Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 3

Mehmet Zülküf Yel

Arabistan Yarımadası’nın güneyinde yaşamış olduğu düşünülen Ad kavminin kıssası, cahiliye Araplarına ibret vesikası olarak anlatılmıştır. Kendileri gibi Arap bir toplum olan Ad kavminin akıbeti Araplara hatırlatılarak, aynı sona uğramamaları için Hz. Muhammed`in risaletine ve Ona indirilen Kur`an`a iman etmeleri istenmiştir.
Ad Kavmi ve Hazreti Hud’un Kıssası

Arabistan Yarımadası’nın güneyinde yaşamış olduğu düşünülen Ad kavminin kıssası, cahiliye Araplarına ibret vesikası olarak anlatılmıştır. Kendileri gibi Arap bir toplum olan Ad kavminin akıbeti Araplara hatırlatılarak, aynı sona uğramamaları için Hz. Muhammed`in risaletine ve Ona indirilen Kur`an`a iman etmeleri istenmiştir.

Arabistan`ın eski ve şöhretli bir kavmi olan Âd`ın başından geçenler, cahiliye Arapları tarafından efsane şeklinde biliniyordu. Kur`an`ın inişi ile beraber, Hud Peygamber ve Ad Kavmi hakkındaki doğrular insanlara bildirilmiş ve yaşanılan ibretlik hadiselerden insanların öğüt almaları gerektiği belirtilmiştir.

"Ad kavminin başından geçende de ibret vardır." (51/41)

"Düşünün ki Allah, sizi, Nuh kavminden sonra halifeler yaptı ve yaradılışça size, onlardan ziyade boy ve güç verdi." (7/69)

Muhteşem zenginliğe sahip olan ve maddi zenginliğe dayalı bir medeniyet inşa eden Ad kavminin, İrem adındaki kentlerinin, numune bir kent olduğunu Allah, şöyle belirtiyor: "O sütunlar sahibi İrem`e ki, o beldeler içinde, misli yaratılmamıştı." (69/7-8)

Allah`ın nimeti sayesinde büyük bir medeniyetin sahibi olan Ad kavmi; kendilerine bahşedilen bu nimetin kadrini bilip Allah’a kulluk etmediler. Aksine kibirlenip inkârlarının girdabında kaybolan bir kavim oldu.

Hz. Hud`un bütün uyarılarına rağmen kavmi inkârda direniyordu. Ad kavmi, kendi dönemlerinin belki de en ileri teknolojisine sahiptiler. Bu teknoloji ile tepelerin üzerine kasırlar inşa etmişlerdi. Madden öyle bir teknolojiye sahiptiler ki, bu teknoloji ile tepeler üzerine inşa ettikleri devasa binaların hiç bir güç tarafından yok edilemeyeceğini zannediyorlardı. Bağlar ve bahçeleri ise, dillere destandı. Maddi açıdan nerdeyse her türlü nimet elleri altında idi. Hiç kimseye muhtaç değillerdi. Diledikleri gibi yaşarlardı. Kimse onlara karışamazdı. Bu zenginlik ve medeniyetlerinin fani olduğunu düşünmüyorlardı.

"Siz her tepeye bina diker, eğlenir misiniz?" "Ve ebedi kalacakmışsınız gibi, muhkem binalar mı ediniyorsunuz?" (26/128-129)

Ad Kavmi ve Hazreti Hud’un Kıssasına baktığımızda şu hususlar göze çarpar:

İnsanlık tarihi boyunca, toplumları azgınlaştıran, çoğu zaman müreffeh hayat ve ölçüsüz zenginlik olmuştur. Maddi zenginlik arttıkça, insanlar ve toplum maddenin esiri olur. Tek geçerli ölçü maddi tatmin ve zenginlik olunca, insanlar ve toplumlar biri birlerinin kurdu olurlar. İmkânların artışı nisbetinde, toplumsal adaletsizlik ve tabakalar arası uçurum gittikçe derinleşir. Bir noktadan sonra, insanlığın ulaştığı medeniyet düzeyi insanlığın felaketi olur. Medeniyetler ve uygarlıklar inşa edilirken Rabbani temeller üzere inşa edilmelidir. Maneviyatla dizginlenemeyen ve asli mecrasına sokulamayan maddi zenginlik, insanlığın felaketidir. İnsanlığın vardığı medeniyet düzeyi değerlendirilirken, maddi ve manevi unsurlar birlikte değerlendirilmelidir. İnsanlığın temel hedeflerine hizmet eden zenginlik gerçek zenginliktir. Bunun ötesi hüsrandır, dalalet vadilerine savrulmadır. Her düzeyde inşa edilen toplumlarda madde ve mana alanındaki ilerlemelerin birlikte oluşu hayati öneme haizdir. Çağdaş toplumlarda maddenin esiri olmuş insanlığın geldiği hazin nokta ve adaletsizlik, bu hakikatin önümüzde duran fotoğrafıdır. Maddi refah, tek başına insanlığa mutluluk getirmediği gibi, maddi kaynakların paylaşımındaki korkunç adaletsizlik ve ilkesizlik, insanlığı kaosa ve sonu gelmez krizlere sürüklemiştir. Özellikle güçlü toplum ve devletler, adeta insanlık tarihinin dengesini bozmuşlardır. Güç zehirlenmesi yaşayan ve ilahlaştırılan bu sistemler ve başlarındaki yöneticiler, tüm insanlığı aleni veya zımni olarak köle görme eğilimine girerler.

