Sykes-Picot Güncellenir mi?

Ali Özgür
İslam dünyasının kalbi sayılan Ortadoğu bölgesi, adeta kaynayan kazanı andırıyor. Irak’ta doğrudan işgal ile başlayan kazan kaynatma süreci, Suriye’deki iç çatışmalarla zirveye taşınmış durumdadır.
İslam dünyasının kalbi sayılan Ortadoğu bölgesi, adeta kaynayan kazanı andırıyor. Irak’ta doğrudan işgal ile başlayan kazan kaynatma süreci, Suriye’deki iç çatışmalarla zirveye taşınmış durumdadır.

Ortaya çıkan manzara tam bir cehennem görüntüsü resmediyor. Üstelik Irak ve Suriye’nin içine düşürüldüğü bu durum, sadece buralarda yaşayanları etkilemekle sınırlı kalmıyor, zaman ilerledikçe yükselen ateş, tüm çevre ülkeleri de tehdit etmeyi sürdürüyor.

Yaşanan çatışmalar Irak ve Suriye’de can, mal, kurulu düzen, medeniyet birikimi vs ne varsa bir bir tüketirken, bunun yansımaları diğer Müslüman topluluklar üzerinde de benzer olumsuz etkiler bırakıyor.

İslam dünyasında yaşanan bu çatışmalar yüzünden geleceğe dönük kapkaranlık duygular hakimken, aslında Batılılar için bu durum, bölgesel bir planın tıkır tıkır işlemesi anlamına geliyor.

Batı’nın bölgeye ve sıcak olaylara karşı tavrı, hep bölgenin yeniden şekillendirilmek istenmesi olarak değerlendiriliyor. Herkes söz birliği etmişçesine yüzyılı geride bırakan “Sykes-Picot’un” miadını doldurduğunu, yüzyıl önce gerçekleştirilen bölgesel şekillenmenin artık günümüz şartlarına cevap veremediğini, Amerikalıların artık yeni bir düzen inşasına yöneldiklerini vurguluyor.

İşin ilginç tarafı, Batılıların bu yönde hareket ettiğini, bölgeyi yeniden şekillendirip kendi çıkarlarına daha fazla katkı sunacak şekilde yeni bir düzen inşa etmek istediğini herkes söyleyip duruyor. Batılı strateji kurumları bu duruma vurgu yapıyor; Bölge ülkeleri bu planı dillendiriyor; Bu planın kendi üzerlerinden yürütüldüğü gruplar bunu dillendiriyor; Hatta bu planın işlemesi adına çatışma dayatılan ve çatışan kesimler bile bunu dile getiriyorlar.

Yüzyıl önce Sykes-Picot anlaşması gereği İngiltere’ye bırakılan Arap yarımadasında İngilizler tüm planlarını çeşitli vaadlerle Mekke Şerifi üzerinden uygulamaya koyuyor. Eş zamanlı olarak Mekke Şerifi’ne vaat edilen imtiyazların önemli bir bölümünü Necd Emiri İbni Suud’a da vaat ederek onları da harekete geçiriyor.

Bugünkü koşullara bakıldığında muhtemelen Rusya’yı da kapsayan Batılı güçler arasında güncellenmiş haliyle Sykes-Picot’un yeni bir versiyonu üzerinde anlaşılmış görünüyor. Sahada çatışan taraflar arasında cereyan eden ve izahatında zorluklarla karşılaşılan kimi tarafların davranış biçimlerine bakılırsa, hem Mekke Şerifi’ni hem de İbni Suud’u aynı vaadlerle mobilize etmeyi başardıkları şekliyle sahadaki kimi karşıt tarafları da benzer çapraz vaatlerle mobilize etmeyi başarabildikleri tahmin edilebiliyor.

Yüzyıl önceki Sykes-Picot’un temel hedefi, Ortadoğu’yu da kapsayan geniş alanlara sahip Osmanlı’yı daha fazla küçültmek, kopardıkları topraklar üzerinde değişik etkenler düşünülerek yeni devletler-devletçikler üretip daha rahat kontrol alanları geliştirebilmekti.
Şu anda yürürlükte bulunan plan ise, kontrol mekanizmasını daha fazla sıklaştırmak için eski planlamaların güncellenmesi, eski model ürünü kimi ülkelerin küçültülmesi, daha ziyade etnik ve mezhepsel temeller üzerinden yeni bir revizyonun gerçekleştirilmesi şeklinde yürütülüyor.
Bilindiği üzere Ortadoğu’daki ülkelerin hiç birisi etnik ve mezhepsel yönlerden homojen bir yapıda değildir. Bu nedenle yeni bölgesel şekillenme planı, geldiği aşama itibariyle etnik ve mezhebi dinamiklerin çatıştırılarak ayrıştırılması üzerine kurulmuş görünüyor.


