Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 35

Mehmet Zülküf Yel
Oysa gelen hakikate teslim olup, bizi hidayetten uzaklaştıran alışkanlıkları bir kenara bırakmalıyız. Bu konuda gereken kararlılığı göstermez isek, herkesin kendi dünyasında bir din anlayışı inşa olur. Hele de nesillerin değişmesi ile beraber bu tahrip veya umursamazlık, dinin bir cüzü olarak anlaşılır ve öylece muamele görür. Bu büyük tehlikeyi görmek lazımdır. Allah neyi emrettiyse tam bir teslimiyet ile onu alıp uygulamak gerekir. İşte felah ve kurtuluş budur.
Hz. Musa`nın Kıssasından Dersler ve İbretler-13

1) Kur`an`da zikredilen peygamber kıssalarına baktığımızda, birçok davet metodu, terbiye metodu ve eğitim metodu görürüz. Rabbani yönlendirme ile oluşan nebevi tecrübeler, başta İslam davetçileri olmak üzere, tüm Müslümanlar için eşsiz bir hazinedir. Zaman ve mekân değişse de bireylerin ve bu bireylerden müteşekkil toplumların değişmeyen ortak yönleri vardır. Bu itibarla, o gün geçerli olan ve zamana boyun eğmeyen reçeteler, aynen bu gün de geçerlidir.

Birçok asırda olduğu gibi zamanımızda da iman, adeta ateşten gömlektir. İstikamet, kılıçtan keskin bir hal almıştır. İstikameti muhafaza etmek son derece zorlaşmıştır. Hem nefsimize karşı istikametimizi muhafaza etmek hem de şeytanlaşmış insanlarla mücadele edebilmek için ihlas zırhı ile donatılmış bir imana ihtiyacımız vardır. Rabbani mecrada toplumun değişim ve dönüşümü için büyük bir ihlas ve adanmışlıkla hizmet etmek gerekir. İhlasla bezenmiş adanmışlık ruhunun tesisi için kurumlar ihdas edilmelidir. Davetçilerin, davaya yoğunlaşacakları, ruhen ve fikren davaları ile bütünleşecekleri mekânlar tahsis etmek gerekir. Resulullah döneminde de bu iş için Darü`l Erkam tesis edilmiştir. Daha sonraki yıllarda İslam toplumu devletleştiğinde, Darü`l Erkam`da yetişenler, kritik vazifeleri omuzlamışlar ve İslam devletinin omurgasını tesis etmişlerdir. Büyük dava adamlarının; miting alanları, seminer salonları ve konferanslarda değil, küçük ve özel mahiyete sahip sohbet halkalarında yetiştiklerini unutmamak lazımdır. Toplumun idaresini üstlenecek kadroların bu zeminde yetiştirilmesi lazımdır. Bu kadrolar, genel eğitimin yanı sıra Kur`an ve Sünnet dairesinde özel bir eğitime tabi tutulmalı ve davetin incelikleri öğretilerek davetçi sıfatları ile donatılmalıdır. Önemli vazifelere hazırlanan bu kişilerin yetenekleri eğitim ile geliştirilirken, bu yeteneklerin Rabbani bir terbiye ile terbiye edilmesi unutulmamalıdır. Zira ilim, irfan, hikmet ve risalet ile terbiye olmamış yetenekler, bir davetçinin helakına sebebiyet verebilir. Her an bize Allah`ı ve davamızı hatırlatacak bir çevreyi, ruhumuzu ve fikrimiz için eğitim alanı olarak seçmeliyiz.

Mücadelenin hangi safhası olursa olsun, ruhi ve fikri eğitim daima devam etmelidir. Maddenin devamlılığı için bir takım şartların bir araya gelmesi gibi, Rabbani bir misyona yönelmiş kişiliğin istikamet üzere sabit kalması için de bazı şartların varlığına ve devamlılığına ihtiyaç vardır. Vücudumuzun hayatiyetini devam etmesi için nasıl ki gıdaya ihtiyaç varsa, ruhumuzun da ölmemesi için manevi azığa ihtiyaç vardır. Mücadele sürecinde yıpranan ve meyus düşen kişilikler, bu kutlu azık sayesinde istikametini muhafaza eder ve tükenmişlik sendromuna müptela olmaktan korunur.

