Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 25

Mehmet Zülküf Yel
Hz. Musa’nın ortaya koyduğu mucizelere ve ısrarlı davetine rağmen firavunun tavrında herhangi bir değişiklik olmadığı gibi, azgınlığı daha da artıyordu. Zulüm ve tuğyanda zirve noktasına varmıştı.
Hz. Musa’nın Kıssası - 4

Hz. Musa’nın ortaya koyduğu mucizelere ve ısrarlı davetine rağmen firavunun tavrında herhangi bir değişiklik olmadığı gibi, azgınlığı daha da artıyordu. Zulüm ve tuğyanda zirve noktasına varmıştı. Allah Azze ve Celle, Firavuna mühlet verdi; ama tuğyan ve küfür ile gözleri körelmiş olan Firavun, bu fırsatı değerlendirip tövbe etmedi. İnsanları karanlıktan aydınlığa çıkaran, selamet sahiline ulaştıran risaletin nuruna tabi olmak yerine, risalet ile savaşmaya ve Allah’ın nurunu söndürmeye çalıştı. Firavun ve çevresindeki zalimlere tanınan mühlet doldu ve Allah’ın azabı, beklemedikleri ve tam da zafere ulaştıklarını düşündükleri bir noktada onları yakaladı. Tam da, başta Hz. Musa olmak üzere mü’minleri yakaladıklarını düşündükleri bir anda, Kahhar olan Allah, onları kahretti ve alçalttı. Bir kez daha Hak geldi ve batıl zail oldu. Allah düşmanları, bir kez daha zulüm ve tuğyanlarının bedelini ağır bir şekilde ödemiş oldular. Sünetullah tecelli etti ve zalimler inkâr ettikleri ve alaya aldıkları gerçek ile yüzleştiler. Aziz ve Celil olan Allah ne yücedir. Hz. Musa gibi mücadele edip sebat edilirse, her çağın firavununu bekleyen son işte budur. Zillet içerisinde kahrolmaları, onlar için mukadder bir sondur. Önemli olan, Musaca bir duruş ortaya koyabilmektir.

Bu azabın başlangıcında Allah öncelikle Hz. Musa’ya İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarmasını emretmiştir:

Musa’ya: “Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz” diye vahyettik. (Şuara Suresi, 52)

Hz. Musa ve kavmi, Allah’ın buyurduğu gibi Mısır’ı gizlice terk ettiler.

İsrailoğulları’nın Mısır’ı terk etmesi Firavun için kabul edilemezdi. O, kendini onların rabbi kabul ediyordu. Tüm İsrailoğulları’nın sahibi olarak kendini görüyordu. Dahası kölelerinin gitmesiyle tüm iş gücünü de kaybedecekti. Bu nedenle askerlerini toplayarak İsrailoğulları’nı yakalamak için peşlerine düştü. Yani zulme uğrayan mazlumlar, yaşadıkları toprakları terk edip hicret etmek istedikleri halde, Firavun, bu kaçışı bile mazlumlara çok görüyordu. Allah’ın kullarını, kendi kulları haline getirmek isteyen bir tağut, mazlumları kendi hallerine bırakmaya niyetli değildi:

Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.

“Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur;”

“Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler.”

‘Biz ise uyanık bir toplumuz” (dedi).

Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık;

Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da.

İşte böyle; bunlara İsrailoğulları’nı mirasçı kıldık.

Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. (Şuara Suresi, 53-60)

İsrailoğulları, Firavun ve adamlarına yakalanmamak için Mısır’dan uzaklaşırken bir deniz sahiline geldiler. İşte bu sırada da Firavun ve askerleri onların görebilecekleri mesafeye ulaştılar. Firavun ve askerlerini kendilerine doğru yaklaşırken görünce, Hz. Musa’nın kavminde panik ve ümitsizlik hâkim oldu. Firavun ve askerleri çok yakın bir mesafedeydi ve görünürde kaçacak hiç bir yerleri yoktu. Yakalandıklarını düşündüler:

İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa’nın adamları: “Gerçekten yakalandık” dediler. (Şuara Suresi, 61)

İşte bu anda Hz. Musa, tüm inananlara örnek bir tavır ortaya koydu. Risalet vazifesine yüklenen Hz. Musa, tam bir teslimiyet ile Allah’a dayandı. İşte Allah’ın yardımının tecellisi için şartlar oluşmuştu. Beşeri bütün imkân ve çabaların fayda vermediği bir noktada, tevekkülün zirvesine çıkan bir önder, öncülük ettiği kavmin, Allah’ın yardımı ve rahmeti ile buluşmasına vesile oldu. Allah’ın kendisiyle ve inananlarla beraber olduğunu ve kendilerine mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini, ümitsizliğe düşmüş olan kavmine hatırlattı:

