Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 32

Mehmet Zülküf Yel
Bazen de bir toplumun madden ve manen yok oluşu ile sonuçlanabilir. Görünen ve görünmeyen düşmanlar, harekete geçmek için İslam toplumlarının en zayıf anlarını kollarlar. Bu anı yakaladıkları zaman da harekete geçme konusunda tereddüt etmezler.
Hz. Musa`nın Kıssasından Dersler İbretler-11

1) İslami bir toplumda idare ve imamet en önemli meselelerden birisidir. Hem İslami literatürdeki referanslarımız hem de sosyolojik gerçekler bunu zaruri kılmaktadır. Toplumların doğası gereği idare işi kısa bir zaman diliminde bile boşluk kaldırmaz. Bu kısa zaman diliminde meydana gelen geri dönüş ve tahribatlar bazen yıllarca telafi edilemeyebilir. Bazen toplumların hafızalarında derin yaralar açabilir. Bazen de bir toplumun madden ve manen yok oluşu ile sonuçlanabilir. Görünen ve görünmeyen düşmanlar, harekete geçmek için İslam toplumlarının en zayıf anlarını kollarlar. Bu anı yakaladıkları zaman da harekete geçme konusunda tereddüt etmezler. Harici düşmanların bu saldırıları ile beraber içleri küfür, nifak ve fısk dolu olan taifeler de bu zayıflık anını bir fırsat olarak görürler. Bizden görünen bu dâhili düşmanlar, maddi ve manevi tahribat noktasında büyük rol oynarlar. Hatta toplumun harici düşmana göstereceği refleks, bunlara karşı gösterilemeyebilir. Çünkü bizden görünen düşmanlar, maddi ve manevi hücum ve hamlelerini farklı isim ve gerekçelerle yaparlar. Toplumun büyük bir kısmı bu konsept ile gerçekleştirilen saldırıyı tehdit olarak algılamayabilir ve gereken duruşu ortaya koymayabilir.

İslami şahsiyet ve kurumlar, zayıf göründüğü an karşı hareketler başlar. Böylesi zamanlarda gerçek düşmanlar ve toplumsal eğilim ve refleksler ortaya çıkar. Böylesi zamanlarda toplumsal şuur ve güç de ortaya çıkar.

İslami kurumlarda devamlılık esastır ve kurumsallaşma çok önemlidir. Toplumsal istikbal şahıslara değil, kurumlara yaslanmalıdır. Bir şahsın yokluğunda toplumsal devamlılık sağlanabilmeli ve toplumsal faaliyetler olduğu gibi devam edebilmelidir. Bu itibarla yetki silsilesinde hiçbir kopukluk ve boşluk olmamalıdır. Islah ve inşa vizyonu çerçevesindeki faaliyetler devam etmelidir. Her makamın yedeği olmalı, insani veya vazifeden kaynaklanan nedenlerden dolayı asil vazifelinin olmadığı yer ve zamanda halef vazifeyi devralmalıdır. Toplumsal gelecek, bir insana bağlanamaz. Bu tercih hayatın da doğasına aykırıdır.

Kâinatta bir düzen hâkimdir ve bu düzenin hakimi olan Allah, İslam toplumuna da düzeni ve birliği emreder. İslami sosyolojik literatürde boşluğa ve kosa yer yoktur. En büyük topluluk olan ümmetten en küçük sosyal topluluklara kadar, tüm insanların daima düzen ve idareye tabi olması gerekir. Velev ki iki kişi de olsa, bu iki kişi bile, bir topluluk keyfiyetine sahiptir ve mutlaka bir istişare ile hareket eden bir idarecinin olması gerekir.

İdarede emirler açık ve net olmalıdır. Halef pozisyonunda olanların yeni bir şeyler ihdas etmek yerine önceki bütünün ardılı olarak hareket etmesi lazımdır. Yetki ve inisiyatifini kullanırken bu husussa dikkat etmelidir. Aksi halde kurumsallık ve idarede bütünlük prensibi ortadan kalkar ve bunun sahadaki yansıması kısa ve uzun vadede olumsuz neticelere sebebiyet verebilir. Aynı zamanda böyle bir tercih toplumsal kaos ve ayrışmaya zemin hazırlayacağı gibi, asıl lider veya kurumların karizma ve misyonlarına da gölge düşürebilir. Dirayetli olması lazımdır. Maddi ve psikolojik tesirlere boyun eğmemelidir. Asılın göstermiş olduğu istikamet ve dirayet, halef için de düstur olmalıdır.

