Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 36

Mehmet Zülküf Yel
Gerçek manada medeniyet İslam demektir. İslami değerlerden kopuk uygarlıkların medeniyet olarak nitelendirilmesi doğru değildir. Vahyin ışığında belirlenmiş adalet ve erdem ilkeleri üzerinde inşa olmamış bir toplumsal yapı ve yaşam biçimi insanlığı layık olduğu yere götüremez. Özellikle bireylerin ve bireylerden müteşekkil toplumların mertebe kat edebilme, eşreften esfele, esfelden eşrefe çıkabilme kabiliyeti sebebiyle, İslam`dan mahrum topluluklar, hangi asırda olurlarsa olsunlar, ilkelliğe geri dönebilirler.
Hz. Musa`nın Kıssasından Dersler Ve İbretler – 14

1) Risalet ve hidayet, insanları aydınlığa çıkarır. İnsanlar, dalaletin zulmetinde iken, Allah Azze ve Celle`nin hayat bahşeden ipine sarıldığı zaman, karanlıklardan aydınlığa çıkar. Hem madden hem de manen böyledir. İslam, medeniyet demektir. Toplumların ve fertlerin ufkunu aydınlattığı gibi aynı zamanda hak ve hukuklarını da teminat altına alır. Temel hak ve özgürlüklerini teminat altına almak ve adalet zemininde inşa edilen bir toplumsal inşa öngörmesi sebebiyle, medeniyetin perspektifidir. Gerçek manada medeniyet İslam demektir. İslami değerlerden kopuk uygarlıkların medeniyet olarak nitelendirilmesi doğru değildir. Vahyin ışığında belirlenmiş adalet ve erdem ilkeleri üzerinde inşa olmamış bir toplumsal yapı ve yaşam biçimi insanlığı layık olduğu yere götüremez. Özellikle bireylerin ve bireylerden müteşekkil toplumların mertebe kat edebilme, eşreften esfele, esfelden eşrefe çıkabilme kabiliyeti sebebiyle, İslam`dan mahrum topluluklar, hangi asırda olurlarsa olsunlar, ilkelliğe geri dönebilirler. Topluluklar ve milletler, gezegenimizi birbirlerine zindan yapabilirler.

Toplumların tarihlerinde küfür ve zulümden neşet eden acı günler pek çoktur. Birçok millet, İslam`ın hâkim olmadığı bir atmosferde küfün değirmeninde öğütülmüşlerdir. Firavuni anlayışın hâkim olduğu coğrafyalarda kan ve gözyaşı eksik olmamıştır. İnsanı merkeze almayan ve onlara vahiy çerçevesinde rol biçmeyen batılı ideolojilerin insanlığa verdiği bir şey yoktur. İnsanların hakikat zemininde mutlulukları İslam`ın uygulandığı ölçüdedir. İslam, sadece Müslümanlar için değil, tüm insanlık için evrensel bir sefine-i necattır; insanlığın umududur. İslam ile abad olmuş bir dünyada, genelde tüm insanlara maddi güven ve enmiyet; Müslümanlar için ise dünya ve ahiret saadeti sunulur. Kamusal ve fertsel haklar karşılıklı saygın kabul edildiğinden, kamunun hukuku korunurken fertlerin hukuku ihmal edilmez.

Fertlerin hukuku ve saygınlığı korunurken, fertlerin amme hukukunu temsil eden kamunun hakları da emniyet altına alınır. Kamusal statü kutsallaştırılmadan fertlerin hakları ile aynı çerçeve içerisinde düşünülür. Kamuyu temsil eden tüm şahıslar ve kurumlar da halkın hizmetkârı olarak değerlendirilir. İşte Kamu haklarından kısmadan fertlerin hak ve hukukunu temin eden ve bunu slogan düzleminden hakikat zeminine taşıyan sadece İslam`dır.

