Tarihsellik bakımından kültüre ilişkin bir bağlam oluşturma

Siracettin Aslan

Kültürel unsur ve gelenekler, kendiliğinden meydana gelmediği gibi aniden teşekkülünü tamamlayan değerler alanı da değildir. Kültürün inşası, bilim geleneklerinde olduğu gibi dünyagörüşü, tarih, bilgi geleneğinin inşası ve biriken bilginin adlandırması vs. evrelerden geçilerek tamamlanabilir.
Kültür; tekrar ile yenilik arasındaki bitmeyen bir savaş alanıdır. (E. Cassirer)

Kültürel unsur ve gelenekler, kendiliğinden meydana gelmediği gibi aniden teşekkülünü tamamlayan değerler alanı da değildir. Kültürün inşası, bilim geleneklerinde olduğu gibi dünyagörüşü, tarih, bilgi geleneğinin inşası ve biriken bilginin adlandırması vs. evrelerden geçilerek tamamlanabilir. Bu anlamda insan icraatlarının anlamlandırılmasında ve aynı zamanda bunlara zihni bir çerçeve tesis edilmesi bakımından dünyagörüşü başat bir rol oynar. Dünyagörüşü, kültürün öznesi olan insanın bütün yapıp etmelerinin anlamlandırıldığı zihinsel bir çerçevenin mukabilidir. Bu çerçeve, insanın insana, eşyaya, Allah’a, bilgiye, ahlaka, kendisine ve geleceğe ilişkin pozisyonunun ne’liğini belirleyen ve bunların değer yargılarıyla olan ilişkisinin kapsam ve niteliğinin görünmeyen arka planını teşkil eden bütünsel bir ağdır. Bu kapsam ve anlam muhtevasından hareketle kültür, “beşer aklının üretimlerinin insan aklı ile tesis edilen terkibi bağlamın sonuç verdiği artı değerler toplamının adlandırılması” şeklinde ifade edilebilir. Bu anlamda kültür, insanın, kendi kendini mevcudat içerisinde tanıma, konumlandırma ve hem-türleri arasından cemiyet halinde kendini anlamlandırma ve ifade etme alanıdır.

Kültür kavramının terim olarak ilk kullanan Alman düşünür Herder, kültürü toplumların doğal durumdan kendileri için daha yararlı durumlara erişme ve iyi-doğru bilinen gerçekleri gerçekleştirme yolunda ortaya çıkan etkinlikler ve bu etkinliklerin neticesinde meydana gelen hâsılatların evrensel adı şeklinde tanımlar (Özlem, 2000, 145–146). Başka bir yerde Herder, kültürün bir ulusun, bir halkın ya da bir topluluğun yaşam tarzı olduğunu aktarır (Gökberk, 1997). Kültürün eksenine ilişkin Nermi Uygur ise, felsefî antropoloji alanına yoğunlaşarak insanın sistematik icraatlarının ve bir takım kültür tanımlarının odağından hareketle uzun bir analizle şöyle açıklar; kültür, “insanın ortaya koyduğu, içinde insanın varolduğu tüm gerçeklik demektir. Kültür, doğanın insanlaştırma biçimi, bu insanlaştırmaya özgü süreç ve verimdir. Kültür, insanın kendini kendi evinde duymasını sağlayacak bir dünya ortaya koymasıdır. Buna göre kültür, böylesi bir dünyanın anlam varlığına ilişkin tüm düşünebilirlikleri içerir; insan varoluşunun nasıl ve ne olduğudur. İnsan, nasıl düşündüğü, duyduğu, yaptığı, istediği; insan kendisine nasıl baktığı, özünü nasıl gördüğü; değerlerini, ülkülerini, isteklerini nasıl düzenlediği; bütün bunlar hep kültürün öğeleridir... kısacası İnsanın meydana getirdiği her şey kültüre girer”(Özlem, 2000, 197–198). Bu ifadeler, kültürün köken, oluşum ve gelişimi bakımından hümanizma esaslı insanı insan, bireyi birey, toplumu toplum yapan bütün ben-idrakleri kültürün olmazsa olmaz bileşenlerini oluşturduğu hakkında kapsamlı analitik bir çerçeve sunar. Bu bağlamda kültür denilince, dünden bugüne gelinen süreç bakımından bütün bir insanlığın ortak bir mirasın çıkış noktası olduğu anlaşılabilir. Bu çıkış noktası ise, tarihsellik bakımından ilk Âdeme kadar geri götürülebilme imkânı sunabildiği gibi aynı zamanda insanın insanla, evrenle ve bilgiyle olan münasebetinin kültürel olanı belirleme ve değişime uğratma imkânını da teşkil eder. Bu iki çıkarımdan hareketle kültürel olanın, tek bir parametre üzerinden okunmaktan ziyade sürekli bir devinim içinde olduğu bir bağlam dâhilinde okunmasını gerektirir. O zaman her kültürel unsur ve inşa, bir bakıma geçmiş ve gelecek arasında yer alır. Dolayısıyla kültür, ne dünün, ne de geleceğin bağlamını olduğu gibi kendinde barındırır. Öte yandan kültür, geçmiş ve gelecek arasında bir yerde bulunabilmenin yanı sıra birine daha yakın da olabilir. Bu açıdan kültür, ne salt gelenek, ne de salt çağdaşlıktır; ikisinin terkibini teşkil etmesi bakımından zaman ve mekânın fikri paradigması etrafında terennüm eden ve beşer aklıyla insanlık aklının mücessem olduğu hayat alanı şeklinde okunabilir.

