Suudi Dansı

Ali Özgür
Ümmetin içerisine salınan mezkûr zehirli fikriyat, Şiilerle cedelleşmeden kaynaklanan olumsuzluklardan çok daha fazla Sünnileri etkilemiştir. Suudi menşeli fikriyat, Sünnilerde “Sünni fikriyatı” etrafında bile bir ortak görüş imkânı bırakmamıştır. Bugün mezhep çatışmalarını genellikle “Şii-Sünni çatışması” üzerinden okuyoruz.
İslami hassasiyetlerinden asla bahsedilemeyecek krallıkların mezhep hassasiyetleri ne derecede makbuldür bilinmez. Ama her şey “İran tehlikesi ve Şii karşıtlığı” üzerinden formüle edilerek piyasaya sürülüyor.

Bunun için milyar dolarlar saçılıyor, masrafları da karşılanmak suretiyle emperyalist güçler bölgede tutuluyor, tarihinde ilk defa bu denli açıktan siyonizm meşru bir ideoloji olarak tescillenerek kabul ediliyor.

Hatta emperyalist güçleri yanı başlarında tutmak amacıyla memnun edilebilecekleri her noktada on kat adımlar atılıyor. Bu uğurda Filistin davası bile peşkeş çekiliyor, mutedil İslami hareketler “Terör örgütleri” kapsamına alınıyor, stratejik noktaların tümü gönüllü işgale peşkeş çekiliyor. Zekâtı bile İslam dünyasındaki kıtlıkları bertaraf edecek kapasitede olan petrol gelirlerinden önemli paylar Batı`nın imarına, silah endüstrilerinin ayakta tutulmasına peşkeş çekiliyor.

Ve her şey “Şii tehlikesi” üzerinden meşruiyet zeminine oturtulmaya çalışılırken çoğu kimse kalkıp da “tehlike” ile “peşkeş” politikası arasında yaşanan ters orantıyı sorgulama cesareti gösteremiyor.

Tüm bunlar yapılırken “Sünni zemin” bir yaslanma aracı olarak kullanılıyor. “Sünni hamiliği” sloganları, “Şii tehlikesi” üzerinden siyonizmin meşrulaştırılması aracına dönüştürülüyor. Öyle bir görüntü çiziyorlar ki, Sünnilik hiç olmadığı kadar aşağılanmış oluyor. Sünnilik, yürütülen politikalarla siyonizmin yedeğindeymiş gibi bir yalancı tablonun siyasal gündeme damga vurmasına yol açıyorlar.

Siyonizme direnen Hamas, diktatörlüğün pençesinde kıvranan İhvan gibi mutedil İslami hareketler bile oluşan bu yalancı tablo karşısında “Şii tehlikesi” parantezine alınarak imha edilmesi gereken kesimler olarak değerlendiriliyor. Sünnilik resmen gasp ediliyor, çarpıtılıp krallıkların hizmetine amade edilecek basit bir motivasyon aracına dönüştürülüyor. İran şahlık rejiminin vaktiyle Şiilere ve Şiiliğe biçtiği Amerika`ya jandarmalık rolünün aynısı, bugünkü krallıklar tarafından Sünnilere ve Sünniliğe biçiliyor.

Elbette mezhepler Müslüman kitlelerin kendilerini ifade edebilecekleri birer “üst kimlik” aracı değildir. Oysa yürütülen şeytani politikalar, “Müslüman kimlik” vurgusunu işlevsizleştirerek ayrıştırıcılığı ön plana alan “mezhepçi kimlik” vurgusuna odaklanmış bulunuyor. Kaldı ki bu ayrıştırıcı kimlik tanımlaması da giderek utanılacak bir hal almaya başlıyor. Oluşturulan yeni konjonktürde “Şii kimlik” terörizm ve yayılmacılığa endekslenmeye çalışılırken, “Sünni kimlik” de yardakçılığın, emperyal güçlere yaranmacılığın ifadesi olarak zihinlere nakşedilmeye çalışılıyor.

Bu konuda mutedil görüşler öne çıkamıyor. Her mutedil ses anında bastırılıyor, lince tabi tutuluyor. Mutedillik bugün olduğu kadar hiçbir zaman bu denli bastırılmış değildir. Bu nedenle giderek bastırılan mutedillik, haliyle fitneye ayarlı mezhepçi kimlik vurgusunun kullanım aracı olarak piyasada yüksek kabul görmesinin önüne geçemiyor.

