Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 24

Mehmet Zülküf Yel

Kalp gözleri hidayete kör olan Firavun ve çevresindekiler, saltanatlarının sarsılmaması adına, halkın gözleri önünde gerçekleşen bu mucizeyi kabul etmediler. Bir kez daha, Hak gelmiş ve batıl zail olmuştu. İnanç ve iddialarının hakikat zemininde herhangi bir temelinin olmadığından dolayı, zalimlerin hakikati bulma gibi bir dertleri hiçbir zaman olmamıştır.


Hz. Musa`nın Hayatı ve Mücadelesi-3

Kalp gözleri hidayete kör olan Firavun ve çevresindekiler, saltanatlarının sarsılmaması adına, halkın gözleri önünde gerçekleşen bu mucizeyi kabul etmediler. Bir kez daha, Hak gelmiş ve batıl zail olmuştu. İnanç ve iddialarının hakikat zemininde herhangi bir temelinin olmadığından dolayı, zalimlerin hakikati bulma gibi bir dertleri hiçbir zaman olmamıştır. Sorgulanmamış kabullere dayanan ve mevcut statükonun ayakta kalmasını hedefleyen batıl fikirler, sahipleri için bir iktidar aracıdır. İnançlarının hakikat ile ne denli örtüştüğü, ilgilendikleri bir konu değildir. Küfrün sembol isimlerinden firavun da klasik bir inkârcı mantığıyla, uğramış olduğu bu bariz yenilgiyi ve hakkın tezahhürünü çarpıtmaya yeltendi. Uğramış olduğu hezimeti; yalan, manipülasyon ve entrikayla, zafere dönüştürmeye yeltendi.

Gördüklerinin bir büyü ve Hz. Musa`nın da bir büyücü olduğunu iddia ettiler.  Hakka teslim olma yerine, yenilgi psikolojisini bastırmaya ve halkın kitleler halinde iman etmesini engellemeye çalıştılar. Bir yandan kara propaganda çarkı dönreken, diğer taraftan  başta Hz. Musa(AS) olmak üzere iman edenlere karşı  şiddet daha da artmaya başladı.

 "Andolsun, biz Musa`yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik;

Firavun`a, Haman`a ve Karun`a. Ama onlar: (Bu,) Yalan söyleyen bir büyücüdür" dediler.

Böylece, o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman, dediler ki: "Onunla birlikte iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın." Ancak kafirlerin hileli-düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir.

Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa`yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum."

Musa dedi ki: "Gerçekten ben, hesap gününe iman etmeyen her mütekebbirden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığınırım." (Mümin Suresi, 23-27)

 Tarihin her döneminde Hak karşısında mağlup olan inatçı zorbalar, insanlığın kurtuluş gemisi olan ve onları selamet sahiline çıkaracak olan risalet güneşini ortadan kaldırmaya çalıştılar. Hakikatin temsilcilerini ortadan kadırarak, karanlık düzenlerini devam ettirmek istediler. Firavun`un düşüncesi, Hz. Musa`nın öldürülerek ortadan kaldırılmasıydı. Firavun kendi çıkarlarının bozulmasını istemiyordu. Eğer Hz. Musa güçlenirse halka istediği gibi hükmedemeyecekti. Bu nedenle de Hz. Musa`yı fesat çıkarmakla suçlayıp onun öldürülmesini makul göstermeye çalışıyordu. Fakat bu sefer de Hz. Musa`ya destekçi olarak Firavun`un ailesinden bir kişi çıktı ve Firavun`un zorbalığına itiraz etti:

 "Firavun ailesinden imanını gizlemekte olan mü`min bir adam dedi ki: "Siz, benim Rabbim Allah`tır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunuyor. Buna rağmen o eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir; ve eğer doğru sözlü ise, (o zaman da) size va`dettiklerinin bir kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran, çok yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez."

"Ey Kavmim, bugün mülk sizindir, yeryüzünde hüküm sahibi kimselersiniz. Fakat bize Allah`tan dayanılmaz bir azab gelecek olursa bize kim yardımcı olabilecek?" Firavun dedi ki: "Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum."
İman eden (adam) dedi ki: "Ey Kavmim, ben o fırkaların gününe benzer (bir günün felaketine uğrarsınız) diye korkuyorum."

"Nuh kavmi, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumuna benzer (bir gün). Allah, kullar için zulüm istemez."

"Ve ey kavmim, doğrusu ben sizin için o feryat (edeceğiniz kıyamet) gününden korkuyorum."