(Musa:) “Hayır” dedi. “Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.” (Şuara Suresi, 62)

Bunun ardından Hz. Musa Allah’tan aldığı “Asanla denize vur” emri üzerine, asasını denize vurdu. Her şeye kadir olan Allah, denizi bir mucize olarak iki parçaya ayırdı ve aradan kuru bir yol kıldı. İsrailoğulları hemen bu yola girdiler. Firavun ve askerleri ise o kadar azgınlardı ki, açılan yoldan geçip İsrailoğullarını yakalamayı düşündüler. Ortada apaçık bir mucize vardı ve Allah’ın Hz. Musa ve onunla birlikte iman edenlere olan desteği aşikârdı. Ancak daha önceki mucizeler gibi bu da Firavun’un iman etmesini sağlamadı. Kalp gözleri hidayete kör olan Firavun ve askerleri, İsrailoğulları’nın hemen ardından denizde açılan kuru yola girdiler. Ancak İsrailoğulları’nın bu yoldan çıkıp karaya ulaşmalarıyla birlikte, sular aniden kapanmaya başladı. Firavun ve onu kendilerine ilah ve rab edinmiş olan tüm ordusu da bu mucize ile birlikte boğulup gitti. Firavun son anda tevbe etmek istedi ama bu tevbesi kabul görmedi:

Biz, İsrailoğulları’nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğulları’nın kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım” dedi.

Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.

Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler. (Yunus Suresi, 90-91)

Firavun’un ölmeden önce son anda iman edip tevbe etmek istemesi ve bunun Allah tarafından kabul edilmeyişi, tüm insanlara ders olması gereken çok önemli bir konudur. Allah insanlara ömürleri boyunca dünyada bulunuş amaçlarını düşünmeleri, kulluk etmeleri gerektiğini anlamaları ve nasıl kulluk edeceklerini öğrenmeleri için yeterince zaman ve imkân verir. Elçiler, hak kitaplar ve müminler insanlara Allah’ın emir ve öğütlerini ulaştırırlar. Bu öğütleri dinlemek ve tevbe etmek için de yeterince zaman vardır. Ancak eğer insan tüm bu fırsatları kaçırır ve ölümle yüz yüze geldiği anda tevbe etmeye kalkarsa, bu tevbenin –Allah’ın dilemesi dışında- artık bir kıymeti olmayacaktır. Çünkü ölüm anında, insan ahiretin varlığını ve yakınlığını hissetmekte, ölüm meleklerini karşısında görerek bu mutlak gerçeğe şahit olmaktadır. Bu noktada hiç kimsenin artık inkâr etmesi mümkün değildir. Kıymetli olan, daha önceden dünya hayatının içinde iken, yani imtihan ortamı sürmekte iken, insanın kendi vicdan ve samimiyeti ile iman etmesidir. Firavun, Allah’a karşı çirkince büyüklenmiştir ve dolayısıyla ölüm anındaki korkunun etkisiyle kabul ettiği iman da ona bir fayda sağlamamıştır.

“Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler, ne de kâfir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 17-18)



Kendisine ölüm çattığında “ben şimdi tevbe ettim” diyen Firavun, bu tövbeyle ne kendisine ne de kendisiyle birlikte saptırdığı çevresine hiç bir fayda sağlayamamıştır. Allah, Firavun ve çevresinin cehennemdeki durumlarını şöyle haber verir:

Ateş; sabah akşam,ona sunulurlar. Kıyamet-saatinin kopacağı gün: “Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına sokun” (denecek). Ateşin içinde, iddialar öne sürüp karşılıklı tartışırlarken zayıf olanlar, büyüklenen (müstekbir)lere derler ki: “Gerçekten biz, size uymuş (teb’anız) olan kimselerdik. Şimdi siz, ateşten bir parçasını olsun, bizden uzaklaştırabilir misiniz? Büyüklenen (müstekbir)ler derler ki: “Biz hepimiz (ateşin) içindeyiz; gerçekten Allah, kullar arasında hüküm verdi (artık).” (Mümin Suresi, 46-48)



Kur’an-ı Kerim’de; Hz. Musa devrinde, Firavun’un ve askerlerinin dışında helak edildiği bize bildirilen bir başka kişi ise Karun’dur.

