Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 28

Mehmet Zülküf Yel
Hz. Musa’nın risalet ve mücadelesinde belirgin olarak yer tutan dikkat çekici kıssalardan birisi de, Hz. Musa’nın “ilim sahibi” bir zat ile olan karşılaşmasıdır. Bu kıssa, ibretlerle dolu olup, son derece çarpıcı bir kıssadır. “İlim sahibi” olarak zikredilen bu zat, bir peygamber ile olan münasebeti ve vakıf olduğu ilim göz önünde bulundurulduğunda Allah katında büyük bir mertebe sahibi olduğu şüphesizdir.
HZ. MUSA’NIN DAVETİ VE DERSLER-7

Hz. Musa ve ilim sahibi zat

Hz. Musa’nın risalet ve mücadelesinde belirgin olarak yer tutan dikkat çekici kıssalardan birisi de, Hz. Musa’nın “ilim sahibi” bir zat ile olan karşılaşmasıdır. Bu kıssa, ibretlerle dolu olup, son derece çarpıcı bir kıssadır. “İlim sahibi” olarak zikredilen bu zat, bir peygamber ile olan münasebeti ve vakıf olduğu ilim göz önünde bulundurulduğunda Allah katında büyük bir mertebe sahibi olduğu şüphesizdir. Kehf süresinde geçen bu kıssaya göz attığımızda, bu kıssanın Hz. Musa’nın hayatının tam olarak hangi döneminde geçtiği hakkında net bir yargıda bulunamıyoruz. Muhtemelen Hz. Musa’nın İsrailoğulları ile birlikte Mısır’dan çıkmasından sonra gerçekleşen bir olay olabilir. Bu kıssanın en önemli özelliği ise, Allah katından verilen bir ilime sahip olan kişiyle Hz. Musa’nın diyalogunda yer alan sır dolu ifadelerdir.  Kıssa, Hz. Musa’nın genç yardımcısıyla çıkmış olduğu yolculukla başlıyor:

“Hani Musa genç yardımcısına demişti: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim.”

Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu.

(Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Musa) genç-yardımcısına dedi ki: “Yemeğimizi getir bize, and olsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk.”

(Genç-yardımcısı) Dedi ki: “Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu.”

(Musa) Dedi ki:  “Bizim de aradığımız buydu.” Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler.” (Kehf Suresi, 60-64)

Hz. Musa,  genç arkadaşının yiyeceği unutmasını işaret olarak görüp izler üzerinden geri döndüler. Daha sonra Hz. Musa bir kişiyle karşılaştı. Karşılaşılan bu kişinin ismi Kur’an’da bildirilmez, ancak yaygın olarak kendisinden “Hızır” diye söz edilmektedir. Bu kişide Allah tarafından verilmiş özel bir ilim vardır. Hz. Musa bu kişiden bu ilmi öğrenmek istemiş, fakat o Hz. Musa’ya buna sabredemeyeceğini anlatmıştır. Kıssanın bu kısmı, Kehf suresinde şöyle anlatılmıştır:

“Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.

Musa ona dedi ki: “Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?”

Dedi ki: “Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin.”

 (Böyleyken) “Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?”

(Musa:) “İnşaAllah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiç bir işte sana karşı gelmeyeceğim” dedi.

Dedi ki: “Eğer bana uyacak olursan, hiç bir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar.”

Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: “İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? And olsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın.”

Dedi ki: “Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?”

 (Musa:) “Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma” dedi.

Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: “Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? And olsun, sen kötü bir iş yaptın.”

Dedi ki: “Gerçekte benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?”

 (Musa:) “Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun” dedi.

 (Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuk etmekten kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: “Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin.”

Dedi ki: “İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim.

“Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı.”

“Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bundan dolayı,  onun kendilerine azgınlık ve inkâr zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk.”

Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik.”

“Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar ergenlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu.” (Kehf Suresi, 65-82)

Bu ibretli kıssa, Hz. Musa ve ilim sahibi kişi arasında gerçekleşen bu diyalog ile son bulmaktadır.

DERSLER VE İBRETLER:

1)      İnsanoğlu yapmış olduğu yanlış eylemlerin neticesinde madden ve manen zararlara uğramaktadır. Allah Azze ve Celle’nin ulûhiyetini ve rububiyetini tanımamakla büyük bir zulüm işlemektedir. Allah’ı terk ederek, başka ilahlar edinmek, hayata dair son derece yanlış bir tercihtir. İnsanoğlu kendi özgür iradesi ile girdiği bu yanlış yolda, her şeyden önce kendi nefsine zulmetmektedir. Çünkü insanın, bireysel arzularına uyarak Allah’a asi olması ve bunun neticesinde nefsini ebedi helakete sürüklemesi, kendi kendine yapacağı en büyük zulümdür. İnsanoğlu kendi eli ile kendisine en büyük kötülüğü yapmaktadır.