"Biz Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: "Kavminiz için Mısır`da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıbleye karşı yapın ve namazı kılın ve müminlere müjde verin." (10: 87)

2) İslam düşmanları ve zalimlerin sahip olduğu dünya nimetleri, hem kendilerini hem de gafilleri helaka sürükler. Dünya nimetlerinin cazibesi, fertlerin sağlıklı bir ruh ve akıl ile değerlendirme yapmalarına engel olur. Dünya cazibesi, adeta onların gözlerine inen bir perde olur. Hayata genelde salt madde penceresinden bakanların, gördükleri bu manzara karşısında akılları başlarından gider. Dolayısıyla hayata dair tercihleri de sağlıklı olmaz. İman ve hidayeti, hayata dair tercihlerinin ana merkezine yerleştirmek yerine, dünya çıkar ve ziynetlerini hayatın merkezine yerleştirirler. Böyle olunca da zalimlere meylederler. En büyük nimet olan iman ve İslam`ın değerini takdir etmeyip, zalim ve kâfirlerin ellerindeki dünyalıklara meyleden sefillere yazıklar olsun.

Toplumların Rabbani mecrada değişim ve dönüşümlerini amaçlayan İslam davetçileri, mal ve ziynetlerin insan üzerindeki saptırıcı etkilerini dikkate almak zorundadırlar. Siyasal ve sosyal alandaki projelerde kitlelerin bu zayıf yönü ve zalimlerin bu silahı kullanarak halkı saptırma imkânına sahip oldukları göz ardı edilmemelidir.

"Musa dedi: "Ey Rabbimiz! Sen Firavun`a ve adamlarına şu dünya hayatında göz kamaştırıcı zenginlik ve bol bol servet verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler."(10: 88)

3) Mücadele sürecinin tüm zorluklarına ve aldatıcılığına, içerisinde yaşamış olduğumuz toplum içerisindeki birçok insanın yanlış tercihi ve bu tercihlerin oluşturmuş olduğu sosyal ve siyasal baskıya rağmen, bunlara direnmek ve Hak yolda sebat etmek gerekir. Allah`ın zalimlere ve kâfirlere vermiş olduğu zenginliklerin bir imtihan olduğu, belki de Allah Azze ve Celle`nin, zalimlerin azabını artırmak istediği unutulmamalıdır. Bu zenginlik, zalimlerin azgınlıklarını artırdıkça artırır. Zenginliğin bazen azap, helaket ve felaket olduğu unutulmamalıdır. Zenginlik, kendisini bilmeyenler için felakete açılmış bir kapıdır. Rabbimiz, bazen kullarını korumak için bazı dünyevi nimetlerden mahrum edebilir. Allah ve İslam düşmanlarının refahını ve Müslümanların darlıkla imtihanını bu pencereden mütalaa etmek isabetli olur.

"Allah buyurdu: "Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Siz yine doğru ve dürüst olmaya devam edin. Kendini bilmeyenlerin yoluna sakın uymayın." (10: 89 )

4) Beşeri imkânların tükendiği ve kulun acziyetini iliklerine kadar hissettiği andan itibaren Allah`ın yardımı gelir. Yeter ki kul, kavli ve fiili dua kabilinden hedefine yönelmiş olsun. Beklenmedik zamanda Rahman`ın orduları imdada yetişir. Allah`a tevekkül edenler, asla zayi edilmezler. Ümidimizi kaybetmemeliyiz. Küfrün ve zulmün zulmetinin en koyu olduğu an, şafağın sökmesine en yakın andır. Her hesabın üzerinde bir hesap, her takdirin üzerinde de bir takdir vardır. Allah`ın Kahhar ismi, zalim ve mazlum arasında bir perde olur; zalimin kıyameti kopar ve tam da "ele geçirdik", dedikleri anda, Seyf-i Kahhar tarafından elleri kesilir. Kahredici bir güç ile karşı karşıya gelen zalimler, meydan okudukları İlahi güç karşısında yalvarmaya başlarlar. Artık ceberrutluk taslamanın fayda vermediğini görürler. Pişman olurlar; ama iş işten geçer. Zira verilen mühlet dolmuş ve artık geri dönüş yoktur. İlahi rahmet ve bağışlanma artık kâfirler için haram kılınmıştır. Onlara mühlet verilmez, artık gerçeklerle yüzleşme perdesi ortadan kalkmış ve ilahi azap onları çepeçevre kuşatmıştır. Burada tasvir edilen ruh hali, tüm zalimler için geçerlidir. Zalimlerin anladıkları tek dil, kahredici bir güçtür. Zalimler; ilim, irfan, hikmet ve merhametten anlamazlar. En tehlikeli canavarlardan kat be kat daha fazla tehlikelidirler. Zira insan neslini tehdit etme bağlamında, zalim bir insandan daha tehlikelisi yoktur.