Bu nimetten mahrum olan insanlığın, bu gün ve tarihte neler kaybettiğini hatırlarsak, İslam`ın ve İslam nizamının kıymetini daha da anlarız. Ahiret boyutu ile de insanlığı selamet sahiline çıkaracak ve ebedi kurtuluş ile buluşturacak olan sadece İslam`dır. Eğer tüm insanlık İslam`ın hayat bahşedici hakikatinden haberdar olsalardı, Müslüman olmasalar bile, başta mazlumlar olmak üzere, insanlığın büyük bir kısmı, İslam`ın hâkim olması için çaba gösterirlerdi. Zira buradaki istikbal ve güvence başka hiçbir yerde yoktur.

"And olsun ki Musa`yı âyetlerimizle gönderdik. Ona şöyle dedik: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah`ın (felaket) günlerini hatırlat. Şüphe yok ki bunda her sabredip şükreden için nice ibretler vardır." (14:5)

"Musa kavmine demişti ki: "Allah`ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü O, bir vakit sizi Firâvun ailesinden kurtardı. Onlar sizi işkencenin en kötüsüne sürüyorlar ve oğullarınızı kesip kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı. Ve bunda Rabbinizden size büyük bir imtihan vardır." (14:6)

2) Allah Azze ve Celle, insanı yarattıktan sonra birçok maddi ve manevi nimetlerle donatmıştır. Kulluk vazifesini ifa etmemiz ve yeryüzünü imar etmemiz için bu nimetler bize verilmiştir. Bu nimetler, emri Hak vaki oluncaya kadar elimizde emanet olarak kalacaktır. Eğer emanete riayet edip maddi ve manevi nimetleri amacına uygun olarak kullanacak olursak, şüphesiz ki kazanan yine biz olacağız. Ama emanete nankörlük edecek olursak, kaybedecek olan yine biziz. Allah Azze ve Celle, Samed`dir; kimseye ihtiyacı yoktur, bizim ve tüm insanlığın ona ihtiyacı vardır. Dünya ve ahiret saadeti için bizim İslam`ı din olarak kabul etme ve yaşamaya ihtiyacımız vardır. Bizim, Allah`a kul olmamız veya asi olmamız, Allah`ın mülkünden ne bir şey eksiltir ne de bir şey ziyadeleştirir. Biz kullar, aczimizle ve fakrımızla O`nun mülküne bir şey ilave etme veya eksiltmeye kadir değiliz. Bizim, Allah`a ve O`nun davasına ihtiyacımız vardır.

Allah`ın davası için çalışan İslam mücahitleri ve davetçileri bilmelidirler ki, Allah`ın davasının bizlere ihtiyacı yoktur; bizim bu davaya ihtiyacımız vardır. Bu uğurda ödediğimiz her bedel, bizim hesabımıza ahirette yapılan yatırımdır. Herkese hür irade ve bir amel defteri verilmiştir. İstediği amellerle bu defteri doldurmakta özgürdür. Ama bu defteri hasenat ile doldurduğumuzda da hiçbir kimseye minnet etme hakkımızın olmadığını bilmeliyiz. Böyle bir fırsatı bizlere bahşettiği için Allah`a hamd ve şükür etmeliyiz; hamdımızı ve şükrümüzü ziyadeleştirmeliyiz.

Biz bu sırrı kavrayamaz ve bu yüce nimete layık olmazsak, Allah Azze ve Celle, bu nimeti bizden alıp hak edene verecektir. Allah(CC), onlardan razı olacak; onlar da Allah(CC)`tan razı olacaklardır. Bize gelince, biz ise hüsranımızla baş başa kalacağız.

"Musa dedi ki: Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz, iyi biliniz ki Allah hepinizden zengindir, hamd edilmeye layıktır." (14:8)

3) Bizim velimiz, dostumuz ve yardımcımız ancak Allah`tır. Allah`tan başka, kullarına yardım edecek yoktur. Başkalarının dostlukları mecazîdir ve ancak Allah`ın dilemesi ile olur. Mecazi dostlukların temelinde hakikatten neş`et eden dostluk varsa anlamlıdır. Kalpleri evirip çeviren ve dilediği mecraya sevk eden O`dur. O`nun dostluğu ve veliliği, rahmet ve necattır. Diğer dostlukların müstakil olarak hakikatte hiçbir faydası yoktur. İşte hidayet önderleri, bu hakikati biz insanlara tebliğ etmişlerdir. Allah`a dayanan kullar, beklemedikleri zaman ve yerde Allah`ın rahmetine mazhar olurlar. Böyle bir yardımı gönderebilecek başka da kimse yoktur. O halde dünya ve ahiret selameti için yalnızca Allah`ı dost edinmek lazımdır. Bu öyle bir dostluk olmalı ki, tüm hayatımızı kuşatmalıdır. Fikirlerimizin ve amellerimizin bu zeminde terbiye olması lazımdır. Kuram ve eylem bütünlüğü sağlanacak şekilde bu dostluk tüm hayatımızı kuşatmalıdır.