Üstelik şu anda yürütülen bu çatışmacı plan, ayrıştırıcı etkenler üzerinden yürütülürken ayrışan her bir etken, rakibine galebe çalmak için bölücü küresel güçlere yanaşmaya daha çok ihtiyaç duymakta, çatışmaya sevkeden katilinden destek görmeye çabalamaktadır. Bu durum, sahadaki yerel dinamikleri daha fazla ayrıştırırken küresel katillerin kurtarıcı pozisyonunu her geçen gün daha fazla pekiştirmeyi beraberinde getirmektedir.

Kasım 2015’te Amerikan Dış İlişkiler Konseyi`nin (CFR) yayın organı Foreign Affairs dergisinde “Suriye ve Irak`ta böl ve yönet: Batı neden bir bölünme planlamalıdır?” başlıklı bir makalede, yaşananlara yönelik şu yorum yapılmaktaydı:

“Yerli halkın desteğini kazanmanın tek yolu, varılacak sonuçta Sünnilere daha büyük çıkarlar sunmaktır. Bunun anlamı, sınırın her iki tarafında Sünnilerin hakimiyetindeki bölgeleri birbirine bağlayacak bağımsız bir Sünni devleti önermektir. Washington`un, bir yüz yıl önce Fransa ve İngiltere tarafından çizilmiş olan yapay Sykes–Picot sınırlarına bağlılığı artık bir anlam ifade etmiyor. Bunca kan aktıktan sonra Suriye ve Irak`ın eski haline geri dönebileceğine gerçekten inananlar çok az. Daha iyi bir alternatif, savaşan tarafların birbirinden ayrılmasıdır. Her ne kadar Sünniler ve Şiiler arasındaki mezhep çatışması kaçınılmaz değil idiyse de – bu, bir ölçüde, kendi çıkarlarının peşinden koşan elitlerin manipülasyonunun sonucuydu – bugün bu çatışma bir gerçekliktir.”
 
ABD eski dışişleri bakanı ve CFR üyesi Henry Kissinger, 2013’te Suriye üzerine şu değerlendirmeyi yapıyordu:

“Üç muhtemel sonuç var. Esad`ın zaferi, Sünni zaferi, yahut çeşitli milliyetlerin, bir arada, fakat birbirlerine baskı yapamayacak şekilde şu veya bu düzeyde özerk bölgelerde yaşamayı kabul edecekleri bir sonuç. Benim görmek istediğim sonuç budur. Fakat popüler görüş bu değildir… Ben de Esad`ın gitmesi gerektiğini düşünüyorum, ama temel meselenin bu olmadığını düşünüyorum. Temel mesele şudur: bu durum, çeşitli Hristiyan grupların birbirlerini öldürüp en sonunda, birlikte ama ayrı birimler içinde yaşamaları gerektiğine karar verdikleri, Otuz Yıl Savaşı sonrası Avrupa`sına benziyor.”

Şu anda Batı’nın yürürlüğe koyduğu yeni bölgesel dizayn planı, dayatmacı ve tepeden inmeci Sykes-Picot planından farklı işliyor.

Sykes-Picot, tepeden inmeci yaklaşımıyla deyim yerindeyse bir bölgesel darbe şeklinde uygulamaya konuldu. Yeni proje ise tepeden inmeci darbe mantığından ziyade, bir tür “halk devrimi” mantığıyla uygulanmaya çalışılıyor.

Sykes-Picot, halka/halklara rağmen oluşturulan yapay emirlikler, krallıklar, ceberut yönetimler eliyle dayatıldı.

Yeni proje ise, halkın/halkların kabullenişiyle uygulanmaya çalışılıyor.

Bunun için de ince bir savaş mimarisi uygulanıyor. Evvela Müslüman halklar, en yakın aidiyet merkezlerine hapsediliyor. Bununla da yetinilmiyor, kendi dışındaki aidiyet merkezlerini yok edilmesi gereken düşman olarak görüyor.

Oluşturulan, düşmanlaştırılan, çatıştırılan aidiyet merkezleri çoğunlukla etnik ve mezhepsel hatlarda yoğunlaşıyor. Şii, artık Sünni ile bir arada yaşayamayacağına inandırılıyor; Sünni, Şii’yi yok edilmesi gereken birinci derecedeki düşman olarak görüyor.