Böylece gelecek, kadim tasavvurun edinimlerinin bilinmesinden hareketle bina edilmesinin daha külli değerler taşıyacağı malumun ilamıdır. Daha öz bir ifadeyle bin yıllık gelecek tasavvuru, ancak bin yıllık geçmişin/kadimin bilinmesiyle mümkün olabilir. Bu bakımdan günümüz değerler dizgesi bağlamında yeni kültürel öğelerin inşası ve varolan kültürel varoluşa epistemik bir meydan okuyuş için geleneğin/kadimin bilinmesi elzemdir. Daha güncel bir kavramla modernite/çağdaşlık eğilimlerinin tahlili için gelenek, Marksizm için kapitalizm, demokrasi için monarşi/krallık sistemleri, fizik için metafizik öğretilerin bilinmesinin elzem olduğu gibi geleceğe ilişkin kültürel değerlerin yeninden veya varolandan bütünüyle bağımsız ve kayıtsız inşası için önceden süregelen yorum biçimlerinin bilinmesini gerektirir. Kültürel değerlere ilişkin yeniden yorumlama ya da öncekinden tamamen farklı özgün bir alanın tesisi edilmesinin bâkiliği (!), süregelen tarzın nitelikli bir biçimde tarih ve sosyoloji disiplinlerinin ışığında ve psikolojik bir çerçeve dâhilinde sırasıyla soruşturma ve sorgulamanın mevcut odağından öteye gitme ile bağlantılıdır, ölçülüdür. Tam da bu noktada, konunun anlaşılması için Ernest Cassirer’in anlatımlarından hareketle kültür mevhumunun tarihselliğine dikkat çekmekten fayda mülahaza etmekteyiz.

Kültürel olguların ve değerlerin inşasında, bilinen tarih açısından mitolojik ve dinî öğelerin baskın katkılarının olduğu izahtan varestedir. Mitsel ve dinî öğelerle sarmalanmış kültürel terkibin tarihi, kültür felsefesi alanındaki çalışmalarıyla bilinen Alman filozof Cassirer’e (1874–1945) göre Thales öncesi döneme kadar geri götürülebilir. Bu dönemde kültürel değerlerin dokusu, mitolojik efsanelerle örülmüş; kültürü inşa eden insan ya da insan toplulukları, kültürel hale gelmiş gerçekliklerin sorgulanmasına ilişkin dogmatik tutum içerisinde olmuşlardır. Ancak Herakleitos’un ileri sürdüğü “logos” kavramıyla birlikte kültürün söz/düşünce üzerinde bina edilmesinin nihayetinde Antik Yunan’da, insanlığın kültüre ilişkin idraki öncekinden tamamen farklı olarak sorgulanabilir yeni bir döneme girmiştir. Daha sonra Sokrates’in mantıksal diyalektiği, Platon’un idealar teorisi ve Aristoteles’in fizik-metafizik sistemini tertip etmesine müteakip mitolojik öğelerle örülü kültürel kazanımlar yerini ahlak, erdem, bilgelik gibi kavramların eşiğinde metafiziksel öğelere bırakmıştır. Daha sonra Roma’nın teknik düzeyde katkısına kısaca değinen Cassirer’in, kültürün anlam muhtevasının mahiyetinin tahliline ilişkin giriştiği tarihsel serüven içerisinde düşünce, bilim ve kültür tarihinin kavşak noktasını mukabil gelen İslam medeniyetine yer vermemiş olması, kendisinin yetiştiği ve konumlandırdığı kültür çevresinin dünyagörüşüyle ilişkilendirilmesi lazım gelir.

