Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 30

Mehmet Zülküf Yel
Allah Azze ve Celle, zalimlere ve günahkârlara mühlet verir; ama asla küfür ve fasıklıklarını hesapsız bırakmaz. Davetin bütün delilleri tekâmüle erdikten sonra, azap sözü hak olur. Bu azabın tecellileri ise çok farklı şekillerde olmaktadır. Azap sözü hak olduktan sonra, İslam davetçileri artık zalimlerin uğradığı bu akibete üzülmemelidirler.
Hz. Musa`nın Kıssasından Dersler ve İbretler – 9

1) Allah Azze ve Celle, zalimlere ve günahkârlara mühlet verir; ama asla küfür ve fasıklıklarını hesapsız bırakmaz. Davetin bütün delilleri tekâmüle erdikten sonra, azap sözü hak olur. Bu azabın tecellileri ise çok farklı şekillerde olmaktadır. Azap sözü hak olduktan sonra, İslam davetçileri artık zalimlerin uğradığı bu akibete üzülmemelidirler. İnsanların pervaneler gibi cehennem ateşine koşuştukları bir ortamda, evlatlarını ateşten kurtarmaya çalışan anne gayretiyle hareket eden ve insanları alevlerden almaya çalışan İslam davetçileri, kırılma noktasında, artık inkârcıların içerisine düştükleri duruma üzülmemelidirler. Onların yaşadıkları hal, kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir. Kendi iradeleri ile yapmış oldukları tercih sebebiyle ve kendilerine defalarca fırsat tanınmasına rağmen, bu fırsatları değerlendiremediklerinden dolayı, artık merhamete müstahak değillerdir.

"Allah Musa`ya şöyle dedi: "Kırk sene o mukaddes yer onlara haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O fasık kavim için üzülme!". ( 5: 26 )

2)  Allah Azze ve Celle`nin azabının gerçek tecelli yerinin ahiret olduğu ve bazen de daha bu dünyada azabı geldiği gibi; Kerim olan Allah`ın asıl mükâfat yeri ahiret olduğu halde, bazen bu dünyada da Rabbimizin lütuf ve ikramı kullarını bulur. Muhsinlerin bu dünyada ortaya koymuş oldukları tercih ve duruşlarına bedel olarak, daha bu dünyada iken nimetler ile mükâfatlandırılırlar. Bu dünyevi nimetler, cennet nimetlerinin dünyaya yansımış olan küçük nümuneleridir. Salih ameller, bu nimetler için yapılmadığı halde, Allah`ın daha bu dünyada iken bu nimetleri lütfetmesi; Rabbimizin keremini gösterir. Kökü cennette olan iman ağacı, daha bu dünyada iken meyvelerini bize sarkıtır. Bu da imanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu gösterir. Bahse konu nimetler maddi veya manevi olabilir. Manevi ihsanlar en büyük nimetlerdir. İman ve hidayet nimeti ile müşerref kılınan mü`minler, bu büyük ve eşsiz nimetleri görüp Allah`a hamd etmelidirler.

"Biz ona İshak`ı ve Yakub`u da hediye ettik: Hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh`a ve onun soyundan Davud`a, Süleyman`a, Eyyub`a, Yusuf`a, Musa`ya ve Harun`a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz." ( 6: 84 )

3) Münkirlerin imanı reddedişleri herhangi bir delile dayanmamaktadır. Hakka kör olmuş kalp gözleri hakikati göremez. Körelmiş vicdan ve akılları, muhakeme ve sorgu kabiliyetlerini yitirmiştir. Duruş ve inançlarını sorgulamazlar. İman noktasında adeta muhakeme yeteneklerini kaybetmişlerdir. Çok basit bir mantık kurgusu içerisinde hakikati görme imkânı var iken, reddetme kolaylığına kaçarlar. Oysa aslında hakikati bildikleri halde heva ve heveslerini rehber olarak kabul ettikleri için, ayan beyan olan gerçekleri inkâr ederler. Tarih boyunca inkârcıların bu sağlıksız ve felakete kapı açan tercihleri, günümüze de yansımıştır. Hakkı arayan ve sorgulayıcı bir niteliğe sahip zihinleri ve gönülleri olmadığı için, nefis atına binen zavallılar helakete koşarak gitmektedirler. Vahiy ile terbiye olmuş bir aklın önderliğini ve sorgulama kabiliyetini bir kenara bırakıp, heva ve hevesin rüzgârı önünde bir sonbahar yaprağı gibi sürüklenirler.

