Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 19

Mehmet Zülküf Yel

Yeryüzünün muktedirleri, hak ve hakkaniyeti gözetmek yerine, emellerine ulaşmak için daima tehdit ve zorbalık dilini kullanırlar. Hedeflerine ulaşmak için, ellerindeki güç unsurlarını devreye sokarlar.
Hz. Yusuf kısasından dersler ve ibretler-3

1) Yeryüzünün muktedirleri, hak ve hakkaniyeti gözetmek yerine, emellerine ulaşmak için daima tehdit ve zorbalık dilini kullanırlar. Hedeflerine ulaşmak için, ellerindeki güç unsurlarını devreye sokarlar. Talep ettikleri konularda hak sahibi olup olmadıklarına bakmazlar. Nefislerinin ve çıkarlarının meyli, tek geçer ölçüdür. Gerek bireysel, gerekse de kurumsal anlamda tarih boyunca fasit zihniyet temsilcileri, mazlumların hak, hukuk ve taleplerini daima yok saymışlardır. Mazlumları, kendilerinin dizayn etmiş oldukları dünyanın figüranları olarak görmüşlerdir. Kendilerine dikilmek istenen bu figüran gömleğini kabul etmeyenler, zalimlerin ve facirlerin kurguladıkları senaryonun bir parçası olmak istemeyen ve öz kimlikleri ile hayattaki rollerini temsil etmek isteyen mazlumlar, zalimlerin hışmına uğramışlardır.

"İşte" dedi, "bu gördüğünüz, beni hakkında kınadığınız (gençtir). Yemin ederim ki, ben bunun nefsinden yararlanmak istedim de o, namuslu davrandı. Yine yemin ederim ki, emrimi yerine getirmezse, muhakkak zindana atılacak ve kesinlikle zelillerden olacaktır". ( 12:32)
 
2) Hayırlı işlerin birçok muzır manisi olur. Sıratel mustekimde yolumuza çıkan birçok münkerât olabilir. Gerek sakınma, gerekse de temenni hususunda, bizleri teslim alabilecek birçok husus mevcuttur. İnsi ve cinni şeytanlar, aldatıcı vasıtalarla bizleri yoldan çıkarmak isterler. Maddi ve manevi vaatleri peş peşe gelir. Tehdit ve yaptırımlarla, Allah`ın ipine sarılmaktan bizleri alıkoymaya çalışanlar olacaktır. Mahrumiyetler ve tehditler, bizleri hiçbir şekilde yolumuzdan alıkoymamalıdır. Zalimlerin tehditlerinden çekinip Allah`ın gazabını celb edecek bir istikamete girmek akıl kârı değildir. Hiçbir cebir ve yaptırım, Allah`ın azabı ve gazabı ile mukayese bile edilemez. Bedeli ne olursa olsun, her türlü eziyet ve mahrumiyete göğüs gererek, İlahi istikamette sebat etmek gerekir. Kutlu çilemiz, sevdamız olmalıdır. Bu yoldaki meşakkatler, bizim için onur ve sürur kaynağı olmalıdır. İstikametimizi koruma hususundaki kararlılığımız, ancak Allah`ın lütfu ve inayeti ile mümkün olabilir. Güzel duruşumuzdan dolayı nefsimize kesinlikle bir pay çıkarmamamız lazımdır. Duruşumuzu, ancak Allah`ın rahmetinin bir tecellisi olarak  muhafaza edebiliriz. Her hayır ve güzellik, Allah`tan; kötülük ve eksiklikler, nefsimize aittir. O halde Allah`ın rahmetinin tecellilerinden nefsimize pay çıkarmak, aldanış ve zulümdür.  Bu kritik mücahedede Allah`ın yardımını unutmamız, rahmetten mahrum kalma ile neticelenebilir. Böylesi bir durumda insanoğlu nefsi ve şeytanı ile baş başa kaldığında, İlahi inayetten mahrum kalmış ise hezimet kaçınılmazdır. Böylelikle, rezil ve rüsvay olur, hezimet ile baş başa kalır. Aldanışının bedelini, büyük bir hüsran ile öder. Kendisine paye atfettiği nefsi ise, bu durumda kendisini kurtaramadığı gibi, şeytanı ile ittifak ederek kendisini ateşe atar. Mü`min, basireti ile böyle büyük bir aldanış içerisine düşmemelidir.

