Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Abdulkadir Turan
Onlar, bu yönleriyle birer toplum önderi konumuna yükselmişler; Osmanlı`nın gelişmeyi engelleyici, bütünlüğü bozucu, bağımsızlığı zedeliyici modernleşmesinin karşısında dururken emperyalistlerin fiili işgal çabalarına karşı da cihadın önderi olmuşlardır. Bu hâlleriyle emperyalistlerin olduğu kadar onların içerideki modernist bağlılarının da hedefi haline gelmişlerdir.
Terim olarak “tekke”, bir şeyhin ve ona bağlı kişilerin tasavvuf eğitimini verdiği, tarikatla ilgili işlerini görmek için kullandıkları mekândır. 

Arapçada “oturmak, yaslanmak” anlamında “vekee” kökünden geldiği düşünülen “tekke” kelimesi, Osmanlıca metinlerde “tekye” olarak geçmektedir. Farsçada “tekke” kelimesinin yerine “dergâh, hânkâh” kelimeleri kullanılırken tekkeye zaviye, ribat ya da âsitane de denmiştir. 

Tekke, daha çok tarikatın merkez dergâhı anlamında kullanılırken zaviye, tarikatın şubesi anlamında kullanılmış, kimi zaman ise gece konaklanabilen büyük mekâna tekke denirken gece konaklanmayan sadece zikir ve ibadet için kullanılan küçük mekâna zaviye denmiştir. Türkçede iki kavram karışmış, yaygın olarak birbirinin yerine kullanılmıştır. 

İslam tarihinde ilk tekkenin Hicri 2. Yüzyılda Filistin`in Remle şehrinde kurulduğuna dair bir görüş vardır. İbn Teymiyye`nin itibar ettiği görüşe göre ise ilk tekke, Basra civarındaki Abadan`da Abdülvahid bin Zeyd(ö. 177/793)`in bir müridi tarafından kurulmuştur. 

Abadan`da korsanlar, Müslümanları rahatsız ediyor; ticareti ve seferleri engelliyorlardı. Bunun üzerine cihad ve zühd ehli bir topluluk, burada bir bina yapmışlar; o binada ailelerinden uzak bir şekilde gece ve gündüzlerini ibadetle ve cihadla geçirmişler, kendilerini Allah (cc)`ın yoluna adayarak Müslümanları kötü kişilerin şerrinden korumuşlardır. O tekke çevresini selametli hâle getirince farklı yerlerde ona benzer nice mekân yapılmış; o mekânlar, kendilerini cihad ve zühde adamak isteyenler için karargâh haline gelmiştir. Kimi âlimler onlara kast edince ya da ilim ehlinden de kimi şahsiyetler, o zühd ve cihad topluluğuna katılınca buralarda aynı zamanda tedrisat yapılmaya başlanmıştır. Bununla birlikte düzenli ders halkaları, medreselere bırakılmış; buralar daha çok zühd ve cihad karargâhı olarak teşekkül etmiştir. 

Tekkelerin Müslümanlar için icra ettiği vazifenin namı yayılınca oların fonksiyonunda da genişleme olmuştur. 

Müslüman idareciler, sınır boylarına inşa ettikleri karakolları “ribat” adı altında veya bizzat “tekke” olarak zühd ehline vermiş; o zühd ehli bir yandan İslam hudutlarını korurken öte yandan günahlardan uzak bir şekilde vakitlerini zikirle geçirmiştir. Onlar, ordulara katılarak ya da sadece müridler topluluğu olarak, fetihler gerçekleştirmiş, fetihlerden sonra tebliğ faaliyetinde bulunarak fethedilen toprakların halkını İslam`a sabır ve hikmetle davet etmişlerdir. Anadolu`da Trabzon, Balkanlarda Bosna halkının İslam`la şereflenmesinin bu şekilde gerçekleştiği kesin olarak bilinmektedir. Doğu, Batı ve Orta Afrika`da ise hemen hemen Müslümanlaşmanın tamamı, bu kurumlar sayesinde mümkün olmuştur. 

