Siyonistler… Siyonistleşenler…

Ali Özgür
Gerek bizatihi içerisinde yaşadığımız Kuzey Kürdistan’da, gerek ait olduğumuz İslam dünyasının kalbinde, diğer bir ifadeyle Ortadoğu’da, hatta Afrika’ya sarkan bazı ülkelerde gündem hayli sıcak, gündem başlıkları adeta birbirini kovalamakta.
Gerek bizatihi içerisinde yaşadığımız Kuzey Kürdistan’da, gerek ait olduğumuz İslam dünyasının kalbinde, diğer bir ifadeyle Ortadoğu’da, hatta Afrika’ya sarkan bazı ülkelerde gündem hayli sıcak, gündem başlıkları adeta birbirini kovalamakta.

Her yerde kan, her yerde çatışma… Fitnelerin kapısı ardına kadar aralanmış bulunmakta, iç enerji daha çok iç çatışma ve fitnelere kanalize edilmiş bulunmaktadır.

Mısır dedik… Suriye dedik… Irak dedik… Ama hiç birisi üzerinde anlaşamadık. Son umut siyonizme karşı takınılan birleştirici tavır geleneğinden medet umduk. Maalesef bu kez onu da başaramadık. Geride bıraktığımız zamanlarda katıksız, tartışmasız, amasız, fakatsız, lakinsiz “Kahrolsun İsrail – Kahrolsun Amerika” sloganları üzerinde birleşirken; Siyonist kudurganlığın periyodik aralıklarla Gazze’ye ölüm kusması karşısında omuz verirken bu kez bunu da tam başaramadık.

Gazze’ye, hunharca katliamlara, vahşi saldırganlığa tepki koyarken ısrarla tartışmalı meseleler öne çıkarılmakta, “Ya Suriye?… Peki Irak?…” diyerek Gazze’ye odaklanan birliktelik ruhu adeta sabote edilmeye çalışılmaktadır.

Sadece bu mu? Hayır! Kimi acaipler, Kürdistan, IŞİD, Kobané, Konsolos bileşenleriyle adeta sabotaj salatası yapmanın derdine düştüler.

Neden, biliyor musunuz? Kuzey Afrika’dan başlayıp Suriye hattını geçerek Irak’ı da içine alan kocaman bir coğrafyayı etkisi altına alan fitne ve çatışmacı üslubu dayatan Şeytani odakların parmakları her yerdedir de ondan. Geniş bir coğrafyada cereyan eden hiçbir olay spontane değildir, birbirinden bağımsız da değildir. Afrika’yı karıştıran el, Libya’yı kaosa sürükleyen el, Mısır’ı firavuna teslim eden el, Suriye’nin yakılıp yıkılmasına sebep olan el, Irak’ı kör şiddete teslim eden el aynı eldir ve bu kirli el son olarak Siyonist vahşetin tüm insanlık dışı uygulamalarını “kutsal savunma hakkı” olarak açıkça destekleyen kanlı elin ta kendisidir.

Çatışmalara sahne olan her bir alan diğer alanlarla ilişkili olsa da ayrı birer inceleme konusudur. Ama Gazze’ye yapılan saldırı ve bu saldırıların değişik yerlerdeki farklı yankıları gündemin en son, en hararetli maddesi olmuş durumdadır.

Gazze saldırısının niteliği, Siyonist kudurganlığın cani karakterine uygun bir tarzda seyrederken, belki de ilk kez uluslararası ve bölgesel aktörlerden bu denli açık destek görmüştür. Yine bu son saldırılara karşı bölgesel bazda verilen tepkiler, belki de ilk kez bu denli cılız kalmıştır.

Saldırgan tarafa olan aşırı destek ve cılız kalan tepkisellik aslında Arap Baharı’nın “İsrail baharına” dönüştürülmüş olmasının en somut sonucu olmakla birlikte saldırgan siyonist şebekenin de saldırmak için “mükemmel” bir zamanlamayı tercih ettiği ortadadır.

“Arap Baharı” sonrası gelinen nokta itibariyle şartların Siyonizm lehine bu denli avantaja dönüştürülmüş olması, düne kadar “Anti-Emperyalist” geçinen bir takım çevrelerin bu kez siyonizm lehine makas değiştirmelerine sebebiyet vermiştir.

Kimi anti Emperyalist geçinen klikler, yeni yeni uyanmışçasına ABD’siz bir dünya, İsrailsiz bir Ortadoğu’nun bir başka türlü şekillenemeyeceğine o denli iman etme görüntüsü sergiliyorlar ki, geleceğe dair tüm hayallerini siyonizme hizmete adamış görünmektedirler.