"Yusuf dedi ki: "Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer Sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve cahillik edenlerden olurum". ( 12:33)
 
3) Edebiyle İlahi dergâhın kapısı çalındığı zaman, Allah`ın rahmeti sağanak sağanak yağar ve edebini ve aczini bilen kulun etrafında sur olur, kalkan olur. Allah, her şeyin hâkimidir. O, dilemedikçe kimse mü`min kuluna bir zarar veremez. En sağlam ve mazbut sığınak, Allah`ın hıfz u inayetidir. Bizler; kalbi, kavli ve fiili olarak Allah Azze ve Celle`nin yoluna süluk etmeye gayret ettikten sonra, elbette Allah cehd ve gayret sahibi olan kulunu yalnız bırakmaz. Allah`a tevekkül eden, metin bir kaleye sığınmış ve tahassun etmiş demektir. İnsi ve cinni şeytanların hile, desise ve entrikalarından korunmanın yegâne yolu da budur. O Yüce Sultan, elbette ki kendisine güvenen ve sığınanları zayi etmez, yüzüstü bırakmaz.

"Bunun üzerine Rabbi, onun duasını kabul buyurdu da ondan onların tuzaklarını bertaraf etti. Muhakkak ki O, evet O, hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir." ( 12:34)
 
4) Tevhid ve adaletten yoksun insanları yönlendiren unsurlar,  nefsi çıkar ve arzularıdır. Delil ve burhanları dikkate almazlar. Hakikatin mahiyeti onlar için fazla bir anlam ifade etmez. Çoğu zaman, mazlumların hak ve hukukunu ayaklar altına almaları, meselenin müphemliğinden kaynaklanmaz. Tam tersine, aleni olarak aleyhlerinde olan konularda bile, kendilerini haklı çıkarmaya ve pozisyonlarını meşrulaştırma arayışı içerisine girerler. Kendilerini hakikate uydurmak yerine, hakikatleri kendilerine uydurmaya çalışırlar. Hakikati eğer kendilerine uydurma imkânı yok ise, bu durumda hakikati ezip geçmeyi tercih ederler. Haksız oldukları yerde, bile bile zulüm yapmaktan imtina etmezler. İlahi hudutlara riayeti düstur edinmemiş kişi veya kurumlar, bu anlayışı hayat felsefesine dönüştürürler. Hakikat, böylelerinin elinde  esirdir.

"Bu kadar delili gördükleri halde, sonra yine de Yusuf`u bir süre için zindana atma düşüncesi ağır bastı." ( 12:35)
 
5) İslâm davetçileri, insani hasletleri üzerlerinde toplamalı ve her halleri ile hemcinslerinden farklı olduklarını ortaya koyabilmelidir. Yaşam biçimi ve duruşu ile güven telkin eden mü`min, oluşturduğu sempati ile davasını muhataplarına kolayca kabul ettirebilir. Bir fikrin muhataba kabul ettirilmesinde, hem kalbe, hem de zihne hitap etmek gerekir. Kalbin muhalefetine rağmen, zihni ikna etmek neredeyse imkânsızdır. O halde insanların gönül dünyasının kapılarını bizlere açan, gönül dünyalarının anahtarları mesabesinde olan insani ve İslâmi hasletleri davetçi kişiliğimizin ayrılmaz bir parçası haline getirmeliyiz. İnsanlar için ideal bir model olmaya çalışmalıyız. Özellikle sözlerimizdeki ve fiillerimizdeki sıdk ve doğruluğa çok dikkat etmemiz gerekir. Doğruluğun olmadığı bir yerde, inandırıcılık olamayacağı için, bir fikrin değişmesi çok zordur. Bir insanın iç âlemine, önce gönülle girilir ve ruhu, İlahi öğretilerle  gergef gibi işlenir, terbiye edilir.

Zindana onunla birlikte iki delikanlı daha girdi. Birisi dedi ki: "Rüyada kendimi şarap sıkarken gördüm". Öteki de dedi ki: "Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı, kuşların da ondan yediğini gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver. Çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz." ( 12:36 )
 
6) İslâm davetçileri, İslâm`ın mesajını insanlara aktarırken, insanların rağbet etmiş olduğu ve dikkatlerini çeken nimetlerdeki Allah`ın kudretini insanlara anlatmalıdır. Her vesile, İslâm davasının insanlara aktarılması için fırsat olarak görülmelidir.  Her uygun zemin, davamızı anlatma hususunda bizler için bir fırsat olabilir. İnsanlar, uygun psikolojik zeminde sunulan mesajları daha kolay kabul edebilirler. Söz konusu nimetin İslâm ile ilişkilendirilmesi, insanlara daha fazla tesir edecektir.