Hıristiyan (Ortaçağ) skolâstik düşüncenin ve kilisenin önemli temsilcilerinden Thomas Aquinas, doğa, ilahi vahiy, akıl ve lütufu bir potada sentezleyerek insanlığın düşünsel kültür birikimine yeni bir çehre kazandırmaya çalışmıştır. Bu çerçevede insanlığın düşünce birikimi, zaman ve mekânın düşünce paradigmasının şekillendirdiği tarihsel süreç içersinde yer yer kırılmalara uğrayarak tedrici bir şekilde gelişimini sürdürmeye devam etmiştir. Daha sonra Kepler ve Galileo, skolâstik mefkûrenin ileri sürdüğünün aksine duyulur ile düşünülür olan arasında bir köprü kurarak varolan birikime yeni format kazandırmışlardır. Descartes ile birlikte Kartezyen felsefenin belirlediği vasatlar üzerinden Kepler ve Galileo’nun tutumu tekrardan dönüştürürken Spinoza’nın, panteizme varan Tanrı ve doğayı birbirine bütünleştirme çabası, bir bakıma skolâstik döneme bir dönüş şeklinde de okunabilir. Öte yandan Descartes ve Spinoza’nın aksine G. B. Vico, kültürü, doğaya endeksli değil tarih felsefesi ekseninde çağlar üzerinde insanların yapıp etmeleri dolayımında ele alırken Herder de, soyut aklın ürettiği kültürel öğelere karşı çıkarak insanlık tarihinin başlarında kültürü şekillendiren dil, mitos, tarih ve sanatın bir bütünlük oluşturduğunu savunarak kültürel doğal birliği savunma yoluna gitmiştir. Herder’den etkilenen ve aynı zamanda talebesi olan Humboldt ise, kültürel tarihi daha çok dili merkeze alarak dilin sürekli kendini yenilediğini ve ona göre bu yeniliğin tarihi kökenine bakarak kültürü sarmalayan ve tanımlayan unsurlar kavranabileceğini ileri sürmüştür(Cassirer, kültür bilimleri, 2005, 21–41).