Karun, Mısır’da büyük bir mülke sahip idi.

Aşağıdaki ayet, Karun’un Firavun ile birlikte Hz. Musa’ya karşı cephe aldığını göstermektedir:

And olsun, biz Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik; Firavun’a, Haman’a ve
Karun’a. Ama onlar: (Bu,) Yalan söyleyen bir büyücüdür” dediler. (Mümin Suresi, 23-24)

Firavun’la birlikte olan Karun’un aynı zamanda çok büyük bir hazinenin sorumlusu olması da dikkat çekicidir:

Gerçek şu ki, Karun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu... (Kasas Suresi, 76)

Karun’un, Firavun yanında edindiği konum ve zenginlik, onu kendi kavmine karşı azgın ve küstah yapmıştır. Hz. Musa’yı inkâr ettiği gibi, İsrailoğulları’na gösteriş yaparak onları dünya hayatına özendirmeye çalışmıştır. Allah, Karun’un kibrini ve İsrailoğulları içindeki imanı zayıf kimselerin ona özenişini şöyle anlatır:

Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: “Ah keşke, Karun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir” dediler. (Kasas Suresi, 79)

İsrailoğulları içindeki müminler ise, Karun’a hiçbir şekilde özenmedikleri gibi, gerçekte onun acınacak bir cehalet içinde olduğunu anlamış ve ona şöyle öğüt vermişlerdir:

...Hani kavmi ona (Karun’a) demişti ki: “Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez.”

“Allah’ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez.” (Kasas Suresi, 76-77)

Aynı mümin kişiler, Karun’a özenen Yahudilere de öğüt vermiş ve onları mümin şerefiyle düşünmeleri ve hareket etmeleri, dünyanın geçici süsüne değil Allah’ın rızasına talip olmaları için uyarmışlardır:

... Dünya hayatını istemekte olanlar: “Ah keşke, Karun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir” dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: “Yazıklar olsun size, Allah’ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz” dediler. (Kasas Suresi, 79-80)

Karun’un sapmasının temel nedeni ise, “kendisinde bir bilgi bulunduğuna” inanması, yani kendisinin diğer insanlardan üstün olduğunu düşünerek kibirlenmesidir:

Dedi ki: “Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.” Bilmez mi ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkârlardan kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 78)

Ancak Karun’un büyüklenmesi kendisine yarar değil zarar getirmiştir. Allah’a başkaldırıp nankörlük ettiği, sahip olduklarını kendinden bilerek büyük bir kibir içinde azgınlık yaptığı için kendi kendini azaba sürüklemiş, Allah’ın karşısında yapayalnız ve aciz bir kul olduğunu anlamıştır. Çünkü Karun’un kibirlenmesine ve cahillerin de ona özenmesine neden olan mal ve mülk, Allah tarafından helak edilmiştir:

Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. (Kasas Suresi, 81)

Bu helak ile birlikte artık Karun, çevresindekiler ve aynı zamanda kendinden sonra gelenler için bir ibret ve düşünme konusu haline geldi. Bir gün önce ona özenenler, hırsla istedikleri şeyin aslında geçici ve değersiz olduğunun farkına vardılar. Büyüklenenlerin sonunda kurtuluşa eremeyeceklerini gördüler ve Allah’a mutlaka hesap vereceklerini anladılar:

Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: “Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkâr edenler felah bulamaz” demeye başladılar. (Kasas Suresi, 82)

Böylelikle Karun da Firavun ve Haman gibi helâka uğrayanlardan oldu:

Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Musa onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa onlar (azabtan kurtulup) geçecek değillerdi. (Ankebut Suresi, 39)

Dünya hırsı ile kendi kavmini terk eden ve Allah’ın dinine savaş açan bir zavallı, dayandığı sitemin sahipleri ile beraber helak oldu. Devasa malı ve mülkü ona hiçbir fayda sağlamadı. Sahip olduğu mal ve zenginlik, onun için kurtuluş vesilesi değil, azap ve helak sebebi oldu. İzzeti, tağutların kapısında arayan, el eteklerini öpen iflah olmaz bir kâfir, kavmini ve mazlumları küçümsemiştir. Oysa izzet Allah’ındır. Rabbimiz; izzeti, kendi dergâhına yüz sürenlere lütfetmiştir. Aziz ve Celil olan Allah ne yücedir.

Mehmet Zülkğf Yel / İnzar Dergisi – Ağustos 2016 (143. Sayı)
 
13-08-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.