"Yusuf dedi ki: "Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun tabirini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben Allah`a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir kavmin dinini terk ettim."


"Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub`un dinine uydum. Bizim, Allah`a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, bize ve insanlara Allah`ın bir lütfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler." (12:37-38)

7) İslâm, mantık ve fıtrat dinidir. İnsanların düşünce ameliyesi harekete geçirildiği zaman, kalp gözleri üzerindeki perdeler kalkabilir. Zaten insanların İslâm`a icabet etmemesinin temelinde, Allah`ın verdiği en büyük nimetlerden birisi olan akıl nimetini kullanmama gelmektedir. Küfrün üzerinde inşa olduğu zemin, akletmeme ve fikretmemedir. Bu yüzden, insanların donuklaşan fikirlerini harekete geçirmek lazımdır. Düşünce ameliyesini harekete geçirmenin en iyi yollarından birisi de Kur`an`da sıkça kullanılan "sorgulama metodu"dur.  Yine "karşılaştırma metodu" ile zihinlerin, inanç eyleminin odağında olan tabloyu net olarak görebilmesi sağlanır. Sorgulama ve karşılaştırma metotları, sağlam bir fikri zemini olan İslâm inancının, vicdanı ölmemiş insanlara anlatımda kullanılabilecek iki Kur`anî davet metodudur. Hz. Yusuf`un ve diğer peygamberlerin sıkça başvurmuş olduğu bu metotlar, peygamber mesleğini icra eden günümüz davetçileri için de etkili davet üslupları olarak kullanılabilir.

"Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok tanrılar mı daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve galip olan bir tek Allah mı?" (12:39)
 
8) Hz. Yusuf, zindan arkadaşlarının görmüş olduğu rüyanın te`vilini, davasını anlattıktan sonra vermiştir. Aslında rüyanın te`vilini soran insanlara, tabiri caiz ise, tam  bir davet resitali sunulmuştur. Yani daveti kabul etmeye en yakın oldukları anda, Tevhid düşüncesi etkili davet metotları ile bu insanlara sunulmuştur.

Yine, muhataplarına inançlarının herhangi bir delile dayanmadığı gerçeği anlatılmıştır. Hakikaten, küfrün üzerinde inşa edildiği fikri zemin, akla ve mantığa dayanmadığı için, tutarlılığı hususunda deliller mevcut değildir. Bu inançlar delile değil, ön yargılara ve peşin kabullere bakar. Yine bu inanç sahiplerinin, inançlarının hakikat ile uyumları gibi bir sorunları yoktur. Çoğu zaman bu fikir ve inançlar, farklı saiklerle ortaya çıkar. Bunları şekillendiren akıl, izan, vicdan ve fıtrat değil; nefsi eğilimler ve çıkarlardır. İşte insanlara bu hakikat gösterilmelidir. Onlar da vicdanlarına ve akıllarına müracaat ederek apaçık bir yanılgı içerisinde olduklarını görebilirler. Akılları ve vicdanları, fikirlerini tartmaya başladığı andan itibaren, kalpleri üzerinde katmerleşmiş küfrün kabukları çatlamaya başlar. Davet işinde akıl ve fikri harekete geçirmek mühim bir meseledir. Nitekim Kur`an`ın birçok yerinde insanlar akletmeye ve fikretmeye davet edilmektedir. Çünkü inkârcıların durmuş oldukları nokta, akletmemelerinin bir sonucudur. İnkârcıların en büyük problemi, istikamet hususunda Allah`ın en büyük nimetlerinden birisi olan akıl nimetine müracaat etmemeleridir. Oysa insanın hayata dair rotasını, vahyin ışığında harekete geçen ve nebevi terbiye tezgâhından geçmiş bir akıl belirler. Bu çerçevedeki bir aklı kullanmayan insan, karanlık ve fırtınalı bir denizde yol alan pusulasız bir gemiye benzer. Böyle bir geminin selamet sahiline çıkması imkânsızdır.

"Sizin Allah`ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah`a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."

"Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak, kuşlar başından yiyecekler. İşte öğrenmek istediğiniz iş böylece halloldu."
(12:40-41)

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Ocak 2016 (136. Sayı)
 


 
22-01-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.