"Musa`ya da kitap verdik ve beni bırakıp başkasını vekil edinmeyiniz diye onu İsrailoğulları için bir hidayet rehberi kıldık." (17:2)

4) Mazlumların rabbi Allah`tır. Zulümlerinde boğulanlar ve kalpleri mühürleneler, zulümlerinin ayyuka çıktığı zamanda Allah`ın azabının gelmesini her zaman ve yerde beklemelidirler. Yeryüzünde mazlumlara hayat hakkı tanımayanlar, ekinleri ve nesilleri kurutanlar bilmelidirler ki, onlar bu yeryüzünde yaşamaya layık değillerdir. Allah şüphesiz onları görüyor ve mühlet veriyor. Azgınlıkta ileri gidenler bilmelidirler ki, kendilerine tanınan mühlet dolduğunda kesinlikle ertelenmeyeceklerdir. Aziz ve Cebbar olan Allah`ın yakalaması çok şiddetli ve çetindir. Tarihte gelmiş geçmiş ve ilahlık taslamış zalimlerin akıbetleri, günümüz zalimlerine ders olmalıdır. Bu arzın sahibi Allah(CC)`tır, mülk de O`nundur. Allah`ın mülkünde adaletin tesisi yerine, zulümle insanlığı kavuranlar hadlerini aştıklarını bilmelidirler. Çünkü bu mülkte kimsenin Rahman`ın kullarına zulmetme hakkı yoktur. Elbette verilen bir mühletin ardından, ibret almayan zalimler, başkalarına ibret olmaya mahkûm olurlar.

"Derken Firavun, Musa`yı ve İsrailoğulları`nı Mısır`dan sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk." (17:103)

5) Mazlumlar ve zalimlerin hesaplaşacağı gün elbette gelecektir. O gün mazlumun hakkı zalimden alınacaktır. Musa`ların doğumuna ve zulme başkaldırmasına engel olmaya çalışan zalimler, elbette büyük hesap gününde Allah`ın huzurunda hesap verecektir. Mazlumlar, bu dünyada karşılaştıkları zorbalıklar karşısında metin olmalıdırlar. Zalime karşı verdikleri mücadelede sebatkâr olmalıdırlar. Elbette onların hakkı zalimden alınacaktır. Mahkeme-i Kübra`da zalimler hesap vermeden bırakılmayacaklardır.

Yeryüzünün gerçek varisleri mustaz`aflardır. Ebette zalimler ve mazlumların haklarını gasp edenler, yenilecek ve cehenneme sürülecektir. Biz, zalimleri cehenneme sürmeye layık olursak, elbette Rabbimiz onları zelil edecek ve bizleri de aziz kılacaktır. Zalimlerin iktidarları suyun üzerindeki köpük gibidir. Biz, hakkını verdikten sonra elbette köpük dağılacak ve bu su berraklaşacaktır. Bu dünyada iken zalimlerin yakasını yırtıp hakkımızı alma nasip olmasa bile şüphesiz ki büyük mahkemede hakkımızı alacağımızı bilmeliyiz. Hayat bu alemle sınırlı değildir. Dolayısıyla, hak ve hukuk da bu alem ile sınırlı değildir. O halde zulüm şiddetlendiği ve zalime karşı gücümüz zayıfladığı zamanlarda da küfre ve zulme karşı mücadele etme istikametinde sebat etmeliyiz.