"Arkanızı dönüp kaçacağınız gün; sizi Allah`tan koruyacak yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğruya yöneltecek bulunmaz."

"Andolsun, daha önce Yusuf da size apaçık belgeler getirmişti. O zaman size getirdikleri hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz. Sonunda o, vefat edince, demiştiniz ki; "Allah, ondan sonra kesin olarak bir elçi göndermez." İşte Allah, ölçüyü taşıran, şüpheci kimseyi böyle saptırır."

"Ki onlar, Allah`ın ayetleri konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. (Bu,) Allah katında da, iman edenler katında da büyük bir öfke (sebebi)dir. İşte Allah, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle mühürler." (Mümin Suresi, 28-35)

Saraydaki iman eden kişinin bu uyarısı, kibir ve inatla kalbi kör olmuş olan Firavun`u fazla etkilemedi. Bu sözlerin çevresinde de etkisiz olması için kendisini ve tüm Mısır kavmini uyaran bu Müslümanı alaya almaya çalıştı. Yardımcısı olan Haman`a dönerek alaycı bir şekilde kendisine yüksekçe bir kule yapmasını istedi:

 "Firavun (alayla) dedi ki: "Ey Haman, bana yüksek bir kule bina et; belki o yollara ulaşabilirim,"

"Göklerin yollarına. Böylelikle Musa`nın ilahına çıkabilirim. Çünkü ben, onun yalancı olduğunu sanıyorum." İşte Firavun`a, kötü ameli böyle çekici kılındı ve yoldan alıkonuldu. Firavun`un hileli-düzeni, `yıkım ve kayıpta` olmaktan başka (bir şey) olmadı. (Mümin Suresi, 36-37)

Firavun, Haman`a verdiği söz konusu kule inşa etme emriyle, sadece alay ederek üste çıkmaya çalışıyordu. Hz. Musa`nın kendisine tebliğ ettiği gerçeği, yani Allah`ın varlığını ve birliğini kavrayamıyordu. Firavun Allah`ın gökte olduğunu düşünüyor, oraya çıkıp bakıldığında bir şey bulunamayacağını biliyor, böylece kendince alaycı bir şekilde Hz. Musa`yı yalanlamış oluyordu.

Firavun`un ailesinde olup da gizlice iman eden mümin kişi ise, Firavun`un bu tavrına karşı onlara açıkça Allah`ın ve ahiretin varlığını anlatmaya  başladı. Onları azapla uyardı. Anlattığı hakikate inanmalarını ve ona tabi olmalarını istedi:

İman eden (adam) dedi ki: "Ey Kavmim, siz bana tabi olun, ben sizi doğru yola iletip-yönelteyim."

"Ey kavmim, gerçekten bu dünya hayatı, yalnızca bir meta (kısa süreli bir yararlanma)dır. Şüphesiz ahiret, (asıl) karar kılınan yurt odur."

"Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- bir mü`min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler."

"Ey kavmim, ne oluyor ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorken, siz beni ateşe çağırıyorsunuz."

"Siz beni Allah`a (karşı) inkâr etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O`na şirk koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayan (Allah`)a çağırıyorum.

"İmkanı yok; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah`adır. Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkıdırlar."

"İşte size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben de işimi Allah`a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kulları pek iyi görendir."

Sonunda Allah, onların kurdukları hileli-düzenlerinin kötülüklerinden onu korudu ve Firavun`un çevresini de azabın en kötüsü kuşatıverdi. (Mümin Suresi, 38-45)

Azgınlıktan ve kibirden gözleri hakikati göremeyecek kadar körelmiş Firavun ve çevresi,  kendi içlerinden gelen bu salih müminin uyarılarına da kulak tıkadılar, yine iman etmediler.

Büyücülerle olan karşılaşmasından sonra, Hz. Musa uzun bir süre daha Mısır`da kaldı. Bu süre içinde Firavun`un Hz. Musa ve İsrailoğulları`na yönelik baskıları devam etti. Hz. Musa bir yandan Firavun ve onun baskılarıyla uğraşırken diğer yandan da İsrailoğulları`nı sabra davet ediyordu. İsrailoğullarını bir düzen etrafında bir araya getirip, Firavunun zulmüne karşı onları birarada tutmak istiyordu. İsrailoğulları`nın bir kısmı ise Hz. Musa`dan önce de sonra da baskı olduğunu ve değişen bir şey olmadığını söyleyerek, Hz. Musa`yı saygısız bir dille eleştiriyorlardı:

"Musa kavmine: "Allah`tan yardım dileyin ve sabredin. Gerçek şu ki, arz Allah`ındır; ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç muttakiler içindir." dedi.

"Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık." (Musa:) "Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak, böylece nasıl davranacağınızı gözleyecek" dedi.  (Araf Suresi, 128-129)

İsrailoğulları`nın Hz. Musa`ya karşı gösterdikleri bu saygısız tavır, gerçekte bu kişilerin manen oldukça zayıf olduğunun bir göstergesidir. İsrailoğullarının adeta klasikleşmiş nankörlükleri nüksetmiş ve bütün varlığı ile kendileri için mücadele den bir peygambere her türlü zorluğu çıkarıyorlar, yürütülen büyük mücadelenin değerini takdir edemiyorlardı. Zillete alışmış olan bu topluluğa, özgürlükleri için ve Allah yolunda mücadele etmek çok ağır geliyordu. Akıl ve izandan yoksun bu sefiller, mücadele etmeseler de yine Firavunun zulmüne uğradıklarını düşünmek istemiyorlardı. Hz. Musa`nın mücadelesi, kimisine gübre böceğine gül koklatmak gibi gelmişti. Nezih mücadele ve özgürlük iklimi köleci bir ruh ve anlayışa sahip olanlara ve özgürlüğün ne demek olduğunu bilmeyen kimilerine zor geliyordu. Allah, onlara izzetin yollarını elçileri vasıtasıyla göstermek isterken, onlar ise, kölelikleri içerisinde debelenmeyi tercih ediyorlardı.  Allah, kendilerini Firavun zulmünden kurtarmak üzere bir peygamber göndermiş ve onlardan sabretmelerini istemiştir. İmanları zayıf olduğu ve akletmeyen kişiler oldukları için, bu sabrı göstermemiş, nankörlük ederek Hz. Musa`ya karşı yakınmaya, söylenmeye başlamışlardır. Oysa gerçek bir mümine yaraşan tavır; her şart ve ortamda Allah`a şükretmek, Allah`ın çizdiği kaderin her anına razı ve teslim olmaktır.

Allah, bizlere İsrailoğulları`nın büyük kısmının bu şuurdan yoksun olduğunu haber vermektedir. İsrailoğulları`nın  bu yakınmaları, tarihlerinin ileriki safhalarında nankörlük ve isyana dönüşmüştür.  

Allah, inkârda direten Firavun ve kavmine peş peşe çeşitli belalar musallat etti. Öncelikle Mısır`da büyük bir kuraklık dönemi başladı. Mısır için su, son derece önemliydi. Kuraklık onların hayatlarını da tehdit ediyordu. Dolayısıyla elde edilen tüm tarım ürünlerinde büyük bir azalma ve kıtlık başgösterdi: "Andolsun, biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık." (Araf Suresi, 130)

Bu ayetten anlaşıldığına göre bu kıtlık dönemi yıllarca sürdü. Yani Hz. Musa büyücülerle yaptığı mücadeleden sonra daha yıllarca Mısır`da kalıp burada Allah`ın dinini anlattı. Bu dönem içinde Allah Hz. Musa`dan kavmine rahat ibadet edebilmeleri için evler yapmasını istedi. Bu şekilde inananlar hep birlikte olacaklardı:

Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: "Mısır`da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü`minleri de müjdele." (Yunus Suresi, 87)

Böylelikle Allah`ın emri ile Hz. Musa ibadet ve teşkilat ekseninde israiloğullarını bira araya getirdi. Onların vahyin ışığında kimlik sahibi olmuş ve imançla yoğrulmuş bir topluluk olmaları için çaba sarf etti.

Hz. Musa ve ona iman edenler burada ibadetlerini yerine getiriyorlar, Allah`ı anıyorlardı. Mısır kavmi ise hala cehalet ve akılsızlık içinde kendi kendilerini kışkırtmaya devam ediyorlar, başlarına gelen belaların nedeninin ise Hz. Musa ve inananlar olduğunu düşünüyorlardı:

"Onlara bir iyilik geldiği zaman "Bu bizim için" dediler; onlara bir kötülük isabet ettiğinde (bunu da) Musa ve beraberindekilerin bir uğursuzluğu olarak yorumlarlardı. Haberiniz olsun, Allah katında asıl uğursuz olanlar kendileridir; ama onların çoğu bilmezler".   (Araf Suresi, 131)