Tenha yolların güvenliğe ve konaklara kavuşturulması, fesadın çok olduğu Müslüman memleketlerin ıslahı, İslam yurduna uzak ama Müslüman gemicilerin sıklıkla uğradığı limanlarda, adalarda Müslümanların ibadetlerini icra edecekleri mekânlara kavuşması, mamur olmayan ama tarım ya da hayvancılığa elverişli sahaların nüfusa açılması tekkelerin diğer bilinen işlevlerindendir. 

Tekkeler, kuruldukları yerde hem tabiatı hem insanların kalbini ihya etmişlerdir. Tekke ehli cihad, tebliğ, irşad ve zikirden kalan vakitlerini değerlendirmek ya da topluma muhtaç olmamak için tekkelerinin etrafındaki tarıma uygun arazileri ihya etmiş, uygun yerlere meyve ağacı dikmiş, gerektiğinde su kuyuları açmıştır. Bu faaliyetleri ile toplum onlarla islah olurken tabiat da insanoğlunun kullanımına açılmıştır. 

Şehirlerde ise, tekke ehli bir yandan toplumu günahlardan uzak tutmak için uğraşırken diğer yandan zanaat ve ticaretle uğraşarak ticarete katkıda bulunmuş, kimi zaman büyük çarşı ve pazarların kurulmasını sağlamıştır. 

Bu çok yönlü işlevleriyle tekkeler, zamanla İslam toplumunun vazgeçilmez kurumları hâline gelmişlerdir. Tarikatların ortaya çıkmasıyla da her tekke ait olduğu tarikatla anılmış, o tarikatın toplum içinde sosyal bağları güçlendiren faaliyetlerinin merkezi oluvermiştir. 

Tekkelerin çoğalması ile denetim altına alınma gereksinimleri oluşmuş, kayıtları tutulmaya başlanmış, aralarında görev dağılımının yapıldığı dahi olmuştur. Buna göre kimi tekkeler, cihadla öne çıkarken kimileri zanaatla öne çıkmış, işlevi farklı bu ayrışık tekkeler birbirini tamamlayarak Müslüman toplumun gereksinimlerini bütünlük hâlinde karşılamışlardır. 

İmam Gazali`nin etkisi altındaki Nûreddin Mahmud Zengi ve Selâhaddîn-i Eyyûbi Hazretleri çağlarında her medresenin yanı başına birer hânkâh, sınır boylarına ise ribatlar inşa etmişler. Şehirlerde başta medrese talebeleri olmak üzere halkın nefis terbiyesini hânkâhlar üzerinden sağlarken ribatlarla sınır boylarını kontrol altına almış, düşmanın istihbaratını elde etmiş, ulaşımın güven içinde yapılmasını sağlamışlardır. 

Osmanlı Devleti, Zengi ve Eyyûbîlerin bu faaliyetlerini örnek alırken Moğolların şerrinden kaçmış olan İran ve Orta Asya kökenli mürşidlerin Anadolu`daki mirasından da yararlanmış, tekke ve zaviyeleri, halkı, zanaatçıları hatta orduyu terbiye etmede birer merkez olarak kullanmıştır. Zamanla özellikle İstanbul ve Anadolu`daki dergâhların başına Şeyhü`l-Meşayih unvanıyla bir alim atamış; tekkelerin mürşidi, postnişini vefat ettiğinde onun yerine geçecek kişiye berat (atama onayı) vererek tekkelerin kötü niyetli ya da ehil olmayan kişilerin eline geçmesine engel olmaya çalışmıştır. 

Buna rağmen, Bâtıniliğin farklı kollarına mensup kimi kişiler ya da kimi çıkarcılar, gözlerden uzak dağlarda Yörükler arasında, sınır boylarında ya da şehirlerin takip edilemeyen noktalarında tekkeleri bidatleri yaymak için kullanmışlardır. Osmanlı, buna karşı tedbirler geliştirmişse de bidat ehli tekkelerin varlığını engelleyememiştir. Tekkelerin önemli bir çoğunluğu ise devlet kontrolünden öte, oto kontrol yoluyla kendini korumuş, özellikle Halid-i Bağdadî`nin gerçekleştirdiği tecdid ile tekke ile medrese kaynaşmış, bu kaynaşma ile tasavvuf ehli bir ulema kesimi yetişmiştir. 