Bu zalimlere karşı kullanılacak dil de budur. Zalime asla merhamet edilmez, edilmemelidir. "Merhametten maraz doğar" sözü, adeta bunlar için söylenmiştir. Nice zalimler görürsünüz ki güçlü olduklarında ilahlık taslarlar, fitne ve fesat tarlasında aşağı yukarı koştururlar; ama kahredici bir güçle karşılaştıkları zaman ise hemen yalvarmaya başlarlar. İşte zalimlerin sefil karakterleri budur. Zalimlere asla eman ve mühlet verilmemelidir. Hikmet ve nasihat fayda vermemiş ise, artık zalimin zulüm ve fitnesine engel olmak için zalimin nefesini kesmekten başka bir yol kalmamıştır. Zalime merhamet, mazluma zulümdür. Zalimin zulmü son raddeye gelmiş ise, zalimin affedilmesi durumunda eski zulmüne dönmesi neredeyse kesindir. Zalimin yalvarmaları ve o anki acziyeti bizi asla yanıltmamalıdır. Gök kubbe zalimin başına yıkılmalı ve Allah`ın kulları zulüm ve küfür cenderesinden kurtarılmalıdır. Zalim son demlerini yaşıyorsa ve zulmünde de zirveye ulaşmış ise zulmünün karanlığında boğulmayı ve zulmü ile beraber tarihe gömülmeyi hak etmiştir.

Başta Firavun olmak üzere, tarihte birçok zalim kendilerine tanınan mühleti değerlendirememiş ve helak olmuştur. Kimisi ne olduğunu anlamadan helak olurken, kimisi de hakikati gördükten sonra helak olmuştur. İşte azap hak olduktan sonraki nedametin bir faydası yoktur. Allah`ın bize verdiği ömür mühletini iyi değerlendirmek ve nefsimize zulmettiğimizde de tevbeyi tehir etmemek gerekir. Zira ölüm bize çok yakındır. Ansızın gelip kapımızı çaldığı zaman da artık tevbe etmeye fırsatımız olmaz ve Allah`ın huzuruna arınmış bir kul olarak çıkma ve Allah`ın rahmetinin tecellileri ile muhatap olma imkânını da ebebiyyen yitirmiş oluruz.

Kur`an`da zikredilen Firavun örneği başta olmak üzere, ibretlik sonları ile tarihe geçmiş bedbahtlara ibret nazarıyla bakıp Allah`ın rahmetine sığınmak gerekir. Firavun ibret olsun diye bize anlatılmış ve cesedi de ibret olsun diye korunmuştur. Sonraki nesillerin de bu ibretlik sonu somut olarak görmeleri takdir edilmiştir.

İbret almayan, ibret olmaya mahkûmdur. Biz, bizden öncekilerden ibret almaz isek, bizden sonrakilere ibret olmaya mahkûmuz.