“Ad kavmi yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış ‘Bizden daha kuvvetli kim vardır’ demişti.” (41/15)

2) Peygamberler, kavimlerine uyarıcı ve önder olarak gönderilmiştir. Peygamberlerin, önderlik vazifelerini hakkıyla yapabilmeleri ve insanların da bu hidayet rehberlerini takip edebilmeleri için, melek değil, insan olarak yaratılmışlardır. O halde peygamberlerin misyonu iyi anlaşılmalıdır. Peygamberler anlaşılmaz kutsallığa haiz ve ulaşılamaz şahsiyetler ve kişilikler değildir. Örnekliğin çok ötesinde, taklit edilemez olarak görülmemelidirler. Tam aksine insanlık için daima öğretmen ve önder olarak gönderilmişlerdir. Tüm hayatlarıyla insanlık için numunedirler.

Ad kavmine Hud (s) elçi olarak gönderilir. "Ad kavmine kardeşleri Hud`u gönderdik: `Ey kavmim! Allah`a kulluk edin. O`ndan başka ilahınız yoktur, karşı gelmekten sakınmaz mısınız?` dedi." (7/65) Aralarında yaşayan, kavmin bireylerinden biri olan Hud, "kardeşleri" olarak nitelendirilir.

Bir diğer ayet-i kerimede ise bu konu şöyle dile getirilir: "Sizi uyarmak için, aranızdan bir adam vasıtasıyla, size Rabbinizden ihtar geldiğine hayret mi ediyorsunuz?" (7/65)

İnsanlar, bu gerçeği unutarak tarih boyunca İslam davetçileri ile alay edip, “sizin bizden ne farkınız var,” diye sormuşlardır. Madem tüm peygamberler içimizden biri ise, risalet ile görevlendirilmesinin nedeni; kutsal şahsiyetlerini erişilmez olarak görüp sadece saygı göstermek değil, onların rehberliklerinde ve önderliklerinde, getirdikleri ilahi prensiplerin ışığında hayatımızı tanzim etmektir. Aynı şekilde dine ait bütün kaynaklara bu perspektiften bakılmalıdır. Kutsal kitaplar duvarlara asılıp tazim edilmek için ya da ölülere okunması için değil, tam tersine diriler için hidayet rehberi ve başucumuzdaki el kitabımız olsun diye gönderilmiştir. Dini değerlerin hakkını vermek, soyut kutsama ile değil, vaaz ve tahsis ediliş gayeleri doğrultusunda kendilerinden istifade etmeye çalışmak ile mümkündür.

3) Tevhidi düşünceye karşı tavır alan küfür ve inkâr cephesinin mümessilleri, inkârlarını; akıl, izan ve delilden yoksun bir zemin üzerine inşa etmişlerdir. Karşı çıkışları, derin bir fikir ve düşüncenin, muhakeme ve mütalaanın eseri değildir. Hak davetini reddedip kulaklarını tıkamaları; gerici bir zihniyet, kaybolmasından endişe edilen çıkarlar, yersiz kuruntular, şeytani his ve düşünceler sebebi iledir. Onlar, bu gerçeği gözlerden gizlemek için, karşı çıkışlarını zaman ve zemine göre prim yapacak bir takım söylemler üzerine inşa ederler. Kendi gerçek yüzlerini gizlemek için de İslam davası ve davetçilere karşı kara bir propaganda yürütürler. Günümüzde, Hak yolu ve bu yolun takipçilerini “gerici” olarak nitelemeleri bu bağlamda örnek olarak verilebilir.

Hz. Hud`un bu uyarılarına rağmen inkârcılar ona çeşitli iftiralarda bulunurlar. "Kavminin inkârcı ileri gelenleri, `biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz` dediler."

Hûd şöyle dedi: “Ey kavmim! Bende akıl kıtlığı yok. Aksine ben Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” (Araf/67)

Ad kavminin inkârcıları Hud`a şöyle sesleniyorlardı:

"Sen, bize yalnız Allah`a ibadet edelim de atalarımızın taptıkları putları bırakalım diye mi geldin?" (7/70)

Hud (a) ise onlara şöyle cevap veriyordu: "Allah`ın hiç bir delil indirmediği putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?" (7/71)

Tamamen peşin bir hüküm ve ön yargı ile Hakk’ı reddederler. Akıllarını kullanıp yapılan bu çağrı üzerine müzakere yapmazlar.

