Şuur Kaybı ve Şuur Farkı

Yusuf Akyüz
Şuur, insana bahşedilen maverai nurdur… İnsan bu nur sayesinde gören, işiten ve anlayan olmuştur… Şuur, hidayet, basiret ve ferasettir… İlim, hikmet ve marifet de şuur mefhumuna dâhil ve şuur ile kaimdir…
“Gerçek şu ki, gözler kör olmaz, fakat sinelerdeki kalbler (basiretler) kör olur.” (Hac, 46)

“Kim bu dünyada (hakikatlere) kör ise, o ahirette de kördür; hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.” (İsra, 72) “Artık kim benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz ki onun için sıkıntılı bir hayat vardır ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O, “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Hâlbuki ben (dünyada) gören bir kimse idim!” der. Allahu Teâlâ ‘İşte böyle! Sana ayetlerimiz gelmişti de sen onları görmezden gelip unutmuştun. Bugün de sen böyle (görmez halde) bırakılacaksın! İşte biz (Rabbinin ayetlerinden habersiz ömrünü) israf eden ve Rabbinin ayetlerine iman etmeyenleri böyle cezalandırırız. Elbette ahiret azabı daha şiddetli ve süreklidir.” (Taha, 124, 125, 126, 127)

“Allahu Teâlâ, sizin suretlerinize (dış görünüşünüze) ve emvalinize bakmaz! Fakat (ihlas ve takva cihetiyle) kalblerinize ve amellerinize bakar.” “her kul öldüğü hal üzere diriltilir.” (Müslim, Birr 34; Cennet, 83)

Şuur, insana bahşedilen maverai nurdur… İnsan bu nur sayesinde gören, işiten ve anlayan olmuştur… Şuur, hidayet, basiret ve ferasettir…  İlim, hikmet ve marifet de şuur mefhumuna dâhil ve şuur ile kaimdir… Şuur derecesi yükseldiğinde idraki seviye artar; daha üst marifetleri anlama imkânı doğar… Şuur derecesi düşünce de gaflet ve nisyan çoğalır; feraset ve anlayış azalır. Bakış, görüş ve anlayış tamamen şuur farkı ile irtibatlı mefhumlardır… Nitekim insan şuur farkıyla diğer hayvanattan ayrılır ve idraki nisbetinde imtiyaz kazanır… Yani insan ancak şuuruyla insan ve şuuru kadar insandır…

Şuur ve mana’dan uzak bir hayat, aynı memattır… Haddizatında şuursuz bir hayat yaşanmış sayılmaz; canlı cenaze olmaktır…

Kan kaybı, tıbda başlıca ölüm sebeplerinden biridir; kanını kaybeden, canını da kaybeder… İşte buna mümasil şekilde, şuur kaybı da manevi ölüm sebebidir… Şuurunu kaybeden, nurunu, aşkını, vecdini ve hayatta oluş gayesini; kalbi huzur ve saadetini de kaybeder…  Şuurunu kaybeden ne yaptığını, nereye ve niçin gittiğini de bilmeden canlı cenaze gibi ortalıkta gezer. Gaflet, şehvet ve cehalet karanlıklarında nadide ömür sermayesini heba edip zayi olup gider! Şuurunu kaybeden, imani değerlerini, ahlaki faziletlerini ve insanlık şerefini de kaybeder…

Şuur kaybı, şuurun dünyaya kayması; yani ahiret gayesinden uzaklaşıp dünya gailesine dalmasıdır! Ölümü, akıbeti ve ahireti unutmak ve dünya telaşına kapılmaktır… Gaflet ve aldanış rüzgârına kapılıp sağa sola savrulmaktır… Ruhaniyetten nefsaniyete ve nuraniyetten zulmaniyete hubut; cisim ve maddenin kesif karanlıklarında kaybolmaktır… Şuur kaybı, gaflet ve aldanıştır; dünya serabına gönül bağlayıp akıbeti unutmaktır… Şuur kaybı, yalan dünyayı gerçek sanıp ahiretten gafil olmak; anlık hazlarla oyalanarak ömür sermayesini boşa harcamaktır. Şuur kaybı, gece yatakta, gündüz ayakta uyurgezer gibi şuursuzca ortalıkta dolaşmak; yaradılış gayesini unutup dünya rüyasına aldanmaktır… Kan kaybı, can kaybı, mal kaybı derler ya; hâlbuki şuur kaybı hepsinden daha ağırdır… Zira şuurunu kaybedenin artık kaybedecek bir şeyi kalmamıştır; şuur kaybı, kayıpların en acısıdır.