Somutlaştırmak gerekirse;

Siyonist vahşetin en yoğun şekilde ölüm kustuğu ilk günlerde Diyarbakır’daki Müslümanlar, şehrin merkezi meydanı Şeyh Said meydanında Gazze’ye destek eylemleriyle katliamlara karşı seslerini yükseltmeye çalıştılar. Derken, ABD Adana konsolosunun Diyarbakır halkına “iftar” vereceği haberi gelmesin mi?

Sözde iftar yerinin siyonist vahşetin protesto edildiği Şeyh Said Meydanı olması, konsolosun da iftarı organize eden yerel konsolosçu işbirlikçilerin de aslında şehirde provakatörlüğe balıklama atılmaları anlamına geliyordu.

Belliydi ki PKK’nin yerel sabotajcı versiyonları, israil’e yaranmak için “Konsolos” üzerinden kendilerince bir siyasi manevra yapmaya yeltenmişlerdi. Konsolos ise, kendince bu uğursuz yapı üzerinden Kürtler üzerine oynadığı iğrenç oyunların meyvesini görmek istiyordu, hem de en kritik zaman diliminde.

İsrail hamiliğinin toplu katliamları bile “meşru savunma hakkına” hamlettiği vahşi bir devlet olarak Amerika’nın yıllarca Kürtlere biçtiği soysuzlaştırma politikalarının sonucuna tanık olmak, israil katliamlarının zirvede olduğu günlerde israili protesto gösterilerinin yapıldığı alanda “iftar” ihtişamına tanık olmak, Konsolos için tarihi bir an, unutulmaz bir sahne olacaktı. Bu sevinci konsolosa bahşetmeyi planlayan soysuzlar için de diyet borcu ödemek için aynı şekilde tarihi bir fırsat olacaktı.

Ama olmadı… Diyarbakır’ın izzetli evlatları, süfli politik hedefler tasarlayan zelil karakterlere bu fırsatı vermedi. Konsolos herhalde beklediğinin tam aksini yaşamanın hayal kırıklığını iliklerine kadar hissetmiştir. Zaten sonrasında yaptığı açıklamayla bir konsolostan ziyade bariz bir çapulcuyu andırması, holiganik tavırlar sergilemesi, payına düşen dersi aldığını herkese göstermiştir.

Gelelim konsolos üzerinden konsolosçuluk yapanlara. Biliyorsunuz, bunları bariz bir felsefesi vardır: “Sedece biz varız… Herkes biziz… Biz herkesiz… Biz olmadan Kürtlük olmaz… Biz esmesek yaprak kımıldamaz!”

Tüm şirretliklerine, tüm sinsi planlarına rağmen hedef Gazzelilerin kanı üzerinden “iftar şov” yapmaya yeltenen konsolosun kendisi idi. Oysa Konsolosçu klikler, ısrarla tepkileri çarpıttılar, kendilerini konsolos için resmen hedef olarak ortaya koydular. Çadırı, ekmeği, bulguru, tırşıkı öne çıkararak konsolosu özenle tepkilerin dışına çıkarmaya çalıştılar.
Vay efendim IŞİD Konbané’de saldırıyor, bunlar da burada!..

Aslında durum netti. Konsolosla kurdukları iğrenç dostluk ve girişilen kirli organizasyonun bozulmasıyla beraber karizmaları kalın bir çizik yemişti. Kendilerini konsolosa affettirmenin yollarını arama telaşına düşmüşlerdi. Artık hedef de üç aşağı beş yukarı belliydi: Yine İslami derneklere saldıracaklardı, yine bombalayıp yakacaklardı, belki de bu şekilde konsolos nezdinde kendilerini affettirmiş olacaklardı. İsrail’e karşı protesto düzenleyenlerin kurumlarına yöneltecekleri serseri takımıyla birlikte aynı zamanda Gazze katliamlarını zevkle yapan israil’le dayanışma tavırları sergilemiş olacaklardı.


Şimdi şu benzerliğe bakın. İsrail, en vahşi yöntemlerle Gazze’yi bombalarken kudurmuş siyonistler yüksek tepelerden dürbünlerle bombalanan yerleri izleyip eğlenmek için adeta birbirleriyle yarışmaktadırlar. Her bomba atışı alkışlarla karşılanmaktadır.

