Sünnete İttibâ` Olmadan İslâm Yaşanamaz

Abdulkuddus Yalçın
Sünnet: sözlükte takip edilen yol demektir. İslâm ıstılahında ise Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem`in sözleri, davranışları ve takrirleridir.
Malik bin Hüveyris radiyallahu anh`den rivayet edildi. Dedi ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Benim namaz kıldığımı gördüğünüz gibi namaz kılın" (Beyhakî, Darekutnî, İbn-u Hibban)

Cabir bin Abdullah radiyallahu anh`den rivayet edildi. Dedi ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem`i devesi üstünde cemreye taş atarken gördüm. Şöyle diyordu: "Ey insanlar! Nüsüklerinizi alınız (yani benden öğreniniz ve muhafaza ediniz). Bilmem belki bulunduğum bu seneden sonra hacc edemem" (Nesaî, Ahmed) Taberani Müsned-üş Şamiyyin ve Beyhaki de Sünen-ül kübra`da "Nüsüklerinizi benden alınız" şeklinde rivayet etmişlerdir.

Ubade bin Samit radiyallahu anh`den rivayet edildi. Dedi ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Benden alınız! Benden alınız!" (Müslim, Tirmizi, Ebu Davud)

Sünnet: sözlükte takip edilen yol demektir. İslâm ıstılahında ise Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem`in sözleri, davranışları ve takrirleridir. Sünnet, İslâm kaynaklarının ve şer’î delillerin ikincisidir. Malumdur ki Resulullah sallallahu aleyhi ve selem hep vahiyle hareket etmiş ve ümmetine de vahyi açıklamıştır "O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O(nun söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir." (Necm: 3, 4) Bu açıdan Sünnet: Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem`in Kur`an-ı Kerim’i sözleri ve davranışları ile tefsiri ve açıklamasıdır. Diğer bir tabirle; Sünnet, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem`in Kur`an-ı Kerim’i pratikte yaşamasıdır. Hz. Aişe validemiz radiyallahu anha`nın dediği gibi "Onun ahlakı Kur`an idi." (Ahmed, Taberani, Beyhaki)

Yukarıda zikrettiğimiz Birinci hadis-i şerif namaz, ikincisi hacc, üçüncüsü ise zina haddi yani İslâm`daki cezası hakkındadır. Efendimiz aleyhissalat-u vesselam muhtelif zamanlarda buyurduğu bu üç hadis-i şerifte muhtelif İslâmi meselelerin kendisinden alınmasını ve öğrenilmesini emretmektedir. Son hadisin başında "Benden alınız!" cümlesi de mutlak yani belli bir meseleyle kayıtlı olmadığı için umumiyeti ifade eder. Arap dilinde umuma delalet etsin diye mef`ul-u bih`in terki belagat ilminin kaidelerindendir. Ayrıca ilerde de görüleceği gibi umumi bir şekilde Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme itaati emreden birçok ayet-i kerime ile hadis-i şerif mevcuttur. Bütün bunlar gösteriyor ki gerek ibadetlerin gerek diğer tüm dini meselelerin sağlıklı bir şekilde yerine getirilebilmesi ve uygulanması ancak Efendimiz aleyhissalat u vesselam`dan öğrenmekle mümkün olabilir. Bu ise sünnete ittiba ile mümkündür.

Evet, hakikat budur ve bu hakikat naklen sabit olduğu gibi aklen de sabittir.

Zira Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah(celle celaluh) tarafından gönderilen bir peygamber, bir uyarıcı, bir müjdeleyici ve bir yol göstericidir. Elbette ki dini konular ilkin Onun tarafından uygulanacak ümmeti de Ona bakıp öğrenmeye çalışacaktır. Hem inen vahiyde müşkül ve herkesin anlayamayacağı açıklamaya ihtiyaç duyan meseleler mutlaka olacaktır. İslâm âlemi genişledikçe, muhtelif kabiliyette değişik ırklara mensup insanlar İslâm dinine girdikçe ve zaman ilerleyip vahiy asrından asırlarca uzaklaştıkça bu meseleler daha da çoğalacaktır. Allah Teâlâ`nın herkese vahiy indirmeyeceğine ve herkese bire bir hitap etmeyeceğine göre; hakikati bilen ve meseleleri gerçek anlamıyla tahlil edebilen birinin açıklamasına mutlaka ihtiyaç olacaktır. Bu açıklamayı yapmak herhalde herkesten önce Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem`in hakkıdır, bu konuda yetkiye layık da Odur ve bu Kur`an-ı Kerim ile de tescillenmiştir.

“İnsanlara, kendilerine indirileni açıkça anlatasın diye Sana Kur’ân’ı indirdik” [Nahl sûresi: 44]

"Sana Kitabı, ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için, inanan kimselere de doğru yol rehberi ve rahmet olarak indirdik." [Nahl sûresi: 64]

Demek Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah’tan aldığı Kur’an ayetlerini, görevi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun aslî göreviydi. Şunu da belirtelim ki Peygamberimizin tebliğ görevi evrensel olduğu için, açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet, Kur’ân’ın evrensel planda Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demek oluyordu.

Mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in eksiksiz, yeterli, açık ve her şeyi açıklayıcı olmasına ve dinimizin de ikmal edilmiş bulunmasına rağmen, sünnetin ifade ettiği bir yorum ve anlatıma gerçekten ihtiyaç var mıdır? Şeklinde bir soru aklımıza takılabilir. Gerçek şu ki, yüce kitabımızın yeterli, açık ve açıklayıcı oluşu elbette bir hakikattir. Ancak onun bu niteliklerine rağmen, yukarıda da belirtildiği gibi muhatapları olan insanların anlayış seviyeleri farklı olduğu için onu tek tek doğru olarak anlayıp kavramaları mümkün değildir. Öte yandan sorumluluğun gerçekleşebilmesi için ayetleri sadece duymak ve işitmek yeterli değil aksine anlamak da gerekmektedir. İnsanları anlamadıkları şeylerden sorumlu tutmak mümkün değildir. Bu sebeple kim, neyi anlamak ihtiyacında ise, ona onu anlatmak lâzımdır. En iyi, en güzel, en doğru ve en doyurucu açıklamayı da elbette Kur’an âyetlerini getirip tebliğ eden Peygamber yapacaktır.

Allah Teâlâ`nın dinini peygamberlerin tebliği vasıtası ile insanlara bildirmesi nasıl Allah için eksiklik değilse Peygamber’in açıklamaları da hiç bir zaman Kur’an’ın eksik,  yetersiz ve kapalı olduğu anlamına gelmez. Allah’a kul olmaktan başka görevi bulunmayan insanlar, ancak bu açıklamalar sayesinde O’na nasıl kulluk edeceklerini öğrenmiş olacaklardır. Bu sebeple sünnetsiz bir Müslümanlık düşünmek mümkün değildir.

Hasan-ı Basri radiyallahu anh anlatıyor. Dedi ki: Sahabe-i kiramdan İmrân bin Husayn radiyallahu anh, Hz. Peygamber’in sünnetinden bahsetmekteyken adamın biri:

"Ey Eba Nüceyd! Bize Kur’ân’dan bahset!" demiştir. Bunun üzerine İmrân:

"Sen ve senin gibiler Kur’ân’ı okuyorsunuz (değil mi?). Bana, namazdan, namazın içindeki davranışlardan bahsedebilir misin? Bana altının, sığırın, devenin ve diğer malların zekâtından bahsedebilir misin? Fakat sen yokken ben peygamberle beraberdim" diye çıkışmıştı.

Daha sonra İmrân, adama Hz. Peygamber’in zekât konusundaki açıklamalarını anlattı. Adam bunun üzerine:

"Beni ihyâ ettin, Allah da seni ihyâ etsin!" dedi.

Hasan-ı Basrî demiştir ki: “Bu adam daha sonra Müslümanların fakihlerinden oldu” (Hâkim, el-Müstedrek)

Hayatın ilâhî irâde doğrultusunda şekillenmesi konusunda Sünnet, Kur’an ile birlikte hemen onun yanı başında birinci dereceden bir görev üstlenmiş bulunmaktadır. Bunun böyle olduğunu hem Peygamber’e itaati emreden Kur’an-ı Kerîm hem de Hz. Peygamber’in bizzat kendisi ifade ve ilân etmektedir.

Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:

“Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da kaçının!” [Haşr sûresi: 7]

“De ki: Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” [Âl-i İmrân: 31]

“Allah’a ve kıyamet gününe kavuşacağını uman sizler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır” [Ahzâb: 21]

“Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah’a ve Resûlü’ne arz ediniz!” [Nisâ:59] yani kitaba ve sünnete başvurunuz. Çünkü vahyin kesilmesinden sonra Allah`ın Resulüne (sallallahu aleyhi ve selem) müracaat ancak bu şekilde mümkündür. 

“Hayır, Rabbine and olsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü, içlerinde hiç bir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece tam mü’min olamazlar” [Nisâ: 65]

“Gerçekten sen, doğru yola, Allah’ın yoluna çağırıyorsun” [Şûra: 52]

“Peygamber’in emrine muhalefet edenler, fitneye ya da can yakıcı bir azaba uğramaktan çekinsinler” [Nûr: 63]

“Kim Peygamber’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ: 80)

Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

‏ “..Kim benim sünnetimden (yaşama tarzımdan) yüz çevirirse benden değildir.” (Buhârî, Müslim)

"Kim sünnetimi ihya ederse o beni sevmiştir. Kim de beni severse cennette benimle beraber olur." (Tirmizi)

"Size bir şeyi yasakladığımda ondan uzak durun ve size bir şeyi emrettiğimde gücünüzün yettiği kadar onu yapın!" (Buhârî, Müslim)

“Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar” (Dârimî, Mukaddime)

Bütün bu âyet ve hadisler, Müslümanların ancak sünnete sarılmak ve ondan ayrılmamaya çalışmak suretiyle  İslâmî kimliklerini koruyabileceklerini  ifade etmektedir. Zira  açık bir gerçektir ki, sünnetin terk edilmesiyle doğacak boşluk, sünnetin tam zıddı demek olan bid’atla  doldurulacaktır.