“Hani bir zamanlar Musa`ya kırk gecelik vaad verdik de sonra siz onun arkasından buzağıyı put edindiniz ve o halinizle zalimler idiniz.” ( 2:51)
 
2)      Aziz ve Celil olan Allah’a karşı asi olan kul, Allah’ın tanımış olduğu fırsatları iyi değerlendirmelidir. Son nefese kadar açık olan tövbe kapısını çalmalıdır. Günahta ve isyanda ısrar etmek yerine, bir an evvel Allah’ın rahmetine müracaat edilmelidir. Allah’ın merhameti sonsuzdur. Bu rahmetten istifade etmek için, aldığımız her nefesi fırsat bilmeliyiz. Ömür sermayemiz tükenmeden, tevbe etmeli ve şükreden kullar arasında yerimizi almalıyız.

“Sonra yine de sizi affettik, artık şükretmeniz gerekiyordu.” (2:52 )

“Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; Ey kavmim cidden siz o buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize tevbe ile dönün de nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız Bârî Teâlânın katında sizin için hayırlıdır, böylece tevbenizi kabul buyurdu. Gerçekten de o Tevvab ve Rahîm`dir.” (2:54 )
 
3)      Peygamberler, insanlar için yol gösterici mürşitlerdir. Allah Azze ve Celle, rahmetinin bir tecellisi olarak, yol gösterici olarak peygamberleri göndermiştir. Peygamberlere vahiy ve hikmet ihsan edilmiştir. İşte insanoğlunun doğru yolu bulabilmesi için peygamberlerin önderliğinde yürümeleri gerekir. Bu nimete rağmen insanın kendi nefsinin ve aklının rehberliğinde bir yol inşa etmesi bir yanılgıdır. Zira insanoğlunun nefsi aldanışa meyleder ve akıl da nefsin tesiri altındadır. Yine aklın sınırları olduğu ve mutlak bir mürşit olmadığı unutulmamalıdır. Vahiy ile terbiye olmayan bir akıl, insana hüsrandan başka bir şey getirmez.
            
“Ve hani bir zamanlar Musa`ya o Kitabı ve Furkanı verdik, gerekirdi ki, doğru yolda   gidesiniz.” (2:53)
 
4)      Hayat, imtihan diyarıdır. Rabbimiz çeşitli zorluklarla ve nimetlerle bizleri sınar. Ve Allah’ın engin bir sabrı ve merhameti vardır. Yanlış yaptığı zaman kulunu acele bir şekilde cezalandırmaz. Bilakis mühlet verir. İşte Allah’ın verdiği o mühleti iyi görmek lazımdır. Hayatın satır aralarını iyi okuyabilmek gerekir.

Yine kul olarak, kulluğun edebini iyi bilmek gerekir. Kulların Allah’ın uluhiyetini sınamaya kalkışması, büyük bir küstahlıktır. İman, Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimettir. Bu nimete mazhar olmaya kulun ihtiyacı vardır. Kulların iman etmesi veya etmemesi  ile Allah Azze ve Celle’nin saltanatında ve mülkünde herhangi bir artma ve eksilme olmaz. Aziz ve Celil olan Allah’ın, kulların imanına ihtiyacı yoktur. Ama kulların iman etmeye ihtiyacı vardır. Bu itibarla, imanını başa kakma vesilesi yapanlar, büyük bir yanılgı içerisindedirler. Böyle bir yanılgının sonu ise hüsrandır.
 
“Hani bir zamanlar "Ey Musa biz Allah`ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız." demiştiniz de bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı ve siz de bakakalmıştınız.”

“Sonra şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından yeniden diriltmiştik.”

“Ve üstünüze o bulutu gölge yaptık ve size ihsan ettiğimiz hoş rızıklardan yiyin, diye üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Onlar, bize zulmetmediler, lâkin kendi nefislerine zulmediyorlardı.”  (2:55-57 )
 
5)      Allah(CC)’ın emir ve yasaklarını, olduğu gibi anlayıp uygulamakla yükümlüyüz; ne eksik, ne de fazla… Dinden olmayanı dindenmiş gibi göstermek ve Allah’ın emirlerini tahrif etmek, büyük bir sapkınlıktır. Geçmişte İsrailoğulları, kendilerine emredileni başka bir söz ile değiştirdiği gibi, günümüzde de dini yozlaştıranlar ve İslam’ı çarpıtanlar vardır. Dinin aslına muhalif olan bidatlarla, vahiy binasını tahrip etmeye çalışıyorlar. Nefislerini risalete göre terbiye edip, risaleti, hayat nizamı haline getirmek yerine; dini, nefislerine uydurmaya çalışıyorlar. Nefislerinin heva ve heveslerine dini kılıflar bulmaya çalışıyorlar. Dini, nefsi arzularına ulaşmak için bir vasıta olarak kullanıyorlar. Bozuk zihniyetlerini ve ifsat faaliyetlerini kamufle etmek için, dinî bir kisveye bürünüyorlar. İşte bunlar İslam için en büyük tehlikedir. Dini öğretilerin içerisini tamamen boşaltarak,  nevzuhur bir anlayışı din namına insanlara empoze etmeye çalışıyorlar. Elbette bu zalimlerin yaptıklarının bir karşılığı olacaktır. Tarihte bu cürmü işleyenler rezil oldukları gibi, halefleri de bu ağır cürümlerinin karşılığını göreceklerdir.
 
