Sünnete Tabi Olmak Allah`a Olan Sevginin Gereğidir

Abdulkuddus Yalçın
Üstad Bediüzzaman hazretleri bu iki ayet-i kerimeyi onbirinci lem`anın başında zikrederek onbir nükte ile sünnete tabi olmanın büyük ehemmiyetini güzel bir şekilde beyan etmiştir. Onun beyanı gayet mufiddir. Sizi bu değerli beyanat ile baş başa bırakıyoruz:
"De ki: Allah`ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder". (Al-i İmran:31) 
 
"Ey inananlar! Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir". (Tevbe:128)
 
Üstad Bediüzzaman hazretleri bu iki ayet-i kerimeyi onbirinci lem`anın başında zikrederek onbir nükte ile sünnete tabi olmanın büyük ehemmiyetini güzel bir şekilde beyan etmiştir. Onun beyanı gayet mufiddir. Sizi bu değerli beyanat ile baş başa bırakıyoruz:
 
"Evet, Sünnet-i Seniyeye ittiba, mutlaka gayet kıymetdardır. Hususan bid`aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymetdardır. Hususan ümmetin fesadı zamanında Sünnet-i Seniyenin küçük bir âdâbını uygulamak, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı hissettirir. Doğrudan doğruya Sünnete uymak, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm`ı hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzur-u İlahî hatırasına dönüşür. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyeyi gözetip uyguladığı dakikada, o normal adet olan muamele ve o fıtrî amel, sevablı bir ibadet ve şer`î bir hareket oluyor. Çünki o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm`a uyduğunu düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi O olduğu hatırına gelir. Ve ondan şâri-i hakikî olan Cenab-ı Hakk`a kalbi yönelmiş olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır.
 
İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyeye tabi olmayı kendine âdet eden, âdetlerini ibadete çevirir, bütün ömrünü meyvedar ve sevablı yapabilir. Sünnet-i Seniyeyi esas tutan, Habibullah`ın gölgesi altında Allah Teâlâ`nın sevgisine mazhardır.
 
Sünnet-i seniye yolları aydınlatan bir ışıktır. Sünnet-i Seniyenin mes`eleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hareket çizgisini gösteren birer pusula gibi, hadsiz zararlı, karanlıklı yollar içinde birer düğme hükmündedir. Hem ruhi seyahatte çok baskılar altında gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyenin o vaziyete temas eden mes`elelerini uyguladıkça, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hafiflik buluyordum. Bir teslimiyetle tereddüdlerden ve vesveselerden, yani "Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?" diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum: sıkıştırma ve baskılar çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da karanlıklı... ne vakit Sünnete yapışsam; yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, baskılar kalkıyor gibi bir halet hissediyordum. 
 
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyet-i azîmesi, Sünnete tabi olmanın ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat`î bir surette ilân ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, mantık ilminin kıyasları içinde, istisnaî kıyas kısmının en kuvvetli ve kat`î bir kıyasıdır. Şöyle ki: Nasıl mantıkça istisnaî kıyasın misali olarak deniliyor: "Eğer güneş çıksa, gündüz olacak." Müsbet netice için denilir: "Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki: Şimdi gündüzdür." Menfî netice için deniliyor: "Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki: Güneş çıkmamış". Mantık ilmine göre, bu müsbet ve menfî iki netice kesindirler. Aynen böyle de: Şu âyet-i kerime der ki: "Eğer Allah`a sevgisi varsa, Habibullah`a tabi olunacak. İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah`a sevginiz yoktur." Allah sevgisi varsa, netice verir ki: Habibullah`ın Sünnet-i Seniyesine ittiba vardır.
 
Sünnet-i seniyeyi uygulamak Allah`a itaattir. Evet, Cenab-ı Hakk`a iman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en doğru olanı ve en kısası, bilâ-şübhe Habibullah`ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur. 
 
Evet, bu kâinatı bu derece nimetlerle dolduran cemal ve güzellik sahibi kerim Zât, akıl sahiblerinden o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve aşikârdır. Hem bu kâinatı bu kadar san`at mucizeleri ile süsleyen o Hakîm ve Zülcelal olan Zât, elbette bilbedahe akıl sahibleri içinde en seçkin birisini kendine muhatab ve tercüman ve kullarına tebliğ edici ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez cemal ve kemalâtının tecellilerine mazhar eden o Cemil ve kemal sahibi olan Zat, elbette bilbedahe sevdiği ve göstermesini istediği güzellik, mükemmeliyet, isimlerinin ve san`atının en kapsayıcı ve en mükemmel ölçü ve medarı olan bir zâta, her halde en mükemmel bir kulluk vaziyeti verecek ve onun vaziyetini diğerlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibaına sevkedecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
 
Elhasıl: Mahabbetullah, Sünnet-i Seniyeye tabi olmayı gerektirip netice veriyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyeyi uygulamada hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyeyi takdir etmeyip, bid`atlara giriyor.
 
