Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 31

Mehmet Zülküf Yel

Tarih boyunca kâfirler ve zalimler, hakikate değil zorbalığa ve zulme dayanmışlardır. Kurmuş oldukları düzenlerini zulüm üzerine tesis etmişlerdir. Küfür sistemlerinin adalet ve hak gibi bir kaygıları hiçbir zaman olmamıştır. Zayıflık ve mustazaflık onlar için ezmeye sebeptir. Temel hak ve özgürlükler i zorbalıkla gasp etmektedirler. Küfrün temel mantığı, zorbalık ve ceberrutluktur.
Hz. Musa`nın Kıssasından Dersler ve İbretler – 10

1)  Tarih boyunca kâfirler ve zalimler, hakikate değil zorbalığa ve zulme dayanmışlardır. Kurmuş oldukları düzenlerini zulüm üzerine tesis etmişlerdir. Küfür sistemlerinin adalet ve hak gibi bir kaygıları hiçbir zaman olmamıştır. Zayıflık ve mustazaflık onlar için ezmeye sebeptir. Temel hak ve özgürlükler i zorbalıkla gasp etmektedirler. Küfrün temel mantığı, zorbalık ve ceberrutluktur. Küfür ve zulüm sistemleri, mazlum milletlerin kanları ve emekleri üzerine inşa edilmiştir. Zalimlerin tarihlerinden kan ve gözyaşı fışkırmaktadır.

"Firavun kavminin ileri gelenleri dediler ki: "Seni ve ilâhlarını terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Musa`yı ve kavmini serbest bırakacaksın?" Firavun da dedi ki: "Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve onlar üzerinde kahredici bir üstünlüğe sahibiz."  (7: 127 )

2)  Her takdirin ve planın üzerinde olan bir takdir ve plan vardır. Zalim ve kâfirlerin sinsi planları, İlahi takdir karşısında hiçbir değer ifade etmez. Eğer Allah, mazlumları yeryüzünün varisleri kılmak istemişse, kâfirlerin tedbir ve engellemeleri boşunadır. Tüm erkek çocuklar öldürülse de İlahi mukadderat elbette bir Musa`ya sığınak olacaktır. Ve bir Musa elbette Firavunun zulüm düzenini alt üst edecektir. Küfrün hükmü kalıcı değildir. Allah Azze ve Celle`nin zalimlere verdiği mühlet dolduktan sonra, elbette Hak tecelli edecektir. İşte Hakk`ın tecellisi ve batılın zevalinin bizim ellerimiz ile olması için, sabır ile Allah`a dayanmak ve O`na tevekkül etmek gerekir. Elbette akıbet Allah dostlarının olacaktır. Mesele buna layık olabilmektir. Biz layık olursak sünetullah tecelli edecek ve mazlum halklar yeryüzünün varisleri olacaktır.

"Musa, kavmine dedi ki: "Allah`ın yardımını ve lütfunu isteyin ve sabır gösterin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah`ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonunda kurtuluş müttakilerindir." (7: 128)

3) Allah`ın mazlumlar için vaat ettiği nimetlere ve zafere ulaşmanın elbette bir bedeli olacaktır. Allah`ın katındaki dünyevi ve uhrevi nimetlere talip olanlar, göğsünü bela ve musibetlere açmalıdır. Büyük zaferlerin; dişe diş, kana kan verilen bir mücadelenin neticesi olduğu bilinmelidir. Bu uğurda görülen eziyetleri kayıp olarak değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Bu uğurda görülen her meşakkat, cennet azığı ve zafer yolunda döşenen kutlu bir taştır. Zafere giden yol, kutlu bir çile ile ilmek ilmek dokunur. Vaat edilen neticeyi görüp cahilce yargılardan kaçınmak gerekir.

"Kavmi de dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da." Musa dedi ki: "Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helak edip de sizi yeryüzünde halife kılacaktır ve sizin nasıl işler yaptığınıza bakacaktır." (7: 129)

4) Allah Azze ve Celle, zalime mühlet verir ama asla müsamaha göstermez. Kendilerine mühlet tanınanlar, bu fırsatı iyi değerlendirmelidirler. Akıl sahipleri kendilerine verilen bu fırsatı iyi değerlendirip tövbe kapılarını çalarlar. Ama gafillere gelince, bu fırsatı azgınlıklarını artırmak için kullanırlar. Başa gelen her musibet, aslında İlahi mukadderatın bir elçisidir. Bu musibetler, insanoğlu için adeta yol gösteren birer mürşittirler. Nasihatlerden nasibini almayanlar, hiç olmazsa musibetlerle kendilerine gelmelidirler. İşte musibetler, Aziz ve Celil olan Allah`ın kahredici azabı gelmeden önce bizlere yapılan son ikazlardır.

"Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, senelerce kıtlık ve gelir noksanlığı içinde tutup kıvrandırdık ki, düşünüp ibret alsınlar." (7: 130 )

5)  İnsanın bu dünyada karşılaşmış olduğu maddi ve manevi musibetler, kendi elleri ile yaptıkları yüzündendir. Kim, ne eker ise onu biçer. Eğer bize nasip olan bir iyilik varsa bu lütuf, Rabbimizin katındandır. Eğer bize gelen bir kötülük varsa bu da nefsimizin kötü tasarruf ve eğilimlerinin neticesidir. Su-i ihtiyarımızın neticesi olarak önümüzde bulduğumuz musibetlerden dolayı başkalarını suçlamak yerine, belki kendi ahvalimize çekidüzen vermek isabetli bir yaklaşım olur. Kaldı ki hayat bahşeden ve ölmüş insanlığa bir ruh olan risalete gelince, risalet ancak iyilik ve saadet kaynağı olabilir. Risaletin temsilcileri de ancak insanları selamet sahiline çıkarır. Kötülük ve musibet, risalete tabi olmada değil, ondan uzaklaşmadadır. Ve en büyük musibetin gaflet ve dalalet olduğu unutulmamalıdır. Hayatta karşılaştığımız musibet ve olumsuzlukları, Allah`ın hayat bahşeden davasına nisbet etmekten daha büyük bir musibet olabilir mi?

"Fakat kendilerine iyilik geldiği zaman, işte bu bizim hakkımızdır, dediler, başlarına bir kötülük gelince de, işte bu Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu yüzünden, dediler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır. Lâkin çoğu bunu bilmezler." (7: 131 )

6) Küfür ehlinin gözleri kör ve kulakları mühürlüdür. Sinelerindeki kalpleri ise çoktan kurumuştur. En büyük mucize olan İlahi kelamın yanı sıra duyu organlarına ve akıllarına hitap eden mucizelerle karşı karşıya geldiklerinde bile Hakk`a teslim olmazlar. Çünkü onların hakikati bulma gibi bir dertleri yoktur. Ve kendilerine teklif edilen mesajın niteliği ne olursa olsun peşinen reddederler.

"Ve sen büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz," dediler" (7: 132 )


7)  Ehl-i küfrün ahde vefası yoktur. Başlarına bir musibet gelince ve sıkışınca, azgınlıklarına son vereceklerine dair söz verirler; ama ne zaman ki başlarına gelen sıkıntıyı atlatacak olurlarsa yine eski azgınlıklarına geri dönerler. Tarih boyunca küfrün karakteri hep böyle olagelmiştir. Küfrün bu dönek karakteri nebevi tecrübe çerçevesinde bizlere anlatılmış ki, münkirleri iyice tanıyabilelim. Onların anladığı ve iman ettiği tek güç, kuvvet ve kudrettir. Küfrün ahde vefası olmadığı için, onları yıldıracak olan güç, İslam`ın sahip olduğu kuvvettir. O halde bu şaşmaz tarihi hakikatten dolayı, zalim ve kâfirlerin şerrinden emin olmanın yolu; onların merhametlerine, adaletlerine ve sözlerine itimat değil, belleri kıran caydırıcı bir güce sahip olmaktır. Öyle ki, ne zaman ki Müslümanlara zarar vermeyi düşünürlerse tepelerinde hemen İslam`ın kılıcını görmelidirler.

 "Ne zaman ki, azap üzerlerine çöktü, dediler ki, "Ey Musa! Bizim için Rabbine dua et, sana olan ahdi hürmetine eğer bizden bu azabı kaldırır uzaklaştırırsan, yemin olsun ki, sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz."

"Ne zaman ki, belli bir süreye kadar onlardan azabı kaldırdık, derhal yeminlerini bozdular." (7: 134-135 )

8) Allah Azze ve Celle`nin verdiği mühletin de bir sınırı vardır. Rabbimizin tanıdığı mühleti tövbe edip hidayete yönelmek yerine azgınlıklarını artırmak için kullanan münkirlere fırsat ve tövbe kapısı kapanır. Allah(CC)`ın vaadi hak olur. Hak gelir ve batıl zail olur. Batılın zail olması mukadder bir akıbettir. O halde mü`minler sabırla Allah`ın hükmünün gerçekleşmesini beklemelidirler. Mücrimler ya tövbe edip hidayete ererler ya da helak olacaklardır.