"Onlar: "Allah insanlara hiçbir şey göndermemiştir" demekle, Allah`ı gereği gibi tanıyamadılar. De ki: Musa`nın insanlara aydınlık ve hidayet olmak üzere getirdiği, sizin parça parça kâğıtlara çevirdiğiniz, bir kısmını belli ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; sizinle babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitab`ı kim gönderdi? (Onlara karşı sen) "Allah" de. Sonra onları bırak, boş laflara dalarak oyalansınlar." ( 6: 91 )

4) Kulluk için yaratılan insan, bu yolda Allah Azze ve Celle`nin birçok ikramı ile müşerref olmuştur. Bu ikramların başında ise, iman ve risalet gelmektedir. İmtihan yolculuğunda yolumuzu şaşırmamak adına, İlahi bir rehberliğe ihtiyaç duyarız. İşte nefsin ve şeytanın kıskacında ve hayatın keşmekeşliği içerisinde risalet bir deniz feneri gibi bizi selamet sahiline çıkarır. Nebevi önderlik bir rahmettir, rahmetin bir tecellisidir. O halde, ebedi hüsrana uğramayalım diye, Allah`ın bize gönderdiği bu nimete ne kadar şükretsek azdır. Risaletin önderliğine tabi olmayan insanlar, uçsuz ve bucaksız bir denizde yol alan kaptansız ve pusulasız bir gemide yolculuk eden şaşkın ve biçare yolculara benzer. Hayatın anlamı ve menzili için kurtuluş reçetesi, peygamberlerin risaleti ve önderliğidir. Risalet, insanlık ufkunu aydınlatan bir güneştir. Uzun ve meşakkatli imtihan yolculuğunda menzile varmayı sağlayacak bilinç, irade, şuur ve motivasyon da yine risaletin irşadıyla ancak temin edilebilir.

"Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi açıklamak ve doğru yola iletici ve rahmet olmak üzere Musa`ya Kitab`ı verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına inansınlar." ( 6: 154 )

5) Nefislerinin rehberliğine tabi olanlar, Allah`ın dinine karşı kendi batıl ideolojilerini savunurken, bütün delillere rağmen hakka tabi olmazlar. Ayan beyan ortada olan gerçekleri bile inkâr ederler. Allah`ın kudretinin ve risaletin nişanesi olan mucizeleri bile gördüklerinde iman etmeye yanaşmazlar. Oysa mucizeleri bizzat kendileri talep ettikleri halde, gerçekleşince inkâr ederler. Çünkü mucize isterlerken maksatları ikna olmak değildir. Peygamberleri acizde bırakmak için istedikleri bu mucizeler, iman kandili olarak insanlığın ufkunu aydınlatır. Ama nasipsizler, bu iman hakikatlerine ve saadet güneşine gözlerini kapayıp kendi dünyalarını karartırlar. Hakikati görmek yerine körlüğü tercih ederler. Bu tercih, küfrün iflah olmaz karakterinin şe`nidir.

"Sonra onların arkasından Musa`yı mucizelerimizle Firavun`a ve topluluğuna gönderdik. Tuttular o mucizeleri inkâr ettiler. Ettiler de bak, o bozguncuların akıbetleri nasıl oldu!

Musa: "Ey Firavun! Bil ki ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim." dedi.

Allah`a karşı ilk görevim, hak olandan başka bir şey söylemememdir. Gerçekten ben size Rabbinizden bir mucize getirdim, artık İsrailoğullarını benimle gönder.

Firavun: "Eğer bir mucize getirdiysen ve eğer doğru söyleyenlerden isen onu göster" dedi.

Bunun üzerine Musa, asâsını yere bırakıverdi, o da birdenbire kocaman bir ejderha kesiliverdi.