"Ve Musa`ya otuz geceye vaat verdik ve süreye bir on gece daha ekledik ve böylece Rabbinin mikatı (tayin ettiği vakit) tam kırk gece oldu. Musa, kardeşi Harun`a şöyle dedi: Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış ve bozguncuların yolundan gitme!" (7:142)

2) Allah`ın bu dünyada ihsan ettiği nimetler ve bizi imtihan ettiği nimetler, gerçeklerinin gölgesi mesabesindedir. Bu dünyadaki nimetler, O`nun isim ve sıfatlarının tecellilerinin yansımasıdır. Bu itibarla hayır ve şer, mükâfat ve ikab noktasında dikkate alınması gerekenler Allah katında olanlardır. Bu dünyadakiler, Allah (CC) indindekilerle mukayese bile edilemez. Fani ve gölge olanlara itibar yerine, asıllarına talip olmak, tek doğru tercihtir. Gölgelere aldanmak ve asıl sanmak ise büyük bir yanılgıdır. İnsanoğlunun anlayış, imkân, kabiliyet ve yaradılışı, manevi hakikatlere vakıf olmak, onları ihata etmek konusunda acizdir. Hatta baki âlemin tahayyülü bile tasavvurumuzun çok ötesindedir. Bizim düşüncemizi şekillendiren bu âlemdeki unsurlar olduğu için tahayyülümüz ancak bunun paralelinde şekillenir. Bu itibarla, ebedi âlemin hakikatleri hakkında bir nebze fikir sahibi olup, rağbet ve içtinabımızın istikamet üzere şekillenmesi için Rabbimiz bize misaller verir. Tattığımız bu misaller, kavramakta aciz kaldığımız ahirete ait unsurlar konusunda bize fikir vermektedir. Öyle ise, Kerim rabbimizin yerler ve gökler genişliğinde olan cennetlerine koşalım; bedenlerin yanı sıra ruhları yakan ateşinden sakınalım. Sivrisinekten kaçıp ejderhanın ağzına atlamayalım. Toza toprağa karışacak olan faniliklere aldanıp, dile getirmekten aciz kaldığımız, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, zihinlerin tasavvurunda aciz kaldığı nimetlerden kendimizi mahrum etmeyelim. Acizliğimizi itiraf edip Allah`ın rahmetine sığınalım; o rahmeti talep edelim. Kulluğumuzun edebiyle, Aziz ve Celal sahibi olan Allah`ın dergâhının kapısını çalalım.

"Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana" dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin". Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen Sübhan`sın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim," dedi." (7:143)

3) İman, en büyük nimetlerden birisidir. İnsanlar arasındaki seçkinliğin en bariz kriteridir. İman, salt vicdan meselesi değildir. Hayatın tüm alanlarına hayat bahşeden bir pınardır. Mü`min, Allah`ın iman ve şuur nimeti ile en fazla ikrama nail olan kullarından olduğunu bilmelidir. Bu yüzden imtihan aracı olan dünyevi nimetlere tamah edip, dünyevi nimetlere nail olanların çok ali makamlarda olduğu zannedilmemelidir. İzzet, onur ve selamet için vasıta olan imandır. İman nimetine nail olup da bu nimeti göremeyenler ve dünyevi mahrumiyetlerden dolayı şekva edenler, tövbe edip Allah`ın bu eşsiz nimetinin değerini takdir etmelidirler. Bu nedametten mahrum olanları ve dahası bu nimete nail olmayıp da ebedi hüsran ve hasret ile diğer tarafa gidenlerin ve ebedi felaket yaşayanların durumu düşünüldüğünde Rabbimizin bu büyük lütfunun değerini daha iyi anlarız. Bu gün iman ile tanışamayıp bu hal üzere bu dünyadan göçen niceleri vardır. Bu büyük kaybın geri dönüşü yoktur. Bu dünyanın maddi nimetleri ise göz açıp kapayıncaya kadar elimizde kalabilir. Emri hak vaki olup miadımız dolunca, herkes elindekini burada bırakıp terk ettiklerinin hesabını vermeye/verememeye gidecektir. Ehli imanı ise, sahip olduğu iman nimeti karşılayacaktır. Bu durum, ne büyük bir saadettir. Dolayısıyla mü`minler yeryüzünün en büyük zenginleri oluğunu bilip Allah`a şükretsinler.