Tasavvuf ehli ulemanın diğer ulemadan farkı, 

-Genellikle devletten maaş almamaları 

-Etkinlik bakımından, bir toplumsal zemine sahip olmaları 

-İslamî hayat tarzının ayakta kalması konusunda kendi yaşamları ile örneklik teşkil etmeleri 

-İslam`a aykırı gelişmelere keskin bir duyarlılıkla tepki göstermeleri ve bu sahada halkı da harekete geçirebilmeleridir. 

Onlar, bu yönleriyle birer toplum önderi konumuna yükselmişler; Osmanlı`nın gelişmeyi engelleyici, bütünlüğü bozucu, bağımsızlığı zedeliyici modernleşmesinin karşısında dururken emperyalistlerin fiili işgal çabalarına karşı da cihadın önderi olmuşlardır. 

Bu hâlleriyle emperyalistlerin olduğu kadar onların içerideki modernist bağlılarının da hedefi haline gelmişlerdir. 

Cumhuriyet`ten önce modernistler tarafından tekkelere karşı zaman zaman bazı tedbirler alınmışsa da Osmanlı idaresi, onları düşman sınıfında görmemiş, onlarla iyi ilişkiler içinde olmanın yollarını aramıştır. 

Cumhuriyet`ten sonra ise 30 Kasım 1925`te kabul edilen bir yasayla,
“Osmanlı döneminde tekkeler, gitgide, çalışmaksızın tevekkül felsefesini işleyen yerler haline dönüşmüştü; hâlbuki insanları daha yaşarken dünyadan uzaklaştırıp onları uhrevî âleme çekmek, çağdaş yaşam ile bağdaşamazdı. Toplum yeni bir enerjiye, yeni bir atılıma gereksinim gösteriyor; çağdaş yaşam, insanları çalışmaya, bu çalışmanın yaşarken ödülünü almaya çağırıyordu. Türbeler ise türbedarlar eliyle ölmüş kişilerin manevî varlığından çıkar sağlamaya çalışılan, çalışmaksızın onlardan medet umulan odaklar haline getirilmişti. Ayrıca tekke ve zaviyelerin başında bulunanlar siyasal amaçlarla ve çoğu kez dini siyasete âlet ederek masum vatandaşları suça yöneltiyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti artık, şeyhler, dervişler ve müritler memleketi olamazdı.” 

gerekçesine dayandırılarak tekke ve zaviyeler kapatıldı. Kapatılmanın Şeyh Said Vakası`ndan hemen sonra gerçekleşmesi dikkat çekici olsa da gerçekte bu vaka söz konusu olmasaydı da tekkeler ve zaviyeler kapatılacaktı. 

Cumhuriyet`in kurucu aklı, her ne kadar tekke ve zaviye karşıtı Selefî aydınların ve takvasız müdderislerin desteğini alacak şekilde bir propagandayla yola çıkıp bu kurumların resmi varlığına son verdi ise de söz konusu aklın bidatlerle bir sorunu olduğu düşünülemezdi. 

Fransız adetlerini Müslümanlara dayatanların kimi tekkelerde görülen bidatlerden rahatsız olup İslam`ı koruma adına tekkeleri kapattıklarını iddia etmek akıl kârı değildir. Hakikatte bu kurumlar, Cumhuriyet ilan edilirken geniş toplum kitlelerine açılan tek teşkilatlı yapıydı. Batıcılar, bu müteşekkil yapının toplumsal kesimleri modernizme karşı harekete geçirmesinden endişe duydular. Tekke ve zaviyeleri kapatarak modernizmi toplumsal bir zemine daha kolay yayabileceğini düşündüler. Cami ve medreseleri kapattıkları gibi tekke ve zaviyeleri de kapattılar, önemli mensuplarından bir kısmının çocuklarını ise özel ilgiye alarak zihinsel ve yaşamsal değişime uğrattılar, kurumların halk nezdindeki itibarını zedelediler. Yine de kimi tekkeler, kendilerini gözlerden uzak tutarak faaliyetlerini sürdürdü ve modernizmin tam olarak başarıya ulaşmasını engelleyen unsurlar arasında yer aldılar. Onların bu yöndeki başarısı bugün de modernist kesimlerin düşmanlığına konu olmaya devam etmektedir. 

Abdulkadir Turan | İnzar Dergisi | Kasım 2017 | 158. Sayı 
14-11-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.