Firavun`un kavminden ileri gelenler, "Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır." dediler."
( 7: 103-109 )

6) Hak, kalıcı ve asıl olandır; batıl ise, suyun yüzeyindeki köpük gibidir. Hak zemininde bir temeli olmayan batıl, geçici bazı mevziler elde etse de akıbet, Ehl-i Hakk`ındır. Bu itibarla; zalimlerin büyülü saltanat ve iktidarları, iman ehlini hayrete ve dehşete düşürmemelidir. Hakkıyla Hakk`a dayananı mağlup edebilecek yoktur. Biz İlahi rahmet ve nusreti celb edecek bir duruş ortaya koyarsak, zalimlerin kitleleri büyüleyen, satın alan veya korkutan imkânları yerle yeksan olur. Yeryüzünün müstekbirleri mağlup olmaya mahkûmdur. Yeter ki mazlumlar ve mustazaflar sebat etsinler. Günümüz küresel şer güçlerinin iktidarları ve saltanatları, Firavunun saltanatı ve sihirbazların büyülü sihri gibidir. Elbette Musa’ca bir duruş ortaya koyanların tevekkül ve gayretleri, Asa-ı Musa olur ve zalimlerin uydurduklarını yutar. Musa’ca sebat ediniz, Kahhar olan Allah`a dayanınız ve zulmün kalelerinin yıkılışını seyrediniz. Unutmayalım ki, zalimlerin iktidarları ilkeler ve adanmışlık üzerine değil, rüşvet ve korku üzerine tesis edilmiştir. İşte zulmün harcı ve tuğlası, hakikat değil, rüşvet ve korku olduğu için, bu faktörlerin hükmünü yitirdiği gün; Hakikat güneşi, buzdan saltanatları elbette eritecek ve tarihin karanlık mezarlığına gömecektir.

"O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. (Firavun): "O halde siz ne diyorsunuz?" dedi.

Onlar da "onu ve kardeşini beklet, şehirlere de toplayıcılar gönder." dediler.

"Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler."

O sihirbazlar Firavun`a geldiler: "Galip gelirsek bize muhakkak mükâfat var değil mi?" dediler.

"Evet" dedi (Firavun), "Üstelik o zaman benim yakınlarımdan olacaksınız."
Sihirbazlar, Musa`ya: "Ey Musa! Önce sen mi hünerini ortaya koyacaksın, yoksa biz mi?" dediler.

Musa, "Siz atın" dedi. Atacaklarını atınca herkesin gözünü büyülediler ve onları dehşete düşürdüler. Doğrusu büyük bir sihir gösterdiler.

Biz de Musa`ya "Sen de asânı bırakıver." diye vahyettik. Birdenbire asâ, onların bütün uydurduklarını yakalayıp yutuverdi.

Artık hakikat ortaya çıkmış ve onların bütün yaptıkları boşa gitmişti."
( 7: 110-118 )

7) Ehli vicdan ve gönlü hakikatin güneşi ile ısınmaya müsait olan insanlar, hakikat güneşi ile aydınlandıkları zaman Hakka teslim olup hidayeti bulurlar. Şartlar ne olursa olsun, hiçbir güç ve kuvvet, onları bu kutlu tercihten alıkoyamaz. Hele de kendileri bizatihi hakikati tecrübe etmişlerse, artık onları batıla tekrar yöneltmek imkânsızdır. Hakikati elde eden, kâinata meydan okur. Hak ve hakikat, nefislerini küçük düşürse de, çıkarları tehlikeye düşse de; semaya uzanan hakikat merdiveninin basamaklarında yükseldikleri için ve İlahi rızaya mazhar oldukları için, maddi kayıplara hayıflanmak yerine bunu lütuf olarak görürler. Onlara göre az bir kayıp ile hayatlarının en büyük ticaretini yapmışlardır. İşte bu kayıp değil, felaha ermenin ve kazanmanın ta kendisidir. Hakkı gördüklerinde teslim olup hakka tabi olan ve felaha erenlere selam olsun.