Sünnet, en kısa ve genel anlatımıyla “İslâm kültürü” demektir. Bid’at ise, İslâm kültürüne ters düşen, onda yeri olmayan ve fakat ondanmış gibi görülmeye ve gösterilmeye çalışılan yabancı unsur demektir. Muhtelif kıta ve iklimlerde yaşayan Müslümanlar arasında çağlar boyu görülegelen ortak değerler ve uygulama benzerlikleri, sünnetin belirleyiciliği, birleştiriciliği, bütünleştiriciliği yani evrenselliği sayesinde olmuştur. Açıkça söyleyecek olursak, ümmet sünnetle vardır, onunla yaşar. Yozlaşma sünnetten ayrılmakla başlar.

Bu nedenle asr-ı saadetten beri İslâm ümmetinin güzide âlimleri, selef-i salihin önderlerimiz büyük bir titizlikle sahih sünneti muhafaza etmek ve doğru anlaşılmasını sağlamak için çalışmışlar, bu konuda son derece gayret sarf etmişler, emek vermişler ve büyük eserler ortaya koymuşlardır.

Hadisleri cem` edip bir araya getirmişler. Tedvin ve tasnif etmişler, ciltlerle şerh yazıp geniş bir şekilde açıklamışlar, uydurma hadisleri tespit edip kitap halinde neşretmişler, Rical-ül hadis ve usulul hadis gibi son derece ehemmiyetli ve faydalı ilim dallarını meydana getirmişler ve daha nice değerli çalışmalar yaparak sünnetin günümüze doğru bir şekilde gelmesine vesile olmuşlardır. Artık isteyen herkes kabiliyetine göre sahih sünnete kolay bir şekilde ulaşabilir. Yani sünnete ulaşmak selefin yolunu takip etmekle, onların büyük bir gayret ve titizlikle ortaya koydukları eserlere müracaat ile olur. 

Bütün bu gerçekler varken; helal ile haramın, doğru ile yalanın, sağlam ile çürüğün ve samimi ile hainin birbirinden ayrılamaz duruma geldiği; kısacası fitne ile fesadın zirveye çıktığı günümüzde sünnetin sahihliğini, hüccet olma durumunu sorgulamaya çalışmak; sahih iman, sağlam itikad, ahir zamanın fitne ve fesadı ile kirlenmemiş tertemiz beyin, yüksek zekâ ve takva ile cilalanmış hüsn-ü siret sahibi selefin çalışmalarını beğenmemek, böylece İslâm dini için tek kaynağın Kur`an-ı Kerim olduğunu iddia etmek, bir müçtehid edasıyla hevaya göre Kur`an ayetlerini yorumlamaya çalışmak ve bunun asıl doğru olduğunu eskinin ise uydurma olduğunu sayıklamak büyük bir hezeyan ve cehl-i mürekkeb olur.   

Aslında ümmetin sünneti muhafaza çalışmaları; "Kur`an`ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız."(Hicr:9) ayetinin semeresi ve bir cilvesidir. Zira sünnetin muhafazası Kur`an`ın muhafazasıdır. Çünkü sünnetin muhafazası ile Kur`an; tahriften, tağyirden ve her gelenin kendi hevasına göre istediği gibi onunla oynamasından korunmuş olur. Çünkü sünnet Kur`an`ın sahih tefsiridir. Böylece ayet-i kerime zımnen sünnetin muhafazasını da içermektedir. Bundan olacak ki ayetleri hevasına uygun yorumlamaya çalışanlar ilk önce sünnete saldırıyorlar. Çünkü kendilerince bunu hallettiklerinde artık diledikleri gibi ayetleri tahrif edebilirler, felsefe ve edebiyat yaparak etbaını rahat bir şekilde yönlendirebilirler.

Efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ümmetinden olduğunu iddia edenler hayatta kaldıkları sürece ona tabi olmalı, sünnetini kendine rehber edinmeli ve emir ile nehiylerine harfiyen uymalıdır.

Madem öyle; gelin hep beraber elimizden geldiği kadar dinimizi Kitap’tan sonra sahih sünnetten tanıyarak ve öğrenerek yaşayalım.

Allah Teâlâ bizi bu konuda muvaffak etsin, Kur`an ve sünnetten ayırmasın! Âmin!

Abdulkuddus Yalçın / İnzar Dergisi – Kasım 2015 (134. Sayı)
 
21-11-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.