Sünnetin, Şer’î Delil Oluşu ve İnkârının Hükmü

Mehmet Şenlik
Sünnetin, Kur’an’dan sonra, ikinci asli delil olduğu hakkında ehl-i sünnet ulemasının görüş birliği vardır. Kur’an’ın hüküm kaynağı olduğu gibi, peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sünnetinin de hüküm kaynağı olduğu ve bunlara dayanan bir hükme karşı gelmenin sapıklık sayıldığı hakkında açık nas vardır:
Sünnetin, Kur’an’dan sonra, ikinci asli delil olduğu hakkında ehl-i sünnet ulemasının görüş birliği vardır. Kur’an’ın hüküm kaynağı olduğu gibi, peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sünnetinin de hüküm kaynağı olduğu ve bunlara dayanan bir hükme karşı gelmenin sapıklık sayıldığı hakkında açık nas vardır:

“Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman, artık erkek olsun kadın olsun hiçbir müminin, o işi kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah`a (onun kitabına) ve Resulüne (onun sünnetine) karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 36)

Resulüllah sallallahu aleyhi vesellemin emrine aykırı davranmanın sonuçlarına bir ayette şöyle yer verilir: “Bu yüzden onun (Allah Resulünün) emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok acı bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur, 63)

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin gerek hayatında ve gerek vefatından sonra ashabı kiram onun sünnetine uyma hakkında icma etmiştir. Sahabe-i kiram, Allah resulünün emir ve yasaklarına uyuyor, helal dediğini helal, haram dediğini de haram kabul ediyordu. Nitekim Muaz bin Cebel (r.a) Yemen`e vali olarak giderken, orada; Allah`ın kitabı ile hüküm vereceğini, bunda bulamazsa Resulünün sünnetine başvuracağını belirtmiştir. Allah’ın resulü Muaz’dan bunu işitince sevinip rızasını açıklamıştır. (Tirmizi; Ahmed b. Hanbel)

Hâkeza diğer sahabiler de herhangi bir mesele hakkında Kur’an’da bir hüküm bulamadıkları zaman Resulüllahın sünnetine başvururlardı. Hz. Ebu Bekir, bir olay hakkında bildiği bir hadis yoksa bunu sahabe topluluğuna arz eder, o konuda bir hadis bilenin olup olmadığını öğrenmeye çalışırdı. Hz. Ömer`in, tabiilerin ve bunları izleyen Etba-ı Tabiin’in de metodu buydu.

Muhaddislerin cumhuruna göre; Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin (sözleri, fiilleri ve üzerinde sükût ettiği takrirlerinden ibaret olan) Sünneti, ya doğrudan ya da dolaylı olarak vahiydir. Kur`an gibi, sünnetin de tamamı vahye istinat ediyor. Eğer, Allah’ın Resulü, her hangi bir olay karşısında, Kur`an ayeti gibi, sünnet vahyini bekliyorsa, bu durum O’nun içtihatlarının da vahiy olduğunu gösterir.

Elbette Allah resulünün beşeri halleri de vardır. Ama yine de belirtmek gerekir ki, onun bu yöndeki sözleri dahi hak ve doğruluktan başka bir şey değildir. Çünkü Allah (c.c), onu takva timsali bir Peygamber kılmıştır. Onun her sözü ve her fiili vahyin nuruyla aydınlanmıştır.

Bu cümleden olarak Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadisi şerifte şöyle denilir: “Allah’ın resulü sallallahu aleyhi vesellem, “Ben haktan başka bir şey söylemem” dediği zaman Ashaptan biri; ‘Ya Resulallah! Ama siz bazen bizlerle şakalaşıyorsunuz” diye sorunca O; Ben gerçekten haktan başka bir şey söylemem.” Diye cevap verdi. (Ahmed b. Hanbel)

Şu halde, her Hadis, ya saf Allah’tan gelen bir vahiydir, ya da Allah’ın resulü sallallahu aleyhi vesellem, tarafından yapılmış bir içtihattır. Bu durumda onun içtihadı Kitap ya da sünnetten sahih bir vahye dayandırılmış ve onun kontrolünden geçmiştir. Şayet denilse ki o, içtihadında hata yapmış olabilir, çünkü o da nihayetinde bir beşerdir. O zaman deriz ki, o bir hataya yönelse dahi hata üzerinde bırakılmamış, derhal tashih edilip düzeltilmiştir. Dolayısıyla ondan sadır olan hiçbir şeyde hata ihtimali yoktur.

