır artık. Toprağa düşen ilk damlalar “hayat tadındadır” ancak habercisi olduğu “zemheri”den bi haber oluruz çoğu kez. Bazen de “inanmışlık” eğiririz çetin günlerin uzaklığına dair.

Yaz! deriz yaz! ta ki “yaz katip” sözü kulağımızda bir müebbetlik çınlatıncaya değin. Avunur avuturuz “yaz” giyinmiş sonbaharın sinsiliğine. Sıcaklığıyla geride kalmış yaz bize ham hayaller özlettirir.

Ancak rüzgar şiddetini artırmıştır. Şemsiye tersyüz olmuş; yağmur tutmaz artık. Saçlarımız, üzerimize yapışan bir işaret olarak ıslanır. Yapraklar sahiden solmuştur; sararmıştır.

Yok canım yok! Bu birkaç günlük fasıldır. Bak güneş gülümseyişinde bir cimrilik yapıyor mu? Bakmayın kazak giydiğime. Kilerden çıkardığım kalın tabanlı ayakkabım ise öylesine bir özenti işte.

Yok yok! Yanılıyorsunuz. Hava sıcak ve ben halen terliyorum. Korkudan mı? Asla!

Gece yarısı kapımızı penceremizi dövenler de kim. Çerçeveler yerinden fırlayacak gibi. Ulumalar da duyuluyor artık. Eşkıya mı kapıya dayandı ne?

“Ekilmiş” rüzgarlardan “biçilen” fırtınalar bunlar. Sonbaharın en sert rüzgarı…

İnanmıştık ya! “Kolluk” da her bir sırrımızı biliyor.

Ancak halen içimiz saflık sefasında ve sımsıcak. Yaz bitti mi? diye soruyorlar. Sen inanma!

Oysa güneş erken kaçıyor keyifsiz keyifsiz; bulut yığınlarına direncini yitirmişçesine. Radyo istasyonunun havası “havai” haberlerle artmıştır. Sonraki günlerin mevsim normallerinin üstünde “yazdan kalma birkaç güne” kulak kabartılır. Ümitler can çekişir. Ama biz ümitler semiririz “sıcak” bir muştuya dair.

Bağlar bozulmuştur. Âşıklar camların arkasında bakışır. Mahzenler yıllanacak şaraplara ev sahipliği yapmak üzere. Ama ben bir yalancı sarhoşluk içinde denize yürüyorum. Sadece “mahrem sınırlarımı” setrederek. Yüzeceğim! diyorum size. Hava sıcak ben üşümeyeceğim. Gördüğünüz dalga değil. Siz “deniz” serabı görüyorsunuz.

Mahallede çocuk cıvıltısı yerini yaprak hışırtısına bırakmış; kuruyorken duyulan “can yakıcı acıyla” hışırdayan yapraklar… Ancak bir “paydos” vakti koşturan birkaç çocuk bağrışması artık ürkütür beni. Kapşonlu, kaşkollu çocuklar azıcık üşütmüştür beni. Azıcık inanmışımdır artık.

Kış kapıdadır artık. Gök, donmuş yağmurlar taşır. Düştü düşecek üzerimize. Önce üş-beş tane ile başlar bu hikâye. Sonra “diz boyu kış” düşer üzerimize. Bir “sonbahar kürkü”ne bürünmüş maharette. Bir yaz avuntusunun nihayetinde.

Arkasından secdeler, geceler, hücreler… peşi sıra gelir ağıtlar, şiirler, dizeler.

Sonra herkes bizi kabre gömüp eve döner. Doğrulurken, başımızı kabrin eşiğine vurmamak için “azık” ve “ışık” lazım. Ulu çınarlar devşirmeliydik fidanlıktan. Kurumuş ağaçlarımızdan odun; ballanmış çamlardan çıra toplamalıyız.

“Maslahat”, “ıslahat” masalları; uzun kış gecelerinde çocuklarımızı “uyanık” tutacak hikâyelerimiz olmalı.

Kar her gün biraz daha çevremizi kapatmakta. Beyazlık hoşumuza gidiyor gibi amma tek renkli bir dünya dayatıyor “soğuklar”. Alışa alışa yeşil tepeleri kaybediyoruz bir bir. “Kurtlar”, “çakallar” fırsat kokluyor kapılarımızda. Ormanlar kimin artık kestirilemiyor. Aslanlar da kurtlar gibi ulumaya başladı.

Post-dost karmaşası zihinleri iğfal ediyor. Orman hayat bahşetmiyor artık.

Ve ben yaşlandım. Yıllardır duvarda asılı tüfeğim de paslanmış. Kütüklükteki fişeklerin barutu da eskimiş. Eski çevikliğim de kalmamış. Yorgunum biraz da. Yeniden başlayacak inancım da törpülenmiş. Boş namlumdan korkmuyor “sırtlanlar”. Köylüde de bir ölüm sessizliği. Lambalar sönük. Birkaç kısık ışık kısır bir umut taşıyor pencerelerinden; buz kesilen dağlara. Hacete kalkmış birkaç ihtiyarın yaktığı çıra ise teheccüd tadında. Karanlıkta boğulan birkaç mermi babından…

Bir tek ses çıkar topluca ara ara; Aslan kükredi mi herkes kükrüyor. Uludu mu herkes uluyor adet olduğu üzere. Sustu mu herkes susuyor koro sessizliğinde.

Benden söylemesi kış kapıda.

Temkin ve tedbir ehli ancak kalır ayakta.

Mehmet Gülsever | İnzar Dergisi | Aralık 2017 | 159. Sayı
 


 
12-12-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.