"Arkasından İsrailoğullarına şöyle dedik: "Firavun"un sizi çıkarmak istediği arazide siz oturun! Sonra ahiret vaadi (kıyamet) geldiği vakit, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz." (14:107)

6) Allah Azze ve Celle`nin takdiri, tüm takdirlerin üzerindedir. O diledikten sonra hiç beklenmedik zeminde ve beklenmedik sebepleri bir araya getirir. Bu sebeple kadere rıza göstermek gerekir. Karşılaşılan ferahlık ve darlıkları, sabır ve şükür eli ile karşılamak lazımdır. Kader oku yayından çıktıktan sonra onu geri çevirebilecek veya hedefine ulaşmasını engelleyebilecek bir kalkan yoktur. Mü`min mütevekkil olmalıdır. Hayatta hiçbir şeyin tesadüfi olmadığını ve tesadüfe yer olmadığını bilmelidir. Hayatın satır aralarındaki mesajları iyi okuyabilmek gerekir. İlahi mukadderata teslimiyet ve hikmet zemininde olaylara yaklaşmak çok önelidir. Bazen şer zannettiğimiz bir olay, hayırla neticelenebilir veya hayır zannettiğimiz bir olay, şer ile neticelenebilir. Maddi neticesi ne olursa olsun mü`min için hakikat dünyasında kayıp diye bir şey yoktur. Hz. Musa kıssasında olduğu gibi balıkların unutulması ve balığın şaşılacak bir şekilde kendisine yol bulup gitmesi gibi bazen hayret edilecek olaylar peş peşe bizi nasibimiz olana götürür. Biz istesek de istemesek de buna engel olamayız. Gayb perdesi ile setredilmiş olan mukadderat gelip bizi bulacaktır. Karşılaştığımız olayların keyfiyeti ne olursa olsun, bu durum istikametimizi bozmamalıdır.

"Musa da demişti ki: "İşte aradığımız o idi." Bunun üzerine izlerine dönüp gerisin geri gittiler." (18:64)

"Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik." (18:65)

7) Önceki ders ile ilişkili olarak diyoruz ki, hayatı kalp gözü ile görmek ve kalp gözü ile okumak gerekir. Hayat, madde ve manadan müteşekkildir. Görünen madde de aslında mana üzerine inşa olmuştur. O maddeye anlam katan da manadır. Manasız bir okuma büyük bir yanılgı olur. Olayların hakikati ve zahiri birbirinden farklı olabilir. Nice hakikatler çok farklı gözüken kabuklar içerisine saklanmış ve perdelerle setredilmiş olabilir. Bu perdelerin veya kabukların zahirine bakarak hüküm vermemiz doğru olmaz. Nasıl ki cevizin kabuğuna bakarak içi hakkında hüküm vermek bir hata ise, aynı şekilde olayların zahirine bakarak batınına ve hakikatine değer ve anlam biçmek de o derece hatalıdır. Mana gözü ile hayata bakıldığı zaman, bu bizi hakikat yolculuğuna çıkarır. Allah`ın evrene derç etmiş olduğu hikmetleri kavramaya yakınlaşırız.

Bu itibarla bizi kuşatan hadiseleri bu pencereden mütalaa etmek gerekir. İlahi muradın istikbalde bizim için neler sakladığını bilmeyiz. Takdire rıza göstermek ve bizim için takdir edileni şükür eli ile karşılamak gerekir. Hz. Musa kıssası çerçevesinde aşağıda zikredilen olay, her ne kadar o dönemde yaşansa da tüm insanlara hakikate dayanan bir perspektif sunmaktadır. Anlatılan bu olaydan biz de nasibimizi almalı ve basiretimizi açan bir vesile haline getirmeliyiz.

"Musa ona: "Allah`ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" dedi.

(Hızır) dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.

"İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?"

Musa: "İnşaAllah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim" dedi.

(Hızır) dedi ki: "O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!"

Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: "Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın."

(Hızır:) "Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi.

Musa dedi ki: "Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma."

Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: "Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın" dedi.

Hızır dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?"

(Musa) dedi ki: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.

Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: "İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi.

Hızır dedi ki: "İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."

"Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."

"Oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk."

"İstedik ki onların Rabbi, onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin."

"Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur." (18: 66-82)

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Eylül 2017 (156. Sayı)



 
23-09-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.