Dediler ki: "Öğüt versen de, vermesen de, bizim için fark etmez. Muhakkak bu, evvelkilerin uydurmalarından başkası değildir. Ve biz azap görecek de değiliz." (Şuara:136-138)

4-) Toplumda hâkim zümreler, kurdukları sömürü ve zulüm düzenini sürdürmek için bir takım ideolojiler, simgeler, ritüeller ve kutsallık atfettikleri hurafeler uydururlar. Bunlar, çıkar ve sömürü düzeninin topluma takdim makyajı olur. Toplumu nasıl idare etmek istiyorlarsa, birkaç kutsallık fırça darbesi ile boyadıkları düşünce sistemini insanlara o şekilde takdim ederler. Aslında arka planda hâkim olan düşünce, kurdukları düzeni devam ettirmektir. Putlarının emri sandıkları veya kutsiyet atfettikleri; aslında zenginler ve yönetenler tarafından, onların çıkarları doğrultusunda, putlar adına uydurulan hurafelerdir.

Hz. Hud`un kavmi putlara tapan, yani onların emrettiğini zannettikleri bir yaşam tarzına inanan insanlardı. Aslında akılsız olan ve kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecek bir nesne olan bu putlar aracılığıyla; kavmin "ileri gelenleri" kendi işlerine gelenleri halka putların emriymiş gibi halka dayatıyordu. Böylece halkı çıkarları doğrultusunda yönetiyorlardı.

"İşte bu, Rablerinin ayetlerini bile bile inkâr eden, peygamberlerine kafa tutan ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad kavmidir." (11/59)

Muhakeme ve akl-ı selimden uzak bu yaklaşım, bilinçsiz yığınları sömürü ve zulüm düzeninin mezesi haline getiriyordu. Aynı durum bugün de farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Zulüm ve sömürü ile beslenenler, kurdukları şeytani düzenleri, kutsallık veya saygınlık atfettikleri bir takım uydurma slogan ve kuruntuların arkasına gizlerler. Aslında tabi oldukları ve kulluk yaptıkları bu uydurma kutsallar değil, onların sahipleridir.

5 ) Hz. Hud`a en çok karşı koyan ve iftiralarda bulunanlar kavmin ileri gelenleriydi. Risaletin toplum tarafından kabulü, ileri gelenlerin zulüm ve sömürü çarklarının tehlikeye düşmesi demektir. Bilinçlenen halk kitleleri, düşünsel bir aktivite ile sınırlı olmayıp hayatın her tarafını kuşatan ve insanlığa kurtuluş reçetesi sunan risaletin mesajını kabul etmeleri halinde, kokuşmuş sistemler kökünden çatırdayacaktır. Bu yüzden müstekbirler, halk kitlelerinin bilinçlenmemeleri ve ilahi mesajın yaygınlaşmaması için toplum ve davetçiler arasına girerek, Hakk’ın sesinin onlara ulaşmasına engel olmaya çalışırlar. Her çağda insanları ezen ve sömürünler, en fazla tevhid ve özgürlük çağrısının sesini kısmaya çalışmışlardır. Bunu yaparlarken de kullandıkları en önemli silahlar, vahşet ve iftiradır. Tarih boyunca değişmez bir seyir izleyen bu husus, günümüzde de farklı versiyonları ile sahnelenmektedir.

Âd (kavmine) de kardeşleri Hûd`u (gönderdik): "Ey kavmim! Allah`a kulluk edin, sizin O`ndan başka bir ilâhınız yoktur. (O`na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?" dedi. ( 7/65)

Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: "Biz seni bir çılgınlık içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz." ( 7/66)

6) İslam ve iman, insanlara bahşedilmiş en büyük nimetlerdir. Bu nimetlerin değerini bilenler dünyada aziz, ahirette ise mesut olurlar. Bizim Allah’ın davasına ve dinine iman etmemize ve ibadetimize Allah’ın ihtiyacı yoktur. Tam tersine kulların buna ihtiyaçları vardır. Eğer biz Rabbimizin bu nimetlerinin değerini bilmez isek; Rabbimiz, bize bahşettiği bu nimetleri ve diğer nimetleri alır da hiçbir şekilde buna engel olamayız. Bu nimetleri, öyle bir topluluğa nasip eder ki; onlar, Allah’tan razı, Allah da onlardan razı olur. Kaybeden biz, kazanan ise bu topluluk olur. Bu yüzden Allah yolunda yapmış olduğumuz amelleri başa kakmak ve Allah’ın dininin sanki amellerimize ihtiyacı varmış gibi davranmak yerine, Allah’ın bize bu ibadet ve taatleri yapma ve davasına hizmet etme imkân ve fırsatını bahşetmesinden dolayı şükrümüzü daha da ziyadeleştirmeliyiz.

"Siz yüz çevirirseniz, Ben size gönderilmiş olduğum vazifemi tebliğ ettim. Hem Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi getirir de, siz O`na hiçbir zarar veremezsiniz..." (11/57)

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Ekim 2014 (120. Sayı)
 


 
14-09-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.