“Hani bir zamanlar "Şu şehre girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin ve kapıdan secde ederek girin ve "hıtta" (bizi bağışla!) deyin ki, size, hatalarınızı mağfiret ediverelim, iyilik yapanlara nimetlerimizi daha da arttıracağız" dedik.”

“Bunun üzerine o zulme devam edenler sözü değiştirdiler, onu kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle soktular. Biz de kötülük yaptıkları için o zalimlere murdar bir azap indirdik.” ( 2:58-59)
 
6)      Allah’ın nimetlerine kavuşmak bir imtihan sürecinin başlangıcıdır. İnsanoğlu, nasıl ki bela ve musibetlerle imtihan ediliyorsa ve sabrı sınanıyorsa, aynı şekilde nimetlerle de imtihan edilir ve şükrü sınanır. Hatta nimetlerle imtihan edilmek, daha zordur. Musibet ile imtihanı geçip de nimetle imtihanı kaybeden nice insanlar vardır. Asr-ı saadette bunun örnekleri olduğu gibi, günümüzde de bunun örnekleri çoktur. Maddi ve manevi nimetler mutlaka şükür ister, şükrü bulmaz ise, çekip gider. İmtihan vesilesi olan nimetlerin hakkı verilmediği zaman, bir gün nimetler elimizden çıkacağı gibi, vebali boynumuzda yük olarak kalır ve belimizi büker. Hem dünya, hem de ahirette nimete nankörlüğün cezası görülür. Bu dünyada nimetin elimizden çekilip alınması başlı başına bir musibet iken, bazen daha dünyada iken, bu iş nimetin alınması ile sınırlı kalmaz. Adeta cehennemin alevleri bu dünyadaki hayatımızı teslim almışçasına maddi ve manevi ızdırap içerisinde kıvranırız. İşte Allah Azze ve Celle, gelecek nesillere ibret olsun diye İsrailoğulları’nın bu noktadaki yanlış tercihini ve gördükleri neticeyi bizlere anlatmıştır.

Yine Allah’ın verdiği nimetler karşısında şükredici ve kanaatkâr olmalıyız. Şükrünü eda etmekten aciz kaldığımız onca maddi ve manevi nimete sahip olduğumuz halde, bu nimetlere kanaat etmemek ve bu nimetleri küçümsemek, Allah’ın rahmetini ve keremini küçümsemektir. Hiçbir çabamız olmadığı halde, Rabbimizin, rahmetinin bir tecellisi olarak bize gönderdiği nimetler, Ezel ve Ebed Sultanı’nın, kullarına gönderdiği hediyelerdir. Bu nimetleri, kemal-i edeb ile alıp sertac etmek ve şükre yönelmek lazımdır.

“Hani bir zamanlar Musa, kavmi için su istemişti, biz de "asanla taşa vur!" demiştik, bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı. Her kısım insan kendi su alacağı yeri bildi. Allah`ın rızkından yiyin ve için de bozgunculuk ve saldırganlık yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.”
 
“Hani bir zamanlar, "Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın." dediniz. O da size "O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya konaklayın o vakit istediğiniz elbette olacaktır." dedi. Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah`dan bir gazaba uğradılar. Evet, öyle oldu, çünkü Allah`ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet, öyle oldu, çünkü isyana dalıyorlar ve aşırı gidiyorlardı.”  ( 2:60-61)
 
7)      Gönlünde iman olmayan veya zayıf bir imana sahip olanlar, ancak zoru gördükleri zaman yola gelirler. Bu husus, İsrailoğulları’nın tipik karakteridir. Allah’ın azabı ile yüz yüze geldikleri zaman korkup tövbe etmişler; ama sıkıntı ve belalar ortadan kalktığı zaman ise, eski isyankâr hallerine geri dönmüşlerdir. Aynı zamanda insanların kahir ekseriyetinin istikamette kalması için de kitap ve gücün bir arada olması lazımdır. Hikmetin etrafı, demir ile çevrilmelidir. Zaten hikmetten anlayanlar için fazlasına gerek yoktur. Ama hikmet ve nasihatten anlamayanlara gelince, azgınlaşıp Allah kullarına karşı zorbalık taslamamaları ve yeryüzünde fesat çıkarmamaları için, her zaman demirin soğuk yüzü ile yüzleştirmek lazımdır. Bu husus, aynı zamanda hayatta bir dengeyi ifade eder. Toplumsal yapının hangi esaslar üzerinde kurulması gerektiği konusunda bizlere bir fikir vermektedir. İnsanların idaresi bu temeller üzerinde şekillenir.

“Hani bir zamanlar sizden mîsak (sağlam bir söz) almıştık, Tur`u üstünüze kaldırıp demiştik ki; size verdiğimiz kitaba kuvvetle tutunun ve içindekilerden gafil olmayın, gerek ki, korunursunuz.”

“Sonra verdiğiniz sözün arkasından yüz çevirdiniz, eğer üzerinizde Allah`ın lütfu ve rahmeti olmasa idi herhalde zarara uğrayanlardan olurdunuz.” (2:63-64)

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Kasım 2016 (146. Sayı)
 
26-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.