Şuur kaybının dünya hayatına taalluk eden kısmı, temyiz ve muhakeme kabiliyetini yitirip kâr ve zararını bilememek, maddi ve dünyevi açıdan hüsrana düşmektir… Dünya hayatında kıymet ifade eden malını, mülkünü ve makamını veya itibarını zayi etmek demektir… Dünyevi ve maddi kayıplar ne kadar büyük de olsa neticesi fanidir ve gelip geçici şeylerdir… Ama ebedi ahiret hayatına taalluk eden kayıpların en azı bile ehemmiyetlidir; çünkü neticesi de ebedidir… “Şuur kaybı,” tabiriyle kasdedilen mana, amellerin uhrevi neticelerini idrak eden akl-i mead’ın, yani uhrevi şuurun (anlık süfli cismani hazlara müptela olan nefsaniyetin azması ve ruhaniyete baskın çıkmasıyla) kısmen veya tamamen devre dışı kalması veya bir şekilde sekteye uğramasıdır… ahiret hesabının unutulması ve dünya maslahatının ön plana çıkması; derd, endişe ve gayenin dünya merkezli olmasıdır… Neticesi, dünyayla yatıp dünyayla kalkmak, dünya için sevinip dünya için ağlamak, şu üç günlük fani dünya rüyasına aldanıp ahireti unutmakdır. Anlık hazlarla avunup uyuşmak ve akıbetten gafil olmaktır.

Elbette nisyanla malul olan insan için şuur ve idrak planında her an yükseliş ve düşüş ihtimali vardır… Ömür boyu devam eden imtihan yolculuğunda insan bazan bulur, huzurlu ve şuurludur; bazan da şuurunu kaybeder, akıbeti unutup gaflete düşer… Ekseren insan şuur ve gaflet arasında gider gelir; ahvali an be an değişir; bir an sonrası garanti değildir… İnsan her anda imtihandadır; hem afaki sebeblerle (harici hadiseler vesilesiyle) hem de enfüsi niyet, tercih ve yönelişiyle sürekli imtihan edilmektedir…

Şuur, imtihanın farkında olmak; gerçeği hatırlamak, ölümü ve akıbeti unutmamak; ayık, uyanık ve hassas olmakdır… Şuur, tek kelimeyle: kulluk hassasiyetini korumak ve bir an bile imtihanlardan gafil olmamak için uyanık olmakdır… Hayatın akışında imtihan noktalarını arayıp bulmak ve kazanmak için çalışmakdır… Mademki yaşadığımız her an bir imtihandır; ya kazanç veya kayıpdır! Şuur ve idrakiyle değerlendiremediğimiz her an kayıp sayılır… Boşa giden her nefes nadide, ömür sermayemizden eksilen bir parçadır… An be an elden çıkıp giden ve bir daha asla geri gelmeyen insanın yegâne sermayesi; her anı kıymetli ve ehemmiyetli… En pahalı mücevherattan daha değerli, vakit nimeti… Fani dünya’da boşu boşuna harcayıp heba ettiğimiz belki her dakikanın hasretini çekeceğiz… Şuursuzca israf ettiğimiz ve ahirete tahvil edemeyip zayi ettiğimiz zamanların nedametiyle ağlayıp üzüleceğiz… Belki kıymetini bilemeyip heba ettiğimiz bir tek an’ı bile mucibatıyla değerlendirebilsek kurtuluşumuza vesile olabilir. Peygamberimiz (s.a.v) ashabına şöyle buyurur:

“İçinizde ölen herkes mutlaka pişman olacaktır.”

Orada bulunanlar: “Ya Resulallah! Bu pişmanlığın sebebi nedir?” diye sorunca; Efendimiz (s.a.v): “İyilik yapan kimse, iyiliğini artırmadığı; kötülük yapan kimse de kötülüğünden vazgeçmediği için pişman olur.” Buyurur. (Tirmizi, Zühd, 59/2403)

Haddizatında dünya ahirete açılan bir kapıdır ve bu kapı an be an, aldığımız her nefesle birlikde açılıp kapanmaktadır… Bir gün bu kapı bir daha açılmamak üzere yüzümüze kapanacaktır ve yaşadığımız her an böyle bir ihtimal vardır… Biz ise ekseren umursamaz bir gafletle bu kapının ardında durmuş sanki kapanacağı vakti beklemekteyiz… nadide ömür sermayemiz eriyip biterken; yıllar, aylar, haftalar, günler ve geceler, su gibi akıp giden zaman, bize her an bu diyarda yolcu olduğumuzu sürekli hatırlatıp dururken, bir türlü uyanıp da kendimize gelemiyoruz!.. Bakıyoruz ama göremiyoruz!.. Gözümüzün önünde bir ebediyet sermayesi an be an elimizden çıkıp giderken, biz anlaşılmaz bir gafletle yerimizde durmuş bekliyoruz…