"Biz de, âyetlerimizi inkâr ettikleri ve onlara kulak vermedikleri için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk." (7: 136 )
 
9) Sünetullahın bütün aşamalarından sonra azap vaadi hak olur. Mazlum ve mustazaflar sabretmelerinin karşılığını alırlar. Zalimlerin yurtlarına varis olurlar. Çünkü mazlumlar yeryüzünün gerçek varisleridirler. Zalimler, Allah`ın korkunç azabı ile yüzleşirken, gasp etmiş oldukları bütün varlıklar ise, gerçek varisler olan mustazaflara kalır. Tarih buna şahittir. İşte zaferin tecelli edeceği bu anı sabır ve tevekkül ile beklemek lazımdır. Bu imtihanı başarı ile verenler, dünyada aziz olup nimetlere nail olurlar; ahirette de akıbet Allah`ın izni ile onlarındır. Allah Azze ve Celle, kendisine dayananları yüz üstü bırakmaz ve zayi etmez. Temel mesele, bu mükâfata layık kullar ve toplumlar olmaktır.

Zalimler ve müstekbirlerin güçlerine ve imkânlarına güvenip ekin ve nesli kurutmaları büyük bir yanılgıdır. Güçlerine dayanarak zorbalıklarına devam etmeleri durumunda Kahhar ve Cebbar olan Allah`ın gazabının tecellisi ile yüzleşeceklerdir. O zaman da iş işten geçecektir. Hasret ve nedamet içerisinde bütün varlıkları ile beraber yeryüzünden silineceklerdir. Yeryüzünde hüküm süren nice zorbalar, sanki ihtişamlı bir saltanat sürmemişler gibi yok olup gitmişlerdir. Birçoğunun adı ve sanı bile yeryüzünden silinmiştir.

"Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de yeryüzünün, bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğullarına olan o güzel vaadi, sabırları yüzünden gerçekleşti. Biz de Firavun ile kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve diktikleri binaları yerle bir ettik." (7: 137)

10)   Yeryüzü imtihan diyarıdır ve imtihanın da çeşitli şubeleri vardır. Allah Azze ve Celle, bazen yokluk ve musibetle, bazen de nimet ve bollukla imtihan eder. Zorluk ve musibetle imtihanı geçen nice insanlar düzlüğe çıkınca tökezlemiş, yoldan sapmışlardır. Allah`ın onları kurtardığı büyük sıkıntıları unutmuş ve kendilerine nasip olan nimetlerle azmışlardır. Verilen nimetlerin emanet ve imtihan vesilesi olduğunu unutmuşlardır. Refah ve bolluk, onların asi olmalarının zemini olmuştur. İnsanlar, kulluğun sabır-şükür ekseninde olduğunu unutmamalıdırlar. Sabretmesini bilenler, şükretmesini de bilmelidirler; şükretmesini bilenler, sabretmesini de bilmelidirler. Allah Azze ve Celle`nin bize lütfettiği nimetlerin büyüklüğünü görmeli ve değerini takdir edebilmeliyiz. Başkalarının ellerindeki faydasız imkân ve objeleri, dünya ve ahirete faydası olmayan oyun ve oynaşı, Allah`ın nimetleri ile kıyaslama ve onlara tamah etme gafletine düşmemeliyiz. Özellikle hidayet ve iman gibi nimetlerin hiçbir şeyle kıyaslanamayacağını bilmemiz lazımdır. Allah(CC), bize hidayet ve imanı nasip ettikten sonra, hidayetten mahrum olanların ellerindeki imkân ve sapıklıklara tamah etmek ve cahiliyeye geri dönmeye özenmek büyük bir aldanış ve yanılgıdır.

"Ve İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık? Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsus bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Musa! Onların tanrıları gibi, sen de bize bir tanrı yap! Musa da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz." (7: 138 )

"Çünkü o gördüklerinizin içinde bulundukları din, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yaptıkları batıldır." (7: 139 )

"Sizi âlemlere üstün kılan Allah olduğu halde, ben size O`ndan başka ilâh mı arayayım! dedi." (7: 140 )
 

11)   Maddi ve manevi nimetlere nail olanlar, nereden buraya geldiklerini sürekli olarak hatırlamalıdırlar. Nimetlerin kadri ve kıymeti, zıddı ile bilinir. Hatta zıddı görülmeden ve hatırlanmadan bunların nimet olduğu bile unutulur. O halde mahrumiyet içerisindeki dönemimizi hatırlamalı veya mahrumiyet içerisinde olanların durumlarını müşahede edip bunlardan ibret almak lazımdır. Ve bunca mahrumiyet ve zorluk varken, Rabbimizin bizleri bundan kurtarması veya bizi böyle bir musibet ile imtihan etmemesi, Allah`ın lütfudur. Bu hatırlama veya hatırlatma, aynı zamanda güzel bir davet ve terbiye metodu olarak akıl sahiplerine takdim edilmektedir.

"Hani sizi, Firavun sülâlesinin elinden kurtardığımız zaman, hatırlasanıza, size azabın kötüsünü yapıyorlardı; oğullarınızı öldürüyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük imtihan vardı." (7: 141)

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Nisan 2017 (151. Sayı)

 
16-04-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.