Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 18

Mehmet Zülküf Yel

Kader oku, yaydan çıktıktan sonra, muhakkak ki hedefine varması mukadderdir. Hiçbir şey, İlahi muradın tahakkukuna engel olamaz. İnsanların akıl edemediği ve hesap edemediği bir yerden, muhakkak ki takdir edilen gerçekleşir. Hiçbir oyun ve plan, bu kanunu bozamaz.
HZ YUSUF KISSASINDAN DERSLER VE İBRETLER-2

1)      Kader oku, yaydan çıktıktan sonra, muhakkak ki hedefine varması mukadderdir. Hiçbir şey, İlahi muradın tahakkukuna engel olamaz. İnsanların akıl edemediği ve hesap edemediği bir yerden, muhakkak ki takdir edilen gerçekleşir. Hiçbir oyun ve plan, bu kanunu bozamaz. Bazen kötülük yapmaya çalışanlar, aslında nasıl bir hakikatin tecellisine vesile olduklarını bilemezler. Onlar kötülük eder; ama kader adalet eder. Sıkıntı ve musibet sürecinden sonra ferec süreci başlar. Allah’ın vaadi haktır ve her şey ona göre neticelenir. Unutulmamalıdır ki, tüm takdirlerin üzerinde olan Yüce bir takdir vardır. O halde mü’minler, bu şaşmaz ve değişmez kanunu hatırlayıp, bela ve musibetlerle karşılaştıkları zaman ümitsizliğe düşmemeli ve hile sahiplerine teslim olmamalıdır. Tam bir teslimiyetle Aziz ve Celil olan Allah’ın irade ve takdirinin tecellisini beklemelidirler. Bela ve musibetlerin ağırlığı bizleri gaflete düşürmemeli ve Rabbimiz ile olan rabıtamızı koparmamalıdır. Hayatta mücadele, imtihan ve süreçlerin uzun vadeli olduğu gerçeği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Süreçten daha fazla, belki neticesi önemsenmelidir. Bu düstur, bir hayat felsefesine dönüştürülmelidir. Yolların dikenli ve engebeli oluşu azmimizi kırarsa, hiçbir zaman yolun sonundaki rahmet ve mükâfata erişemeyiz. Aynı zamanda musibetin ağırlığı altında ezilip hem madden, hem de manen zarar ederiz. Allah Tebareke ve Teala’nın değer verdiği ve önemsediği kimseler, muhakkak ki aziz olur ve hiç kimse buna engel olamaz. Kimsenin ne düşündüğünün ve nasıl davrandığının fazla bir önemi yoktur. O halde o Yüce Dost’a dayanmak, izzeti ve kıymeti O’nun dergâhında aramak gerekir.

Tüm işlerinde ve hallerinde o Yüce Dost’a dayanan elbette zayi edilmez. Allah Azze ve Celle, musibetin ağırlığı altında kendisini hatırlayanları, elbette aziz kılar. Beklenmedik yerlerden onları maddi ve manevi nimetlere boğar. Ama ne var ki kullar acelecidir. Sabırla Allah’ın iradesine sığınanlar, şüphesiz ki çok muhkem bir yere sığınmışlardır. Kendi zayıf güç ve iradeleri ile sorunları aşmaya çalışmak yerine, o yüce iradenin gölgesinde hareket etmek, rahmet kapılarını açar. O halde kul bu kapıyı edebiyle nasıl çalacağın bilmeli ve İlahi rahmetin erişme anına kadar da sabretmelidir.