"Allah buyurdu: Ey Musa! Sana verdiğim peygamberlikle ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Sana verdiğime sıkı sarıl ve şükredenlerden ol!" (7:144 )

4) İman ve şeriat ayrılmaz bir bütündür. İslam, bir medeniyet projesi ve ıslah üzere ikamesini içermektedir. Akide ve şeriatı bir arada düşünmek lazımdır. Pratik hayatta tezahürü olmayan, ferdi ve içtimai neticeleri olmayan bir imanın zayıflığı ortadadır. Risalet, iman ekseninde şekillenen bireyler ve toplumların inşasını hedeflemektedir. Hiçbir peygamber imanı kalplere hapsetmemiştir. Tam tersine risaleti dünya ve ahiret selametine çıkaracak ve insanlığı selamet sahiline ulaştıracak bir gemi olarak takdim etmiştir. Tarih boyunca bu gemiye binenler selamet sahiline çıkmışlardır. Ahiret saadetinin yanı sıra dünyada da fazilet ve erdemin zirvesine çıkmışlardır ve insanlığı zirveye çıkaracak medeniyetle inşa etmişlerdir.

"Ve onun için o levhalarda her şeyden yazdık, nasihat ve hükümlerin ayrıntılarına ait her şeyi (belirttik). Haydi, bunlara sıkı sarıl, kavmine de emret, onlar da en güzeline sarılsınlar. Size yakında o fasıkların yurdunu göstereceğim." ( 7:145 )

5) Bireysel ve içtimai hastalıklar, uygun ortam buldukları zaman nüksederler. Tedavi edilmemiş ve kökünden sökülmemiş yanlış eğilimler, her zaman için potansiyel tehlike arz etmektedirler. İnsan nefsinde bulunan hastalıklar, uygun koşullar oluşunca insanın irade dizginlerini elinden alır ve peşinden sürükler. Çoğu zaman insan niçin böyle bir eğilim ortaya koyduğunu bilmez ve bunu sorgulamaz. Bazen akla ziyan tercihler insanı felakete sürükler. Toplumlar da böyledir. Fertlerin hastalıklar ve zayıf noktaları olduğu gibi toplumların da zayıf anları vardır. Yine toplum içerisinde bulunan farklı eğilimlere sahip kişi ve gruplar da böyle zamanlarda ortaya çıkarak kaos oluştururlar, bazen de toplumun yönetimini ele almaya çalışırlar. İfsat felsefesi ile hareket edip toplumları istedikleri eksende şekillendirme gayreti içerisine girerler. Toplumu ıslah sürecinde, bu yapılar tamamen bertaraf edilinceye kadar, potansiyel anlamda tehdit oldukları unutulmamalıdır. Yine bu kişilerin cesaretlenmemesi için zayıflık olarak telakki edilebilecek durumların oluşmamasına dikkat edilmelidir. Yönetimde rehavet, tespit edilen bir tehlike olmasa bile büyük bir sorundur. Velev ki tespit edilen bir tehlike olması bile kudretli görünmek lazımdır. Amiyane tabirle, "eşeğin aklına karpuz kabuğu getirecek" pozisyonlara mahal verilmemelidir.