İnsanlık düşünce ve kültür tarihini bu şekilde irdeleyen Cassirer, –Herder’de olduğu gibi- dil, sanat, din, felsefe, tarih ve bilim alanları kültürün en önemli bileşenleri olarak sıralar. Bu alanlar, organik bir birliği teşkil eder ve sürekli bir gelişim içindedir. Bu bakımdan kültür, mahiyeti itibariyle statik değil, zihinsel ve psikolojik süreçlerden meydana geldiği için sürekli bir cevvaliyete sahiptir. Bu itibarla kültürün, fiziksellik, psikolojiksel ve tarihsellik olmak üzere üç temel ilkesinden söz edilebilir. Fiziksel ilkeye göre kültürün nesnesi, her zaman somut-fiziksel bir dayanağa ihtiyaç varken tarihsel ilkeye göre ise kültür için tarihi belgeler ve anıtlar olmaz olmazdır. Psikolojik ilke için ise tarihsel metinlerdeki ve anıtlardaki kültürel ve somut olanın yorumlanabilmesi için psikolojik olarak yorumlanması önemli bir ölçüttür ((Cassirer, age, 88–121). Fakat Cassirer, üç ilke ve diğer kültür bileşenlerinden hareketle kültür bilimlerinde erişilmesi istenilen genel bir tabloyu bize vermediğini şiddetle savunur. Çünkü bu tablo sağlanması durumunda, tek tip insan profilinden söz etmemiz gerekecektir. Oysaki böyle bir durumun gerçekleşmesi, mümkün ve söz konusu bile olamaz. Örneğin Rönesans döneminde yaşayan insanları, Rönesans insanları diye tanımlamak demek o dönemin tüm insanları tek tipleştirmek anlamına geleceğinden Rönesanssın kültürü ya da ruhu diye bir şeyden söz edilebilir. Burada amaç varlığın birliği değil, yönelimin birliğine dikkat çekmektir. Cassirer, bu örneklemi belirginleştirmek için kültürün inşasında birey veya bireylerin etkin ve edilgin rolüne değinir. Buna göre kültür, “’ben’den ibaret olmayan, bütün öznelerin açık ve herkesin katılabileceği bir ‘öznelerarası dünya’ dır… Özneler, mekânsal ve zamansal olarak bir arada olan nesneler evreniyle ilişkilendirmek yerine, ortak bir eylemde buluşur ve birleşirler. Onlar bu eylemi birlikte gerçekleştirerek bir diğerini tanırlar ve kültürün inşa edildiği farklı form dünyaları ortamında birbirinden haberdar olurlar” (Cassirer, age, 108–109) Bu bakış açısına göre öznenin mekân ve zamana ilişkin ben-idrakinin, kültürün inşasında önemli bir etki gücünün yanı sıra ideal dünyayı inşa etme ve tasarlama konusunda insanın bilincindeki sembolik temsiliyet işlevi vardır.

Sonuç olarak kültür, insanın cüzi iradesine dayalı şekillendiğinden külli bir muhtevası olduğundan söz edilemez. Bu ifade her kültür çevresinin kendine özgü kavram ve sembolik formlarının olmadığı anlamında gelmez. Kültürel birikiminin incelenmesi ve adlandırılması, esasen dilbilimin konusudur ve bunun inceleme boyutu, aynı zamanda kavramların ortaya çıkarılması ve anlamlandırılmasında, en önemli işlevi olan dil hakkında zengin ve yararlı bilgiler sunar. Başka bir ifadeyle dil vasıtasıyla oluşturulan kavramlar, insanların çevrelerinde ve ötesindeki belirli problemlerin çözümü konusunda imkân sağlayan araç-gereçlerdir. Bu bakımda üretilen kavramlar, salt duyusal algılara eşit değil, düşünme, ifade, kanaat bildirme ve değerlendirme yetilerine bağlı olarak anlam muhtevaları itibariyle değişkenlik arz eder. Bu çerçevede Cassirer, deneyci, pozitivist ve natüralist kültür ve dil felsefesine karşı çıkarak insani merkeze alan idealist hümanist kültür ve dil felsefesini benimseyerek insanın çeşitli araçlar üzerinde inşa ettiği kültür aracılığıyla yapay gösterge ve semboller oluşturma neticesinde kendisinin kavrayış düzeyini zenginleştirdiğini savunur. İnsanın bu kavramsal donanım zenginliği sayesinde, onun evreni ve insanlık düşünce tarihinde tevarüs edilen insanlığın kültür birikimini, zihinsel ve duyumsama algısının sembolik formatını tesis eder.

KAYNAKÇA: Cassirer, Ernst, Kültür Bilimlerin Mantığı Üzerine, çev. Milay Köktürk, Ankara: Hece Yayınları, 2005; . Sembol Kavramının Doğası, çev. Milay Köktürk, Ankara: Hece Yayınları, 2011; . Sembolik Formlar Felsefesi II Mitik Düşünme, çev. Milay Köktürk, Ankara: Hece Yayınları, 2005; . Sembolik Kavramlar Felsefesi I Dil, çev. Milay Köktürk, Ankara: Hece Yayınları, 2005; . İnsan Üstüne Bir Deneme”, çev. Necla Arat, İstanbul: Remzi Kitapevi, 1980; Gökberk, Macit, Kant ve Herder’in Tarih Anlayışları, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997; Özlem, Doğan. Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, Ankara: İnkılâp Yayınları, 2000.

Sıracettin Aslan / İnzar Dergisi – Temmuz 2015 (130. Sayı)
 


 
20-07-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.