“Daha sonra bir kafile gelmiş, sucularını da göndermişlerdi. Vardı, kovasını kuyuya saldı, "Müjde hey, müjde! İşte bir çocuk!" dedi. Ve onu satılık bir mal olarak gizleyip korudular. Allah ise onların ne yapacaklarını biliyordu.” (12:19)

“Ve onu düşük bir değerle birkaç dirheme sattılar. Ona fazla önem vermemişlerdi.” (12:20)

“Onu satın alan Mısırlı, eşine dedi ki: "Buna güzel bak. Bize faydalı olabilir, ya da evlat ediniriz." Yusuf`u böylece oraya yerleştirdik. Ona rüyaların tabirini de öğrettik. Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler. “

“O, tam erginlik çağına gelince, kendisine ilim ve hüküm verdik. İşte biz, güzel iş yapanları böyle mükafatlandırırız.” ( 12:21-22 )

2)      Mü’minlerin en fazla tebarüz eden vasıflarından birisi, iyiliğe mutlaka iyilikle karşılık vermek ve yapılan iyiliğe, asla  ihanetle ve kötülükle karşılık vermemektir. Bu çizgiyi muhafaza edemeyenlerin Hukukullah’a da riayet etmesi beklenemez. Yeryüzünde adalet ve güvenin timsali olan, sadakatin sembolü olan mü’min, iyiliği ve sadakati yaymayı ve bu vazgeçilmez değerleri evrensel değerler haline getirmeyi temel misyon olarak kabul etmelidir. Bir insan herhangi bir mü’mine baktığı zaman muhakkak ki eminliği, sadakati ve dürüstlüğü hatırlamalıdır. Aksi halde bizim kişisel zaaflarımız ve karakter düşüklüğümüz davamızın önünde kalın bir perde olarak durur. Temsiliyet makamında görüldüğümüz için ve bizim şahsımızda davamız ve dinimiz yargılandığı için, bizim perde olma tehlikemiz mevcuttur. Bizden dolayı hem davamız, hem de diğer mü’minler peşinen mahkûm edileme pozisyonuna düşerler. Bunu vebali ve sonuçları son derece ağırdır. Bu yüzden başta İslam davetçileri ve temayüz etmiş kişiler olmak üzere, hayatta bir rol almaya çalışırken, bu hayati hakikati daima hatırlamalıyız. Bir yerde, şahsımız davamızı ile özdeşleştirildiğinden ve davamızın aynası olarak kabul edildiğinden dolayı, zor da olsa bu konuda İlahi hudutlara, toplumun makul ve meşru değerlerine dikkat etmemiz gerekir. Başta güven ve sadakat olmak üzere insanların rağbet ettiği bütün övülmüş sıfatların mü’minin şahsiyetinde toplanması gerekir.

“Derken, evinde bulunduğu hanım, onun nefsinden murad alıp yararlanmak istedi. Kapıları kilitledi ve "Haydi beri gel!" dedi. Yusuf: "Allah`a sığınırım! Muhakkak ki, o (kocan), benim efendim, bana çok güzel baktı. Doğrusu zalimler hiç iflah olmazlar" dedi.” (12:23)

3)      Hiç kimse kendi nefsine güvenmemelidir. Nefsimiz ile mücadelede Allah’a dayanmalıyız ve bu mücadelede yalnız kalmamak için O’na yakarmalıyız. Nefis son derece zalimdir, biz ise çok zayıfız. Ancak Rabbimiz dayanarak bu mücadeleden galip çıkabiliriz. Zamanın en küçük diliminde bile nefsimiz ve şeytan ile baş başa kalmamak için Allah’a yalvarmalıyız. İman ve amellerimizde ihlası esas almalıyız. Bu konuda iman muhkem bir kaledir. İmanın da ihlasla kavileştirilmesi lazımdır. Allah’a dayanma ve fiili dua anlamına gelen amelde ihlas, bu konuda Cenab-ı Allah’tan koruma talep etmenin en etkili yoludur. İhlasa erme bir mertebedir. Bu mertebeye erenlerin Allah’ın inayeti vesilesiyle,  şeytan ve nefse galip gelmesi ümit edilir.

Nefsin zaafa ve fitneye düşmesi tehlikesi her zaman mevcut olduğundan, bu hususta alınabilecek en etkili tedbirlerden birisi, bu fitne ortamından uzak durmaktır. Çevremizdeki her rahmani unsur, bizlere rahmani bir atmosferi hatırlattığı gibi, her şeytani unsur da şeytani iğvanın birer vesilesi olurlar. O halde fitneye davetiye anlamına gelen unsurlarla mücadele etmeliyiz. Bu unsurları ortadan kaldırmalıyız. Toplumsal hayatımızda ve iç dünyamızda bu unsurlar yerlerini muhafaza ettikçe, her zaman büyük bir tehlike kapıda demektir. Harici bir fitne unsuru, iç alemdeki zaafı tetikler. Bir yandan Allah’a sığınırken, diğer yandan fitneye giden yollardan uzak durmalı, gücümüz el veriyorsa bu yolları kapatmaya çalışmalıyız.