Felaketler tüm memleketi sarmıştı. Buna rağmen Firavun ve yakın çevresi  kendi sapkın çok tanrılı sistemlerine, putperest inanışlarına yani "atalarının dini"ne öylesine koyu bir taassupla bağlanmışlardı ki hiçbir şekilde bundan dönmeyi göze almıyorlardı. Hz. Musa`nın getirmiş olduğu iki mucize yani elinin bembeyaz çıkması ve asasının yılana dönüşmesi bile onları batıl inançlarından döndürmemişti. Başka mucize getirse bile onu kabul etmeyeceklerini ve ona inanmayacaklarını söylüyorlardı:

Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler. (Araf Suresi, 132)

Bu tutumlarının karşılığında Allah, onlara dünyada da bir azap tattırmak için ayetin ifadesiyle "ayrı ayrı mucizeler"  olarak felaketler yolladı. Bunlardan ilki, yukarıda da söz ettiğimiz gibi kuraklık ve dolayısıyla elde edilen ürünlerin azalmasıydı.

Mısırlılar tarım sistemlerini Nil nehrine dayandırmışlardı ve bu sayede doğal şartların değişimi onları etkilemiyordu. Mısır topraklarına yağmur yağmasa da Nil nehri Afrika`nın içlerinden gelerek en sıcak mevsimlerde bile bol su getiriyordu. Ancak Firavun ve yakın çevresinin Allah`a karşı büyüklenmesi ve Allah`ın peygamberini tanımaması sebebiyle kendilerine beklenmedik bir felaket olarak kuraklık geldi. Bu kuraklık, kendi kavmine, "Ey kavmim, Mısır`ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?" (Zuhruf Suresi, 51) diye seslenen Firavun`u da en açık biçimde yalanlıyordu.

Fakat ayette de belirtildiği gibi inkârcı kavim, "öğüt alıp düşünmeleri" gerekirken bu olanları Hz. Musa`nın ve İsrailoğulları`nın getirdiği bir uğursuzluk olarak kabul ettiler. Batıl inançları ve atalarının dini sebebiyle böyle bir düşünceye saplanmışlardı. Bu yüzden de büyük sıkıntılar çekmeye mahkum oldular. Ancak başlarına gelecekler bununla sınırlı değildi. Allah, üzerlerine bir seri felaket gönderdi. Bu felaketler Kur‘an`da şöyle bildirilmiştir:

"Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkâr bir kavim oldular." (Araf Suresi, 133)

Onlar ise bu azaba rağmen inkâra devam ettiler. Hatta bu azabın, inkârları dolayısıyla Allah`tan gelen bir bela olduğunu anladıklarında dahi inkârı sürdürdüler. Korkunç azaplar üst üste üzerlerine gelince Hz. Musa`yı çağırarak, kendilerini bundan kurtarmasını istemişlerdi:

 "Başlarına iğrenç bir azab çökünce, dediler ki: "Ey Musa, Rabbine  sana verdiği ahid adına bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğulları`nı seninle göndereceğiz." Ne zaman ki, onların erişebilecekleri bir süreye kadar, o iğrenç azabı çekip giderdik, onlar yine andlarını bozdular. (Araf Suresi, 134-135)

Dikkat edilirse burada inkârcı kavmin kullandığı sözler, Şeytan`ın inkârına benzemektedir. Şeytan Allah`ın varlığını bilmesine rağmen O`na itaati reddetmiştir. Firavun kavmi ise, belaların "Musa`nın Rabbi" olarak tanıdıkları Allah tarafından geldiğini anlamalarına rağmen, Allah`a ve elçisine itaati reddetmiştir. Allah`ın varlığını anlayıp idrak etmişler, fakat kibirleri, inatçılıkları ve atalarının dinine körü körüne bağlılıkları nedeniyle inkârı sürdürmüşlerdir.

Hz. Musa ise uzun bir zaman kavmini uyarmış, onlara dini anlatmıştır. Allah`ın delili olan pek çok mucizeyi göstermiştir. Allah, bu inkârcı kavmi belki doğru yola dönerler, diye musibetlere uğratmıştır; fakat onlar dinlerini bırakıp kendilerini yaratmış olan gerçek Rableri Allah`a dönmemişlerdir.

Bu katı inkâr karşısında Hz. Musa, Rabbine bu inkârcı kavme azap vermesi için dua etmiştir:

Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun`a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler." (Allah) Dedi ki: "İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın." (Yunus Suresi, 88-89)

Allah Hz. Musa`nın bu duasına icabet etmiştir. Kendilerine yapılan tüm uyarılara karşı hak dine yönelmeyen Firavun ve yakın çevresi ,"acı azapla" karşılaşıp mallarıyla birlikte yerin dibine geçmişlerdir.

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Temmuz 2016 (142. Sayı)
18-07-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.