Konsolosçu siyonist muhibleri ise aynı duygularla yeniden İslami kurumlara karşı yeni bir saldırı kampanyası başlatmış, ilk startı da Diyarbakır’ın Şehitlik semtindeki İhya-Der üzerinden vermişlerdi.

Tam İftar saatinde –zamanlama manidar- İhya-Der’e Molotof ve bomba atılıyor, bomba patlarken uyuşturucu ve terör yuvası olarak da çevre sakinlerince anılan karşı kahvede oturan grup, heyecanla ayağa fırlayıp alkış temposu tutuyor…

Bu nasıl bir ruh hali? Bu nasıl bir duygu? Açıkçası bunu izah etmek benim açımdan hayli zor olacaktı. Ama siyonist kuduzların yüksek tepelerden bombardımanı izlerken attıkları sevinç çığlıklarını göz önüne almam, dernek bombalamaya tutulan alkışlı tempoyu “anlamama” yetiyor. Bu duygu sıradan bir hazımsızlık duygusu değil. Bu duygu, ancak siyonistin Filistinliye karşı beslediği duygu şeklinde izah edilebilir, başka türlü izah etmek de zaten mümkün görünmüyor.

Evet… Konsolosa ve konsolos şahsında israil’e yeniden gösterilecek sadakat, bariz bir yalan propagandayla iktifa etmiyor, içlerinde kabaran öfke dalgaları bomba olup, alkış olup Şehitlik’te yollara dökülüyor. Yetmiyor tabii ki... Planın ikinci aşaması devreye giriyor. Şehrin “Terör Baroniçeleri” mahalleye geliyor, varoşlardan sahipsiz gençleri toplayıp tekrar alana topluyor ve çatışma çıkararak bastırılan alkış rezaletinin intikamıyla beraber Siyonist efendilere selam çakmak için yeni arayışlara giriyorlar.

Yalan aynı… Nakarat aynı: “IŞİD Konané’de saldırıyor, bunlar da burada…” Gençleri kışkırtıyorlar… Toplu bir çatışma için “Baroniçeliğin” tüm cilveleri sergileniyor, ama sonuç yine hüsran. Ne konsolosa selam çakabiliyorlar, ne de siyonizmle dayanışma emareleri…

Hanımefendinin oğlu şehirde son model AUDİ ile kafeci kızlara caka satmakla meşgulken… Kızı bilmem hangi kulüpte ucuz sporculuk numaraları sergilerken varoşlara mahkûm edilen fakir Kürt çocuklarını toplayıp çatışmalara sürüklemek, sözüm ona “Kobané ile dayanışma” oluyormuş. Kendi çocuklarının istikbali, varoştaki Kürt çocuğunun akacak kanına bağlıymış meğer.

İyi de hanfendiler, “Terör Baroniçeleri!”: O kadar kendinizden eminseniz, lüx otolarla caka satan çocuklarınızı önce bir getirin hele. Eline bomba, molotof, satır, bıçak veya her neyse verin de diğer fakir çocuklara “ÖRNEK” olsun, biz de “vallah helal olsun” diyebilelim.

Ama yok. Kürt halkının maslahatına yoksunuz. Kürdistan’a yoksunuz. Sadece rant paylaşımına, belediye kaynaklarını paylaşmaya, çalmaya, çırpmaya varsınız. Kirli yüzünüz açığa çıkmasın diye de yapay sorunlar oluşturarak, gençleri çatıştırarak, oraya buraya Molotof attırarak, bir gün kalekol diğer gün Kobané diyerek serap dolu mecralara talim yaptırarak aksiyon ve gerginlik üzerinden kirli emellerinizi kamufle etmekle meşgulsünüz.

Üstelik ranta ayarlı yapay gerginlikler üzerinden bu kez konsolosun acısını paylaşmayı, siyoniste selam durmayı hedeflediniz. Tutmadı, yüzünüze gözünüze bulaştı, bu kez mahir olduğunuz diğer bir alana, yalan dolana sarıldınız.

Artık yağma yok. Enayi tayfası üzerinden Baroniçeliğinizi sürdürebilirsiniz. Ama Müslüman Kürt halkı üzerinden, onların İslami kurumları üzerinden, onların halka hizmeti esas alan çabaları üzerinden ne terör baronluğu, ne baroniçelik sürdüremezsiniz.

Velev ki Amerika ile israil’in hoşuna gitmese bile… Velev ki söz verdiğiniz meş’um kliklere karşı mahcup olmanıza yol açsa bile…

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Ağustos 2014 (119. Sayı)
 


 
25-08-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.