"Orada mağlup olmuş ve küçük düşmüşlerdi.
Sihirbazlar hep birden secdeye kapandılar.
"Âlemlerin Rabbine iman ettik." dediler.
"Musa`nın ve Harun`un Rabbine!"
( 7: 119-122 )

8) Küfrün karakteri zorbalıktır. İnsanları köle, kendilerini ise efendi olarak görürler. Madden insanları sömürdükleri yetmiyormuş gibi, insanların fikir ve inançları konusunda da tasarruf hakkına sahip olduklarını iddia ederler. Yani tüm insanları mutlak köle olarak görürler. Temel hak ve özgürlükleri hiçe sayarlar. İnsanların kendi özgür iradeleri ile tercih yapma hakkını ellerinden almaya çalışırlar. Hür bir insan olarak, hayata dair maddi ve manevi bir tercih yapmaya çalışanları şiddetle cezalandırmaya yeltenirler. Çünkü onlara göre inanç konusunda bile kendilerinden izin alınmalıdır. Bu zorbalar, hayatın her alanına müdahale ederler. Hatta yapabilseler insanların beyinlerini bile değiştirmek isterler. Küfrün zorba karakteri günümüzde de böyledir. Yaşam tarzına ve dini özgürlüklerde müdahaleden tutun da hayatın her alanında mutlak hükümran olmak isterler. İlahlık davasında bulunanların hastalıklı ve bütün insanlık için tehdit olan bu ruh hali, tarih boyunca insanlık için felaket olmuştur. Günümüzde; "size rağmen", "sizin adınıza", deyip zulüm sistemlerini inşa eden jakobenler de bu hastalıklı ruh halinin tipik örneğidir. "Demokrasi" deyip sözde halk iradesi adına hareket ettiğini iddia  edenler, hesaplarına gelmediği zaman helvadan putlarını pervasızca yemektedirler. "Halkın iradesi" olgusunu ağızlarında sakız gibi çiğneyen azgın azınlık, "halka rağmen", "onlar adına", "onları daha fazla gözeterek(!)" idare ettiklerini ileri sürerler. Halk, gerçekten iradesini ortaya koyup kendi değerleri ve inançları doğrultusunda talepte bulununca da tank paletleri ve süngülerle kanlı bir şekilde bastırılırlar. Firavunî bir anlayışla, kendilerinin izin vermediği bir talebin halk tarafında dile getirilmesini büyük bir isyankârlık olarak görürler. Zalimlere göre halk, zalim idarenin ancak birer edilgen nesnesi ve çarkı olabilirler. Düşünme ve tasarruf hakları yoktur. Düşünme ve bu düşünceyi beyan etme bile izne tabidir. Günümüzdeki firavunlar, seleflerine ne kadar da benzemektedir! Sadece Aziz ve Hamid olan Allah`ın kulları için takdir ettiği üzere bir hayat tesis etmek isteyenler, sadece Allah`a kul olmak isteyenler, bu tercihlerinden dolayı korkunç zulümlere uğramaktadır. İlahlık davasına yeltenen şahıslar veya ideoloji sahipleri, bu tercihi büyük bir suç (!) olarak görürler.

Ama annelerinden hür olarak doğmuş, hür olarak yaşamaya ve hür olarak ölmeye ahd etmiş özgür ruhlu baş eğmezleri kutlu yoldan hiçbir şey çevirmez, hiçbir güç onlara diz çöktüremez. Bedenleri tutsak edilebilir veya öldürülebilir; ama ruhları asla teslim alınamaz ve öldürülmez. Tarihin tehvid kahramanlarının kuşandığı bu ahid, kıyamete kadar gelecek olan bütün muvahhidler için bir düsturdur. Ey Aziz ve Celil olan Allah`ım, sırf senin yoluna baş koydukları için zulme uğrayan Müslümanların ayaklarını sabit kıl, üzerlerine sabır yağdır ve son nefeslerini iman üzere vermeyi nasip eyle.

"Firavun: "Ben size izin vermeden iman ettiniz ha!" dedi. "Şüphesiz bu bir hiledir, siz bunu şehirde kurmuşsunuz, yerli halkı oradan çıkarmak istiyorsunuz, sonra anlayacaksınız!"

"Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, sonra da bilin ki, sizi astıracağım."

Onlar da: "Şüphesiz o takdirde biz Rabbimize döneceğiz." dediler.


"Senin bize kızman da sırf Rabbimizin ayetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı Müslüman olarak al." derler." (7: 123-126)

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Şubat 2017 (149. Sayı)
 
13-02-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.