Görünürde tüm fitnelerin kaynağı Şiiler olarak resmediliyor. İran`ın Şiiliği bir yayılma aracı olarak kullandığı, bu politikasıyla Sünniliği yok etmeye çalıştığı üzerine kocaman tezler üretiliyor. Bundan hareketle Sünniliği koruma refleksleri oluşturuluyor.

Varsayalım ki İran ve Şia etrafında üretilen tüm tezler yüzde yüz doğru olsun! Sünni dünyası hiç olmadığı kadar Şia baskısı ile karşı karşıya kalmış olsun! Şia baskısına karşı Sünni itidale ihtiyaç duyulsun!

Oysa ne “İran yayılmacılığını”, ne de “Şia baskısını” dengelemenin aracı siyonizmle bütünleşme değildir. Siyonizmi meşrulaştırma aracı hiç değildir. Amerikan emperyalizminin simsarlarını dolar saçarak raks ederek karşılamak hiç mi hiç değildir.

Diyelim ki İran sana düşmanlık ediyor, mezhebini senin mezhebine dayatıyor. Bu durumda kendi mezhebinin gereklerine mi sarılacaksın, yoksa küresel emperyalizmin kutsal mezhebi olan siyonizme mi sığınacaksın?

Emperyalist mezhep niteliğinde olan siyonizme sığınmak, siyonizmin müçtehidlerinden medet ummak, bu uğurda tüm servetini peşkeş çekmek meselenin mezhep hassasiyetiyle uzaktan yakından hiçbir ilişkisinin olmadığını zaten göstermektedir. Bunu kendileri de biliyor, emperyalizm de biliyor, Siyonizm de biliyor, Şiiler de biliyor, Sünniler de biliyor. Lakin tarihsel arka planı bulunan mezhepçilik kartı hala piyasada önemli oranda alıcı buluyor, geniş kitleler için “rakip mezhep” karşısında önemli bir motivasyon aracı olarak işlev görebiliyor.

Sünni dünyasında önemli oranda kitleler, hala siyonizmin menfaatlerini önceleyen kirli ilişkilerin mezhepsel zemin üzerinden irdelenmesine kolaylıkla aldanabiliyor. Bu durum, en çok da dönüp dolaşıp yine Sünni çoğunluğu vuruyor. Suudi menşeli zehirli fikriyat Sünni dünyasında tedavüle sokuluyor, önemli oranda finanse ediliyor, Şii karşıtlığı üzerinden peydahlanan ucube organizasyonlar önce fikirsel, sonra fiili anlamda terörize ediliyor, oluşan kısır döngü Sünnilik adına yine Sünnilerin başına bela olarak sarılıyor.

Afganistan`da, Çeçenistan`da, Irak`ta, Suriye`de ve daha nice yerlerde… Sıcak çatışmalara sahne olan buralarda “Şii karşıtlığı” üzerinden üretilen zehirli fikriyatın aslında Şiilerden ziyade Sünnilerin başına ne denli belalar açtığını, Suudi kaynaklı sermaye ve bağnaz ideologların buralarda yaşanan bir takım olumlu süreçleri ne denli felaketlere dönüştürdüğünü yakın geçmişten bugüne hepimiz müşahede etmiş bulunuyoruz.

Olumsuz etkilerini, diğer coğrafyalarda yaşayanlar olarak tüm İslam dünyasında ne denli bir fikri yıkıma yol açtığının ızdırabını İslam alemi olarak hepimiz iliklerimize kadar yaşıyoruz. Dinamik genç nüfus önce zehirleniyor, sonra yüzeysel sloganlarla birer emir eri haline getirilip mayınlı alanlara sevk edildiğini hepimiz görüyor ve biliyoruz.

Oluşturulan fay hatları üzerinden Şiilerle Sünnilerin güvensizlik ortamlarına sürüklendiğini, ayrışmaların yanı sıra iki tarafın sivri uçlarının bu ayrışmayı çatışmalara kadar vardırdığını görüyoruz. Ama bu durumdan kaynaklanan ve Sünni dünyasına yansıyan olumsuzlukların Sünnilerin içine sokulan zehirli tekfirci fikriyatın yanında devede kulak mesabesinde olduğunu herhalde aklı başında olan herkes tasdik edecektir.