Arap; yerine göre Fars’tan, Kürt’ten ya da Türk’ten nefret ediyor. Kürt; hepsinden nefret ediyor. Velhasıl her etnik ya da mezhebi topluluk yüzyıllardır birlikte yaşadığı diğer topluluktan nefret ediyor. Bu nefret Irak ve Suriye sahasında çetin bir tükenmişlik savaşına dönüşmüş, ancak bu tükenmişlik savaşı sadece buraları yakmakla kalmamıştır. Sıcak çatışmalara dönmemiş olsa da ekilen bu nefret duyguları, neredeyse İslam dünyasının tümünde yıkıcı etkisini hissediyor.

Öyle garip bir nefret atmosferi oluşturulmuş ki, söz konusu etnik ve mezhebi toplulukların artık bir arada yaşamasının mümkün olamayacağı kanaati neredeyse herkesin üzerinde hissediliyor.

Tüm kışkırtmalara rağmen tarih boyunca gayri Müslimlerle dahi bir arada yaşama kültürünü günümüze kadar taşımayı başarmış Müslüman topluluklar, öyle bir noktaya getirilmiş bulunmaktadırlar ki, artık birbirleriyle yaşama tahammüllerini yitirmiş duruma gerilemiş durumdadırlar.

Bunun sonucunda artık çatışmalı bölgeler üzerinden hakkı-hakikatı söylemek, haklıyı-haksızı adalet ölçüleri çerçevesinde tasnif etmek bile ateşten gömlek giymekten beter hale gelmiş bulunmaktadır. Bir çok şeyin yanlış gittiğinin, durumun her geçen gün daha vahim bir hal aldığının farkında olan kesimler de vardır. Ama öyle zalimane bir ortam oluşturulmuş ki, herkes, yakın bulunduğu aidiyet merkezini haklı görme, diğerlerini de etnik ya da mezhebi açıdan dışlamaya zorlanmaktadır. Bir yandan etnik holiganizm, diğer yandan mezhepsel holiganizm dayatması arasında herkes preslenmeye mecbur bırakılıyor.

İşte bu durum, Batı’nın henüz fiiliyata dökmediği yeni dizayn çabalarına bölgesel bazda tüm Müslüman halkların zihnen, ruhen hazır hale getirilmesi, belki de getirildiğinin apaçık göstergesidir.

İlginçtir ama, daha önce Batı, kendi enerjisini tüketerek, kaynak ayırarak, telef olacak savaşçısını yollayarak yapmak isteyip de yapamadığı dizayn projesini, bugün Müslüman halkları çatıştırarak, enerjilerini tüketerek, birbirlerinin kanlarını döktürerek yapmayı başarmakta ve önemli mesafeler almaktadır. Çatışarak değil, çatıştırarak projesini yürütmektedir.

Batı’nın çokça istediği bölüp paramparça etme stratejisi, artık Batı yerine, birbirlerine düşman hale getirilen Müslüman halkların en büyük arzusu haline gelmiştir.

Şunu hayal edin; Irak’ta Şii olsanız, Sünnilerle bir arada yaşamak ister misiniz? Ya da Sünni olsanız, Şiilerle bir arada yaşamayı göze alır mısınız? Kürt olsanız Şii ya da Sünnilerle beraber kalmayı düşünür müsünüz?

Aynı şeyi Suriye için de düşünebilirsiniz. Zihinsel bölünme, duygusal kopma Batı’nın öngördüğü strateji doğrultusunda istediği kıvamı almıştır. Bundandır ki her gün yeni bölünme senaryoları, yeni harita çeşitleri Batı think-tank kuruluşlarından servis edilip bölge halklarının dikkatlerine sunulmaktadır.
İşin ilginç tarafı, birbirleriyle yaşama iradesini kaybetmiş neredeyse tüm kesimler Batı’nın biçtiği yeni şekillenme senaryolarına teoride itiraz ederken, pratikte aynı amacın kendilerinin sırtından yürütüldüğünden habersizmişçesine birbirlerinin boğazlarına sarılmayı hala iştahla sürdürüyorlar.

Bundan sonra herhalde şu iki seçenek görünüyor, bölge halklarının önünde.
Tıpkı Avrupa tarihindeki gibi yorulana dek birbirlerini boğazladıktan sonra akılları başlarına gelecek ve Batı’nın öngördüğü meş’um planları fark edip büyük bir birliktelik kuracaklar;
Ya da Batı’nın kendileri üzerinden yürütmeye çalıştığı Sykes-Picot’un güncellenmiş versiyonuna esir düşüp bir yüzyıl daha beterin beterini yaşayacaklar.

Şu anda sergilenen görüntü, beterin beterine doğru hızlı bir yol alışa işaret ediyor.
Ancak yine de her şey bitmiş değil. Dostlukların da, düşmanlıların da kalıcı olmadığı bir düzlemde yarının, yarınların nelere gebe olduğunu, olacağını ancak Allah bilir.

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Şubat 2016 (137. Sayı)
 
29-02-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.