"Ve sonra İsrailoğulları`nı denizden aşırdık. Firavun, düşmanca saldırmak için derhal adamlarını ve askerlerini arkalarına düşürdü. Ta ki, suda boğulmaya başlayınca "İnandım, gerçekten de İsrailoğulları`nın iman ettiğinden başka tanrı yoktur. Ben de ona teslim olanlardanım." dedi."(10: 90)

"Şimdi mi? Oysa bundan önce hep isyan etmiştin ve fesatçılardan idin." (10: 90)

"Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber, insanların birçoğu ayetlerimizden yine de gafildirler."(10: 92)

5) Risalet ve şeriat gayet nettir. Risalet ve şeriatı, felsefi ve nefis tartışmalarla perdelememek lazımdır. Allah`ın maddi ve manevi nimetleri, şükrümüzü artırmalıdır. Nimetlerle gelen rahatlık, bizleri gaflete ve dinin aslını tahrif etmeye yöneltmemelidir. Nimetle beraber nankörlük gelirse bunu hesabı ağır olur. İlim ve hikmet, hidayetimizi artırmalıdır. Ama ilim pınarı ihtilafın kaynağına dönüştürülürse veya risaletle alakası olmayan hususlar ilim adı altında insanlara takdim edilirse, bunun yol açacağı felaketler, cehaletin neticelerinden daha ağır olur. Toplumda meydana gelen böyle bir tahribatın sonuçlarını da ortadan kaldırmak zor olur. Bu itibarla ilimle iştigal etme makamında olanlar, ne büyük bir sorumlulukla karşı karşıya olduklarının bilincinde olmalıdırlar. İlim ve İslam adı ile pazarlanacak her fikir, kavram ve öğreti, ağızdan çıktıktan veya yazıldıktan sonra toprağa atılan tohum gibidir. Bereketi de felaketi de geniş bir alana tesir eder. Bazen asırları aşar. Bu tahribat devam ettikçe, kişinin amel defterinin, vebal ve ateş kazanına dönüşeceği unutulmamalıdır.

“Gerçekten İsrailoğulları`nı çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara hoş nimetlerden rızıklar verdik. Anlaşmazlığa düşmeleri de kendilerine ilim geldikten sonra oldu. Şüphe yok ki, Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” (10: 93)

6) Allah`tan hüküm ve ilim geldikten sonra, tüm insanların gelen hükme teslim olmaları lazımdır. Kalplerinde hastalık olanlar ise, Allah`ın açık hükümlerine rağmen şüphelerin peşine düşerler ve nefislerine tabi olurlar. Özellikle İsrailoğulları, hidayet bahşeden risaletin serahatine rağmen, dini anlaşılmaz kılıp aslından uzaklaştırdılar. Özellikle menfaatlerine uymayan veya nefislerinin istemedikleri hükümleri, başka öğreti ve hükümlerle değiştirdiler.

Böyle bir tercihte bulunma, şeytanın oyuncağı olmadır. Her çağda Allah`ın hükmü geldikten sonra, hala eski alışkanlık ve geleneklerini devam ettirmek isteyen ve bunu din ile harmanlamak isteyenler vardır. Allah`ın davası ile tanıştıktan sonra her şeyin din süzgecinden geçirilip geleneklerimizin ve alışkanlığımızın sorgulanması gerekirken, eski alışkanlıklarımızı devam ettirme eğilimine girebilmekteyiz. Hatta alışkanlık ve batıl geleneklerimize dini bir kisve giydirmeyi de ihmal etmeyiz. Sahih din anlayışının kaybolmasının yolu böyle açılır. Bu ise, hayat bahşeden bir suyu kaynağında bulandırmak demektir.

Oysa gelen hakikate teslim olup, bizi hidayetten uzaklaştıran alışkanlıkları bir kenara bırakmalıyız. Bu konuda gereken kararlılığı göstermez isek, herkesin kendi dünyasında bir din anlayışı inşa olur. Hele de nesillerin değişmesi ile beraber bu tahrip veya umursamazlık, dinin bir cüzü olarak anlaşılır ve öylece muamele görür. Bu büyük tehlikeyi görmek lazımdır. Allah neyi emrettiyse tam bir teslimiyet ile onu alıp uygulamak gerekir. İşte felah ve kurtuluş budur.

"Andolsun ki, Musa`ya kitabı verdik, yine de onda ihtilafa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir karar olmasa idi, elbette haklarında hüküm verilmiş bitmişti. Muhakkak ki onlar, bundan kuşkulu bir şüphe içindedirler." ( 11: 110)

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi –Ağustos 2017 (155. Sayı)
 


 
23-08-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.