Ümmetin içerisine salınan mezkûr zehirli fikriyat, Şiilerle cedelleşmeden kaynaklanan olumsuzluklardan çok daha fazla Sünnileri etkilemiştir. Suudi menşeli fikriyat, Sünnilerde “Sünni fikriyatı” etrafında bile bir ortak görüş imkânı bırakmamıştır. Bugün mezhep çatışmalarını genellikle “Şii-Sünni çatışması” üzerinden okuyoruz. Oysa Sünni geçinenlerin Sünni halklara açtıkları savaş, işlenen cinayetler, toplumsal bir projeksiyondan ziyade “Cihad” kılıfına soktukları çok boyutlu kaos, bunlar sonucunda yaşanan kör çatışmalar, kitlesel göç, yıkıma uğrayan şehirler tamamen Suud laboratuarlarında Sünnilik adına üretilip Sünni halklara dayatılan şeytani politikaların birer yansımasından ibarettir.

Suudi ideolojisinden kaynaklanan fikriyat, bugün Sünni toplumu tek kelimeyle mahvetmiştir. Saltanatın selameti için bir düşmanlık kültünün oluşması, krallıklar için vazgeçilmezlerdendir. Daha önce yüzeysel “İsrail karşıtlığı” üzerinden sürdürülen saltanatın meşruiyet kılıfı, bugün Sünnilik zemininden hareketle “Şii karşıtlığı” üzerinden yürütülmektedir.

Oysa mazide kalan “İsrail karşıtlığı” nasıl ki kocaman bir yalandan ibaret idiyse, bunların Sünnilikleri de, Sünniler üzerinden yaptıkları “Şii karşıtlığı” da kocaman yalanlardan ibarettir. Mesele, emperyalizmin Ortadoğu`da daha rahat bir seyir izlemesinden ibarettir. Bugün için İran, Hizbullah, Hamas ve İhvan ABD ve israil`le yaşadıkları çelişkilerine son verirlerse, ortada “İran tehlikesi”, Şii yayılmacılığı” diye bir kavram kalmayacaktır. Hatta kral hazretleri, Trump`u karşılama örneğinde sergilediği dansı İranlı yetkilileri karşılayarak tekrarlayacaktır. Tıpkı vaktinde İran Şahı`nı raksederek karşıladığı gibi.

Son olarak Suudi`den sonra israil`e giden Trump, burada İsrail cumhurbaşkanı Rivlin ile sarfettikleri bazı cümleleri dikkatinize sunarak bitirelim:

Trump:

*"İran`ın nükleer silah edinmesine izin verilmemelidir. İran, bölgedeki katil terör örgütlerine verdiği maddi desteği ve askeri eğitimi derhal durdurmalıdır"

*"Aralarında İslam ülkelerinin de bulunduğu dünya devletleri bu bağlamda ortak görüşe sahip. Bu görüşleri dile getirmemdeki cesaret de başta Kral Selman olmak üzere Müslüman ülke liderleriyle yaptığım görüşmelere dayanıyor."

*"İran`ın büyük bir tehdit olduğunu sizinle paylaşan çok sayıda Müslüman ülke var. İran`ın büyük bir tehdit olduğu konusunda şüphe yok."

*"Suudi Arabistan`da muhteşem bir muamele gördük ve İsrail`e yönelik olumlu bir hava var."

*"Bu mukaddes topraklara ABD ve İsrail dostluğunu pekiştirmek için geldim. Biz uzun zamandır sadece dost değil aynı zamanda müttefikiz de. Beraberliğimizi sürdürmeye devam edeceğiz.

Rivlin: "İsrail, Suriye`de yaptığınızdan dolayı sizi takdir ediyor"

İslam dünyası iki ayrı mezhebi tolere edemezken, Trump ve Rivlin iki ayrı mezhebin değil, iki ayrı dinin mensubu olarak birbirlerine “kardeşlik” mesajı yağdırıyor.

Trump`un sarfettiği bu düşüncelerin aslında içimizde nice kimselerin, kitlelerin düşüncesi olduğu gerçeği gizlenemez.

Ezcümle; dansa kalkan kral ve yardakçılarını izledik. Aslında Trump/Rivlin/Kral üçlemesinin duygularını taşıyan o kadar “samimi Müslüman” var ki içimizde!..

Kim bilir belki çoğu kimse ekran başlarında raksetme seremonisine iştirak etmiştir de haberimiz olmamıştır!

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Haziran 2017 (153. Sayı)
 


 
24-06-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.