Tecrid ve Tecerrüd

Yusuf Akyüz

Tecrid, mâna ve mefhûm itibari ile gayri irâdi ve icbârî olarak soyutlanmak; tecerrüd ise kendi isteğiyle ve şuûrlu tercihiyle soyutlanmak demektir…
“Hiçbir musibet Allah’ın izni olmadıkça isabet etmez. O halde kim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbine hidâyet (musibete karşı da sabır) verir. Allah herşeyi bilendir.” (64/11)

“Allâh’ım! Gerçek hayat sadece ahiret hayatıdır.”
(Buhârî, Rikak, 1)

“Allah’ım, beni doğru yola hidayet eyle ve o yolda bana muvaffakıyet nasib eyle!”
(Müslim, Zikir, 78)

“Ebû Hûreyre (r.a.)den rivâyetle; Resulullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Allahû Teâla bir hayra ulaştırmayı murad ettiği kimseyi musibete uğratır.” (Buhârî, Merdâ,1)

“Sarayda gece; insanlar nimetten habersiz,

Zindanda gece; mahbuslar mihnetten habersiz…” (Mesnevî’den)

Tecrid, mâna ve mefhûm itibari ile gayri irâdi ve icbârî olarak soyutlanmak; tecerrüd ise kendi isteğiyle ve şuûrlu tercihiyle soyutlanmak demektir… Birincisinde tahmil ve icbar; ikincisinde irade, niyet ve tercih vardır… Dıştan bakıldığında zahiren ortaya çıkan amel aynı gibi görünse de, tesiri, netice ve semeresi bambaşkadır… Aynı yemeği kendi tercihiyle ve zevkle yiyen ondan fayda görürken; istemeden ve zorla yedirilen kimse zarar görebilmektedir… İşte mevzû-yu bahsimiz olan tecrid de böyledir; irâdi olduğunda müsbet; gayri irâdi ve icbari olunca menfî neticeler vermektedir… Gönülsüz yapılan hiçbir işden, hayır gelmeyeceği ve fayda beklenemeyeceği aşikârdır… ‘Gönül veren, gönül alır’ sözü gâyet manidârdır… İstemeden, sevmeden ve gönül vermeden hiçbir değer kazanılamaz… Madde ve mânada her hayır ve faydanın ardında istekli ve kararlı bir gönül, samimi niyet, cehd ve gayret vardır…

İnsan niyet edip bir maksada doğru yola çıkarsa, Hakk’ın inâyetiyle ulaşma ümidi vardır…

Ölüm ahvâli ve kabir âlemine dâir vârid olan rivâyetler ışığında beyanda bulunan muhakkîk ulemâ; cismen ve bedenen (tıbben) ölümü gerçekleşen meyyitin, nebâti hayatiyeti devam ettiği müddetçe ruhun bedeniyle irtibatını kesmediğini ve hemen berzah âlemine intikal etmediğini ve bir müddet bekletildiğini bildirmişlerdir… Hatta bazı mevtaların öldüklerini idrak edemeyip kendilerini hâlâ yaşıyor zannettikleri bu bekleyiş devresi, kabir âlemine mahsus nice acaib ahvâlin sadece bir tanesidir… Tecrid ve tecerrüd bahsimizle yakından alakalı olması hasebiyle, bu noktada biraz durup tefekkür muradımız var…

Karınca kadarınca, nasib olduğu kadarınca… Bir maksada doğru yola çıkana, yol gösterir dağ, taş, kuş ve karınca…