Bu ifadelerden hareketle denilebilir ki, “sünnetin tamamı vahiydir” diyenler pek de ifrat etmiştir. Zira Allah’ın Resulü sallallahu aleyhi vesellem, beşer olarak zaman zaman yanlışa meyletmiş olabilir, ancak o fiili yapmadan hemen uyarılmış doğru olana yönlendirilmiştir. Böylelikle sünnetin tamamı vahyin kontrolünden geçmiştir, neticede ya ibka edilmiş ya da tashih ettirilmiştir. Böylece vahyin kontrolüne girmemiş hiç bir uygulaması söz konusu değildir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: hadisi şerifler, ayetlerin açıklamasıdırlar. Ayetlerde kısa ve öz olarak beyan edilen ilâhî maksatlar hadis-i şeriflerle izah edilmektedir. Dahası Kur’an’da yer almayan bir konuda, hadis-i şeriflerle hüküm konulabilmektedir. Asrımızın büyük âlimi Üstad Bediüzzaman Said’i Nursi hazretleri bu konuya şöyle nokta koyuyor:

“Hadis-i şerifler Kur’an’ın birinci tefsiridirler. Allah resulü sallallahu aleyhi vesellemin Kur’an ayetleri hakkında yaptığı açıklamalar “ilk tefsir” olduğu gibi, sorulan sorulara verdiği cevaplar da ilk fıkhî fetvalardır. Kezâ, yaptığı içtihatlar da ilk içtihatlardır.” (Lemalar)

Kur’an’da “namaz kılın” emri, mücmel bir ifadedir; tafsilat hadisi şeriflere bırakılmıştır. Namazların rekât sayısı, kılınma biçimi ayette tafsilatıyla verilmiş değildir. Eğer sünnet olmasaydı, “namaz kılın” emrini nasıl yerine getireceğimizi bilemezdik. İşte biz: “ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın” dersini, Resulullahın hadisi şeriflerinden öğreniyoruz. Aynı şekilde, “zekât verin” emrinin de tafsilatı ve teferruatı hadisi şeriflerle sabit olmuştur. Eğer hadisi şeriflerle bunun izahatı yapılmış olmasaydı zekâtın birçok çeşidinde kaçta kaçını ve ne biçim verileceğini bilemezdik.

Hülasa eğer sünnet, amel edilmesi gereken hüccet (delil) olmasaydı, İslâm’a ait birçok şey ispatlanmış olmazdı. İslâm’ın Allah katından indirilmiş bir din olmasının ispatı, Muhammed aleyhisselamın risaletinin ispatlanmasına bağlıdır. Çünkü Muhammed aleyhisselamın peygamberliği, mucizeyle teyit edilen iddiasıyla sabittir. Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğu, Muhammed aleyhisselamın: “Kur’an Allah’ın kelamıdır” sözüne tevaffuk eder. Bu söz ise onun sözlerinden bir söz, sünnetlerden bir sünnettir. Dolayısıyla Kur’an’ı Kerim’in hüccet oluşu, sünnetin hüccet olmasına dayanır.

Şu halde, sünneti devre dışı bırakarak sadece Kur’an ile amel etmek mümkün olmaz. Zira Kur’an hükümlerinin birçoğu mücmel (genel/kapalı kavram) içerikli hükümlerdir. Onda ayrıntılı olarak zikredilen hükümler çok azdır. Bu mücmel hükümlerin tafsilatı hakkında, Allah (c.c), Kur’an’ın şu ayetiyle peygamberini merci göstermektedir: “Biz zikri (Kur`an’ı) sana indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni beyan edip açıklayasın.” (Nahl, 44)

Ne yazık ki, yukarda belirtiğimiz gibi sünnetin hüccet oluşu bu kadar açık delillerle ortadayken kendini bilmez kimi sözde âlimler, onu Kitap’tan ayırıp hüccet olarak tanımamakta ve itibardan düşürüp sıradanlaştırma gayreti içine girmişlerdir.

Geçmişte de bazı kimseler, dindeki dört şeri delilin ikisini kabul etmeyip: “Kitap ve Sünnetten başka delil yoktur, bizi sadece kitap ve sünnet bağlar” diyerek İcma ve kıyası reddetmişlerdi. Şimdi bunları da geride bırakan bir grup daha türemiştir; bunlar Kitap ve Sünnet tabirine dahi saldırıp: “Kur’an’dan başka bir şey kabul etmiyorlar: “Sünnet adı altında din çıkarmak İslâm’ı yıkmaktır, dinin özü olan Kur’an’ı gölgelemektir, Peygamberin, Kur’an’ı getirmekle işi bitmiştir, o sadece bir postacıdır” deyip Sünneti tanımıyorlar.

Açıktır ki, bu tarzda yalnız Kur’an diyenler, kesinlikle Kur’an’a karşı samimi değil ve Kur’an’a inanmamışlardır. Belki inanmış gibi görünerek İslâm’a şüphe sokmaya ve genç zihinleri bulandırmaya çalışıyorlar. Bunların başını çeken İgnaz Goldziher, Shacht gibi oryantalistlerdir. Son bir asırdır batılı müsteşrikler tarafından ortaya atılan bu fitneye ilk kapılan Hindistanlı Mirza Gulam Ahmet ile Mısırlı Reşat Halife’dir. Türkiye’de ise bu işin başını çeken Yaşar Nuri Öztürk gibilerdir. Özellikle Reşat Halifenin kurduğu on dokuzcular, yalnız Kur’an diyor, Sünneti tanımıyorlar.