Sünnet-i Seniyenin mertebeleri var. Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garra`da (fıkıhta) tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir şekilde değişmezler. Bir kısmı da, nafileler nev`indendir. Nafileler kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi` Sünnet-i Seniye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların değiştirilmesi bid`attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid`at denilmez. Fakat Nebevî âdâba bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdât ve fıtri muamelelerde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm`ın tevatürle bilinen hareketlerine tabi olmaktır. 
 
Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi durumların edeplerinin kurallarını açıklayan ve muaşeretle ilgili çok Sünnet-i Seniyeler var. Bu nevi Sünnetler "âdâb" diye tabir edilir. Fakat o âdâba tabi olan, âdetlerini ibadete çevirir, o âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın gözetilmesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm`ı hatırlatıyor, kalbe bir nur veriyor.
 
Sünnet-i Seniyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şiarlara da taalluk eden sünnetlerdir. Şiarlar, âdeta genel hukuk nev`inden cem`iyete ait bir kulluktur. Birisinin yapmasıyla o cem`iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes`ul olur. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev`inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.
 
Sünnet-i Seniye, edebdir. Hiçbir mes`elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَدَّبَنِى رَبِّى فَاَحْسَنَ تَاْدِيبِى Yani: "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat`iyyen anlar ki: Edebin kısımlarını, Cenab-ı Hak Habibinde bir araya getirmiştir. Onun Sünnet-i Seniyesini terkeden, edebi terkeder."Edepsiz, Rabbinin lütfundan mahrum kalır" kaidesinin kapsamına dahil olur, zararlı bir edebsizliğe düşer.
 
İşte Sünnet-i Seniyedeki âdâb, bu yüksek edeplerin işaretidir ve kurallarıdır ve nümuneleridir.
 
Allah Teâlâ yukarıda zikredilen ikinci âyetle der ki: "Ey insanlar! Ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarfeden ve manevî yaralarınız için kemal-i şefkatle getirdiği ahkâm ve sünnet-i seniyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zâtın apaçık şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen merhametini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz! Ve ey şefkatli Resul ve ey merhametli Nebi! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re`fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme! Göklerin ve yerin orduları emrinde olan, kuşatıcı büyük arşın tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelal sana kâfidir. Hakikî itaatkâr taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin hükümlerini onlara kabul ettirir!"
 
Sünnet-i seniye hikmettir. Evet, şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mes`ele yoktur ki, birçok hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu davanın isbatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (sallallahu aleyhi ve sellem) mes`eleleri, ne kadar hikmetli ve hakikatlı olduğuna yetmiş seksen sadık şahid hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale o hikmetleri bitiremeyecek. Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübelerim var ki; şeriat meseleleri ile sünnet-i seniye düsturları, ruhi, akli ve kalbi hastalıklarda, hususan toplumsal hastalıklarda gayet faydalı birer ilaç bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli mes`elelerin tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde hissettirdiğimi ilân ediyorum. Bu davamda tereddüd edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.
 
İşte böyle bir zâtın sünnet-i seniyesine elden geldiği kadar uymaya çalışmak, ne kadar kârlı ve ebedi hayat için ne kadar saadetli ve dünyevi hayat için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.
 
Sünneti tam ve eksiksiz uygulamak: Sünnet-i Seniyenin bütün kısımlarını tamamen bilfiil uygulamak, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ancak ona fiili olmasa da, niyyetle, kastederek taraftar olarak ve ayrılmazcasına talib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlarının zâten uygulama mecburiyeti var. Ve ubudiyetteki müstehab olan Sünnet-i Seniyenin terkinde günah olmasa dahi, büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise, büyük hata vardır. Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniye ise, ittiba ettikçe, o âdât, ibadet olur. Etmese kınama yok. Fakat Habibullah`ın hayat ile ilgili edeplerinin nurundan istifadesi azalır. 
 
İbadet hükümlerinde yeni icadlar bid`attır. Bid`atlar ise, اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ sırrına ters olduğu için, reddedilir. İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sâni (rahmetullahi aleyh) diyor ki: "Ben seyr-ü sülûk-u ruhanîde görüyordum ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm`dan rivayet edilen kelimeler nurludur, sünnet-i seniye şuaı ile parlıyor. Ondan rivayet edilmeyen parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki; sünnet-i seniyenin şuaı(parıltısı), bir iksirdir. Hem o sünnet, nur isteyenlere kâfidir, hariçte nur aramağa ihtiyaç yoktur."
 
İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i Seniye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve kaynağıdır.
 
اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ
رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ
 
 
Abdulkuddus Yalçın | İnzar Dergisi | Mayıs 2017 | 153. Sayı
  
16-05-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.