İnsanın yeni bir hâle bedenen ve cismen intikâliyle, ruhen ve şuûren intibak hızı aynı değildir… Mesela: Uçak hızıyla bir saatte intikal edilen bir yere, bazan yıllarca intibak edilemez de, insanın şuûru ve hayâlleri geldiği yerde yaşamaya, belki uzunca bir müddet daha devam eder… Bu hemen herkesin hayatında şâhid olduğu bir hadisedir… Adam köyünden ayrılıp bir şehre gider ama belki senelerce hayâlinde yine köyde yaşamaya devam eder… İşte insan hiç beklemediği bir zamanda ânî bir ölümle kabir âlemine intikal ettiğinde; cismen ve bedenen, hatta bedeninden de tecrid edildiği hâlde, hayâlî alıştığı ve bağlandığı dünyada ve dünyalık vücudunda kaldığı için, kolay kolay tecerrüd edip de fevkânî olan berzah boyutuna yükselemez; bir müddet zamana kadar ölümü kabullenemez; belki hâlâ dünyada yaşadığını zanneder…

Kabir merkezinde Münker ve Nekir meleklerin sorgu ve suâliyle başlayan süreçde, yavaş yavaş artık öldüğünü; dünyâdan tamamen tecrid edilen gövdesinin de kabir toprağına gömüldüğünü kabûl edip âleme intikâl eder…

Alıştığı ve bağlandığı bir şeyden ayrılmak, bazan ölüm kadar zor gelir insana… Ayrılık, ölümün ikiz kardeşi olarak görülür çoğu zaman… Çok sevdiği bir yakınını kaybedince, ayrılık acısına dayanamayıp vefât edenler vardır… Bir vakıayı yaşamakla, kabûllenmek arasında çok büyük fark vardır… Hasbe’l kader başına gelen bir vakıayı herkes ister istemez yaşar ve zoraki de olsa katlanır… Ama yaşadığı vakıayı şuûr planında hazmedip manen ondan istifâde edebilmek mevzû-yu bahsimiz olan tecerrüdle alakalı, ruhen ve şuûren fevkâni bir idrak mes’elesidir…

Sırf dünyâ penceresinden bakıldığında zindân, sıkıntı, elem ve ızdırab mekânıdır… Her santimetrekaresinde yıllanmış acılar; çile, ızdırab ve gözyaşıyla ıslanmış nice hüzün ve hasretlikler vardır… Zindanı, dünyada konuşulan kelimelerle anlatmak imkânsızdır… Kabristan misâli, içi başka, dışı başka, yaşamayanların asla anlayamayacağı bambaşka bir diyardır!.. Şehirlerin dışında, yüksek duvarlarla çevrilmiş ve dünyadan tecrîd edilmiş, nice sırlarla dolu garip ve müstesna bir mekândır… İyi ve kötü yan yana; bütün zıdlar, dostlar ve düşmanlar zindanda bir aradadır… Zindân, farkına bakılmadan, “mahkûm sıfatıyla” en mütezad unsurların bile bir arada tutulduğu garip bir insan harmanıdır.

Zindan, muvakkaten de olsa, tıbkı kabristan gibi dünyadan, dünyalık dost, âşinâ ve yakınlardan ayrılık, yalnızlık ve tecrîd mekânıdır… Tıbkı hastalık, kaza, belâ ve ölüm gibi her insânın başına gelmesi muhtemel musîbetlerden biridir… Takdirin tecellisi neticesi günün birinde zindana giren bir insan da, Hakk’ın dilediği bir zamana kadar, adetâ ölmüş de kabre girmiş gibidir… Daha önce edindiği bütün malını, makamını, yakınlarını, her türlü dünyalık imkân ve imtiyazını geride bırakarak zindana konulan insanların ekseriyatı, fiilen dünyâdan tecrîd edildiği hâlde, kalben ve şuûren dünyâdan tecerrüd edemez ve yıllarca hayâlinde kalan dış dünyânın cadde ve sokaklarında, çarşı ve pazarlarında dolaşır durur…

Zindan, içindeki mahbuslar kadar hayaller doludur… Nice yıllar beton zeminde dört duvar içinde ileri geri volta atılarak hayâller kurulur… Mazide kalan yıllara aid hatıralar ve geleceğe dair mechûl hayâller arasında yaşanan, hüzün, hasret ve hicranlı bir hayât veya memat…