Şayet bu şekilde dindeki dört delilden üçü inkâr edilirse herkes kendi kafasına göre Kur’an’ı yorumlamaya çalışacak ve kendi anladığını doğru kabul etmeye, ettirmeye kalkışacaktır. Bunun neticesinde de insan sayısı kadar din ortaya çıkacak, ümmet içerisinde dehşetli fitne rüzgârları esecek ve din temelden yara alacaktır. Ne yazık ki, bu tehlikeyi sezmeyen birçok Müslüman, onların etkisinde kalarak bilmeden İslâm’a düşmanlık etmektedir.

Yalnız Kur’an diyenler, Kur’an’daki İslâm diyenlerin, iddialarında samimi olmadıkları açıktır. Çünkü her şeyden önce Kur’an onları yalanlıyor. Şayet samimi olsalardı Kur’an’a kulak verir ve Kur’an’ın dediğini yaparlardı. Allah (c.c), yalnız Kur’an mı diyor? Hayır! Bilakis O, (peygambere uyun, Onun bildirdiği her şeyi kabul edin, helal ettiklerini helal, haram ettiklerini haram kabul edin. Peygambere uyan bana uymuş, Ona isyan eden bana isyan etmiş olur. Onun sözleri vahye dayanır. Onun sözünü benim sözüme aykırı görenler ve Allah’ın yolu ile Peygamberin yolunu farklı göstermek isteyenler kâfir olanlardır) buyuruyor. Bunları daha önceki yazımızda delilleriyle ortaya koymuştuk.

Ancak burada şu hususa da dikkat çekmek isteriz ki, son zamanlarda İslâm dünyasının her tarafında İngilizlerin güdümünde çok yönlü ve sinsi bir İslâm düşmanlığı başlatılmış bulunmaktadır. İlk bakışta insan bunları sanki samimi ve İslâm’ı savunur gibi görebiliyor, ama biraz kurcaladığınızda kesinlikle bunun, İslâmi değerlere açılmış sinsi ve planlı bir savaş olduğunu göreceksiniz.

İlk basamaktaki taktikleri şudur; “artık mezheplerin devri kapanmış, imamları taklit etmenin bir anlamı kalmamıştır, zaten birçok meselede dini bozmuşlar, ictihad adı altında dini tahrif etmişler” deyip imamların hata olabilecek ictihadlarını haşince eleştirir ve ağır hakaretlerle gözden düşürmeye çalışırlar. Böylece imamların bu şekilde itibarlarını kırdıktan sonra, sırayı sünnete ve peygambere getirerek şu iddiayı ortaya atarlar.

İkinci basamakta; “Peygamberin her sözü şeri delil değildir, nihayetinde o da bir beşerdir. Onun nübüvvetle alakalı olmayan sözleri de vardır” deyip en zayıf noktadan vurmaya girişirler. İlk bakışta bu iddia masum görülebilir; ancak onlar bunun arkasına sığınarak sünneti itibarsızlaştırmak istiyorlar. Bir müddet sonra da “sünnetin hükmü ancak Peygamber zamanı için geçerlidir. Peygamberin görevi sadece Allah’tan aldığı vahyi tebliğ etmektir. O sadece bir postacıdır, öldükten sonra işi bitmiştir” deyip gerçek yüzlerini gösterirler.

Üçüncü basamakta; bir adım daha ileri giderek Kur’an hakkında şüphe uyandırmaya çalışarak: “Allah her şeyi Kur’an’da açıklamamıştır. Nitekim Kur’an’ın, “hiç akletmez misiniz?) şeklindeki tembihleri insan aklına önem vermiş ve aklını kullanmasını istemiştir. Dolayısıyla insanlar aklını kullanarak birçok meseleyi kendileri çözebilirler” diyerek yeni bir tartışma alanı açıyorlar.

En nihai basamakta ise, tam bir hadsizlikle: “haşa Allah her şeyi bilmez, gelecekle alakalı insanlar aklını kullanarak kendi geleceğini kendileri tayin ederler” deyip yeniden akılcılık hastalığını devreye koyuyorlar. Kimileri de eski “Muşebbihe” ve “Mucessime” fırkalarının batıl fikirlerini yeniden ısıtıp gündeme taşımak suretiyle Allah’ı (CC), beşer gibi tavsif ederek ümmet içerisinde yeniden bir akide bunalımını uyandırmaya çalışıyorlar. 

Sonuç olarak, Müslümanların, özellikle gençlerin bu art niyetli (âlim kılıklı) insanlara dikkat etmeleri gerekir. Bunların gayesi evvela İslâm’i değerleri itibarsızlaştırmak, sonra da en can alıcı darbeyi indirmektir. Üzücü olan ise, birçok insanın bilmeden bu akıntıya kapılarak onların kötü emellerine alet olmasıdır. Zaten bizim uyarımız özellikle o durumda olan kardeşler içindir. Rabbim cümlemize basiret versin, ayaklarımızı sıratı müstakimde sabit kılsın.

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Aralık 2015 (135. Sayı)
 
06-12-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.