Yine şehvet ve nefsin şekillendirdiği tavır ve eğilimlerin, hayatta akıl ve mantık çerçevesinde herhangi bir karşılığı olmadığı bilinmelidir. Tamamen heva ve hevesin yönlendirdiği duruşların hem bu dünyada hem de ahirette neticesi hüsrandır. Nefisperestler, kendi durumlarını akıl ve mantık çerçevesinde analiz etmezler. Nefsin esir almadığı, şuuru dumura uğramamış her akıl, istikamete götüren birer vasıtadır. Ama fasıklar asla akla müracaat etmeyi düşünmezler. Hatta aklın sorgulamasını hissetmemek ve unutmak için olmadık yol ve yöntemler denerler. Vicdanlarıyla baş başa kalmaya ve muhasebe yapmaya korkarlar. Çünkü vicdanlarına ve akıllarına müracaat edip ciddi ciddi düşünürlerse, şöyle veya böyle yaradılış ve imtihan gerçekleri ile yüzleşme durumunda kalırlar. Bu gerçekler akıllarına geldikçe hayat onlara zehir olur. Çünkü tercihlerinin, bu zeminlerdeki karşılığı felaket ve iflastan başka bir şey değildir.

Batı medeniyeti müntesipleri, müspet bilimleri sorgulanmış temellere oturttukları halde, ideoloji ve inanç ile alakalı tercihlerini ciddi bir eleştiri ve sorguya tabi tutmamışlardır. Allah (CC)`ın verdiği aklı, inançlarını sorgulamak ve doğruyu bulmak için kullanmamışlardır.

"Musa`nın arkasından kavmi, tutmuş süs takılarından böğüren bir buzağı heykeli edinmişlerdi. O buzağının kendilerine bir söz söylemediğini ve bir yol gösteremediğini görmemişler miydi? Fakat yine de onu tanrı edindiler ve zalimlerden oldular." (7:148)

6) Basireti bağlanan ve kalp gözü körelen kişi ve toplumlar, bir irşadın ikazı ile kendilerine gelebilir ve hatalarını görebilirler. Zaten birçok insanın yanlış tercihinin nedeni cehalet değil, nefsinin arzularına teslim olmasıdır. Etkili bir irşad veya ruhlarını derinden sarsan bir ikaz bağlanan basiretlerini yeniden açabilir. Her hâlükârda Allah kullarına karşı merhamet sahibidir. Yeter ki kulluğumuzun edebini bilerek tevbe kapısını çalmayı bilelim.

"Ne zaman ki, ellerine kırağı düşürüldü (yaptıklarına pişman oldular), o zaman sapıtmış olduklarını gördüler. "Yemin olsun ki; eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, muhakkak biz kötü akıbete düşenlerden olacağız." dediler." (7:149)

7) İmanı ve takvayı bağlayıcı unsurlar olarak kabul etmeyen bireylerin ve bu bireylerden oluşan toplumların tercihlerini, güç ve otorite belirler. Baş eğip itaat etmeleri için ille de onları acizde bırakacak bir otorite ve güç lazımdır. Toplumsal değişim ve dönüşüme talip olanların, mutlaka güç ve otorite tesisine ve maddi caydırıcı güce dönük projelerinin olması lazımdır. Toplumlar, maddi ve manevi unsurlar ile kontrol edilirler. Salt manevi ikaz ve tedbirler bazı insanları istikamet üzere tutmak üzere yeterli iken, birçok birey ise, ancak maddi tedbirlerin caydırıcılığı ile kontrol altında tutulabilirler. Manevi unsurlar ile maddi unsurlar ayrılmaz bir bütün olup, toplumsal idare ve kontrol için her ikisinin bir arada olması ile netice alınabilir. İslam`ın öngördüğü idare şekli bu iki dinamik üzere inşa olmuştur. Salt maddi veya salt manevi tedbirler yeterli değildir. Her düzeydeki İslam toplumunun idaresinde, şartların uygunluğunca her iki tedbir unsuru bir arada tatbik edilmelidir. Risalet, toplumların manevi kontrolünü sağlarken, şeriat da toplumların maddi kontrolünü temin etmektedir.

"Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi: "Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emriyle dönüşümü beklemeden acele mi ettiniz?" Elindeki levhaları bıraktı ve kardeşi Harun`u başından tutarak kendine doğru çekmeye başladı. Harun, "Ey anamın oğlu!" dedi, "inan ki, bu kavim beni güçsüz buldu, az daha beni öldürüyorlardı, sen de bana böyle yaparak düşmanları sevindirme ve beni bu zalim kavimle bir tutma." (7:150)

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Mayıs 2017 (152. Sayı)
 


 
23-05-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.