Zindân, dünyâda kabristana en yakın mekândır… Hayatla memat arasında yaşanan bir berzah; ölmeden önce ölümün temsili bir provası sayılır… Dış dünyâ kriterlerine göre; kabirdeki mevtalar tıbben ölü, mahbushanedekiler de hükmen ölü kabûl edilir ve ancak ölüler kadar değer verilir… Zindan, vakıa itibarıyla dünyadan ve her türlü dünyalık itibarlardan fiilen tecrîd demektir… Zindan, dünyâda tecridin en muşahhas resmidir… Ama ne var ki, bu tecride bilfiil muhatab olan ve uzun yıllar tecrîd altında yaşayan binlerce mahbus, kabristan misâlindeki gibi, zindanda hükmen ölü mesâbesinde olduğunu idrak edemez…

Maâlesef zindân şartlarında dünyalık yaşamayı marifet sayan nice mahbus, eline geçen bir takım dünyalık kırıntılarla ve lüzumsuz oyuncaklarla yıllarca oyalanır ve kendini kandırır…

Hükümlü, resmen kâğıt üzerinde ölü mesâbesinde görülerek dünyâdan tecrîd edildiği hâlde, hayâlinde kalan dünyâyı kolay kolay silemez ve dirilerin kabrine intibak edemez… Halbuki bütün dünyâlıkları elinden alınmış ve kendisi de fiilen dünyâdan çıkarılmıştır… İster istemez dünyâdan çıkarılan ve soyutlanan bir mahbus, irâdi bir adım atarak dünyâyı kalbinden ve hayâlinden çıkarıp tecerrüd edebilse, kaybettiği dünyâlık zarara mukabil, muazzam uhrevî ve manevî bir kazancın kapısını açabilir ve ebedî seâdeti kazanabilir… Bütün mesele: bu yaşanan fiili tecridi, iradî tecerrüde tahvil ederek, ölmeden önce ölmenin şuûr ve intibahıyla kendine gelip, kalbini dünyadan soyutlayıp âhirete çevirebilmek… Şuurî bir hamle yaparak; Harise Bin Nu’man (r.a.) gibi, imanda yakîn hâlini yaşayabilmek… Gaflet uykusundan uyanışa vesile olacak esaslı bir intibah ve şuûrun yolunu açacak bir infilak…

“ Enes bin Mâlik (r.a.) den rivayet edilmiştir: “Bir gün Resûl-i Zişân Efendimiz (s.a.v.), dışarı çıktığında Ensar’dan bir gençle karşılaşmışdı. O genç Harise bin Nu’man (r.a.) olarak bilinirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Nasıl sabahladın, ey Harise?” diye sordu. Harise (r.a.): “Gerçek bir mü’min olarak sabahladım!” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Söylediğin şeye dikkat ediyor musun ey Harise! Her hakikatin bir alâmeti ve nişanı vardır; senin imânının alâmeti ve nişânı nedir?” diye sordu. Hârise (r.a.) şöyle cevap verdi: “Nefsimi dünyadan tecrîd ettim. Gecemi (ibadetle) uyanık; gündüzümü (oruç tutarak) susuz geçirdim. Sanki ben Rabbimin arşına açık gözle bakar gibiyim. Sanki cennet ehlini birbirini ziyaret ederken görür gibiyim. Sanki ben cehennem ehlini orada koşuşturup dururken, ateşin içinde acı ve ızdırabla inleyip, yalvarıp, yakarırken görür gibiyim!” Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “(İşin hakikatini) yakalamışsın, devam et! Yakalamışsın, devam et! İşte bu, Allahu Teâla’nın iman nuruyla kalbini nurlandırdığı bir kuldur!” (Beyhakî, Şuâbû’l İman, 10106)

Zindân ve kabristân, şu yalan dünyâda insana hakikati en yalın mânada anlatan; ölümü ve ahireti hatırlatan; aynı dünyada ama dünyadan apayrı ve uzak iki garip ve müstesnâ mekândır… Ölmeden önce ölümün şuûr ve idrâkine ermek isteyen, zindana ve kabristana bakıp ibret alsın… 

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Aralık 2016 (147. Sayı)
 
25-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.