 “O hanım, ona gerçekten niyeti bozmuştu. Eğer Rabbinin burhanını görmese idi. Yusuf da ona özenip gitmişti. Aslında ondan fuhşu ve fenalığı uzak tutalım diye böyle olmuştu. Çünkü o bizim ihlasa erdirilmiş kullarımızdan biriydi.” ( 12:24 )

4)      Günahkâr insanların en bariz özelliklerinden birisi de, özellikle suçüstü yakalandıkları zaman, kendi nefislerini kınamak yerine, masum insanlara iftira atmaya yeltenmeleridir. Hatalarını kabul edip ıslaha yönelmek yerine, hatalarına mazeret ve kurban bulmaya çalışırlar. Yeryüzünü ifsat edenler, ellerindeki imkânlar ile ifsatlarını gizlemeye çalışırlar. Mazlumlar ve mahrumlar ise, mağdur olmaları yetmiyormuş gibi, aynı zamanda mahkûm ediliyorlar. Seçkin tabakanın suça bulaşmayacağı, mazlumların suça yatkınlığı ise peşinen kabul edilmektedir. Bu ön kabullerden hareketle, adil olmayan bir sosyal ilişkiler ağı tesis edilmektedir. Binlerce yıl geçse de bu fasit zihniyet ve mazlumlara karşı geliştirilen, zulmü ve ifsadı savunma ve meşrulaştırma makamındaki bu mekanizma, güncelliğini ve geçerliliğini muhafaza etmektedir.

Bir konuda hüküm verirken aceleci olmadan, adaletle ve delillerle hareket etmek lazımdır. Bazı insanların sahip oldukları makam, para vs. ayrıcalıklar, bizleri adaletsizliğe sevk etmemelidir. Adalet noktasında bizleri ön yargıya sevk etmemelidir. Ön yargı, adaletin tecellisini önleyen kalın bir perdedir. Bu ise hükümde ve yargıda yanılmanın nedenidir ve zulme açılan kapıdır. Toplumlar ve bireyler hakkında bir hüküm geliştirilirken, ön yargı ve ön kabullerden uzak, adil şahitler olarak adaleti ikame etme şiarı, düstur haline getirilmelidir. Sorunun tarafı kim olursa olsun, bu durum adil şahitler olma vasfımızı zedelememelidir. Deliller ve aksi sabit olmadıkça, insanların masumiyeti, adalet zemininin temel prensibi olmalıdır. Toplumsal yaşamın teminatı olan adalet, kalıcı ve yaygın hale getirilebilir.

 “İkisi de kapıya koştular. Hanım, onun gömleğini arkadan yırttı. Ve kapının yanında hanımın efendisiyle karşı karşıya geldiler. Hanım hemen dedi ki: "Senin eşine fenalık yapmak isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya acı bir azaba uğratılmaktan başka ne olabilir?"

“Yusuf: "kendisi benden yararlanmak istedi" dedi. Hanımın akrabasından biri de şöyle şahitlik etti: "Eğer gömleği önden yırtılmış ise hanım doğru söylemiştir, o zaman bu, yalancılardandır."

"Yok eğer gömleği arkadan yırtılmış ise hanım yalan söylemiştir, o zaman bu doğru söyleyenlerdendir."

“Ne zaman ki, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü, o zaman dedi ki: "Bu iş, siz kadınların tuzağındandır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok büyüktür".

"Yusuf! Sakın sen bundan bahsetme! Kadın! Sen de günahından dolayı istiğfar et. Sen gerçekten günahkârlardan oldun". (12: 25-29)

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Aralık 2015 (135. Sayı)
 
13-12-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.