Ötelerden davet var: “ey insan! Kalk, doğrul ve kurtul! İçinde yaşadığın her an, sana verilmiş bir kazanma ve kurtulma fırsatıdır… Şu anda kurtuluş kapısı ardına kadar açıktır ama her an kapanma ihtimali vardır… Yarın berzah âleminde ve ruz-i mahşerde, dünyada boşa geçip zayi ettiğimiz vaktiler için ağlamak istemiyorsak, an’ı ganimet bilmek lazım… İntibah kıvılcımı, gafletten uyanış adımı vakit şuuruyla başlar… Gaflet uykusundan uyanıp vaktin farkına varan, yola çıkmak için çabalar…

“Şuur farkı”, önce gaflet uykusundan uyanmak ve acı kaybın, boşa akıp giden zamanın farkına varmaktır… Hakkıyla değerlendirilip ahirete tahvil edilemeyen her an’ın kayıp olduğunu anlamaktır… Ölmeden önce ölmenin şuur ve intibahıyla gafletten uyanıp daha fazla geç kalmadan yola çıkmakdır… Dünyada her şey gelir geçer: acı-tatlı her şey sonunda bir gün biter… Netice ve akıbette insana fayda verecek yegâne şey, iman ve salih ameldir… İnsan nerede ve ne halde olursa olsun, ecel tam vakti saatinde gelecektir… Mademki ölüm hakikattir ve ondan kaçmak imkânsızdır… O halde insana düşen “ölüm sonrası ebedi hayatı için çalışmak; şu çabucak geçip giden fani ömür sermayesini ahiret hesabına yatırmaktır…” Mademki dünyada ölümden başkası yalandır; yalancı sevdaları bırakıp ölümsüz hakikate sarılmaktır… Meşhur hadis-i şerifde buyurulduğu gibi, “kendini kabir ehlinden saymaktır!” “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet biliniz: ihtiyarlık gelmeden önce gençliği; hastalık gelmeden önce sıhhati; fakirlik gelmeden önce zenginliği; meşguliyet gelmeden önce boş vakti; ölüm gelmeden önce ömrü…” (Buhari, Rikak, 3)

Her şey gibi, şuur da tazelenmek, yenilenmek ve sürekli ilim, hikmet, tefekkür ve marifetle beslenmek ister… Gündelik hayatın sürükleyici akıntısına kapılan insan bazan şuurunu kaybederek dünyalık küçük hesabların cenderesine düşer… Adeta imanı bayatlar; tazeliğini ve zindeliğini kaybeder… Kalbini dünyalık tozlar ve dumanlar istila eder; gönlüne keder, gaflet ve kasvet çöker… Nereden gelip nereye gittiğini; maksad, hedef ve gayesini unutabilir insan… İşte bu yüzden zaman zaman günlük hayatın akıntısından çıkarak; tefekküre müsaid sessiz ve sakin bir i’tikâf köşesinde (uzlet halinde) vicdanının sesini dinleyerek, halini, seyir ve gidişatını gözden geçirip nefsini hesaba çekmek gerek… Esaslı bir hal muhasebesi için en azından haftada bir gün i’tikâfa çekilmeli; ahiret yolunda gaye ve istikametini tashih ederek; kendine çeki düzen verip şuurunu tazelemelidir…

“Şuur kaybı” ölümü ve akıbeti unutup dünyaya dalmak; gaflet uykusuna yatıp cemadat gibi uyuşup kalmak veya anlık süfli nefsani hazların girdabında kaybolmakdır… “Şuur farkı” ise kafayı mezar taşına vurmadan önce uyanmak, işi anlamak, elde kalan ömür sermayesiyle ebedi hayatını kurtarmak için var gücüyle çalışmaktır… Akıbeti başdan görüp kurtulmak için hal çaresine bakmaktır… Uyanmak ve gafletten kurtulmak için ölümü çokça hatırlamak ve yaşadığımız hayata öteler merceğiyle ölüm, kabir ve mahşer penceresinden bakmalıyız…

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Mayıs 2016 (140. Sayı)
 
22-05-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.