Siyere ve İslam Tarihine Bakış - 1

Mehmet Zülküf Yel

Siyer, İslam’ın temel kaynaklarından biridir. İslam’ın hakikatinin anlaşılabilmesi için siyerin iyi okunup anlaşılması lazımdır. Siyer, her çağa hitap eden, insanlara şümullü bir vizyon sunan bir kaynaktır...
“And olsun, sizin için, Allah´ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah´ı çokça zikredenler için Allah´ın Resûlü´nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi, 21)

‘’And olsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir.’’ ( Yusuf:111)

Siyer, İslam’ın temel kaynaklarından biridir. İslam’ın hakikatinin anlaşılabilmesi için siyerin iyi okunup anlaşılması lazımdır. Siyer, her çağa hitap eden, insanlara şümullü bir vizyon sunan bir kaynaktır. İnsanlık için bir medeniyet projesi ve toplumların Rabbani mecrada şekillendirmesinin vasıtasıdır. Siyer ve aynı zamanda peygamber kıssaları, salt tarih değildir. Tüm beşeriyete ait olan bu mirasın, tarihin ötesinde ifade ettiği bir anlamı vardır. O halde hem peygamber kıssaları, hem de siyer tekrar tekrar okunmalı, analiz edilmeli ve bunların asrımıza bakan yönleri tespit edilip istifade edilmelidir. Vahiy ekseninde şekillenen ve insanlığa yol gösterme noktasında zengin bir kaynaktan membaını alan bu hazinenin, insanlığın her alanına dair söyleyeceği bir söz, ortaya koyduğu bir perspektif vardır.

Öncelikle bu bağlamda olmak üzere, kıssaları ele alalım.

Kur’an-ı Kerim gibi en muhkem kaynakta kendisine yer bulan peygamber kıssaları, salt tarih değildir. Sırf insanlar geçmiş zamanlardaki vuku bulmuş tarihsel olaylardan haberdar olsunlar diye bu kıssalar anlatılmamıştır. Tarihten süzüle gelen nebevi tecrübenin, başta tevhidi mücadele veren muvahhitler olmak üzere, tüm insanlığa yol göstermesi için bu kıssalar anlatılmıştır. Akıl ve fikir sahibi olan insanların, tefekkür etmesi ve hayatın satır aralarını iyi okuyabilmeleri, edindikleri tecrübeleri kendi hayatlarına aktarmaları için bu kıssalar anlatılmıştır. Binlerce yıllık insanlık serüveninin farklı boyutları olsa da ortak noktaları hiçbir zaman değişmemiştir. Bu itibarla nesiller arası tecrübelerin aktarımı son derece önemlidir. İnsanlık mirasının bir külliyata dönüşmesi için bu tecrübelerin sonraki nesillere aktarılması gerekir. Burada önemli olan şahıslar ve mekân değil, olay ve süreçlerin içerdiği ortak mesajlar ve evrensel değerlerdir. Kıssaların anlatılış tarzı mütalaa edildiği zaman bu hakikat görülecektir. Risalet zinciri, tüm insanlığın ilahi kaynaklı ortak mirasıdır. Her peygamberin hayatında tevhid-i mücadelenin temel esasları ve şiarları ortaya konulmakla beraber, mücadelelerinin farklı boyutlarına dikkat çekilmektedir. Temel konuların sürekli işlenmesi, bu konuların ehemmiyetini ortaya koyarken; farklı boyutlara vurgu yapılması ise, her peygamberin hayatındaki tecrübeleri asırlar sonrası gelen mü’minlere zengin bir miras olarak takdim etmektedir. Tüm insanlık; risalet sofrasının ilim, amel, irfan ve hikmet sofrasından nasiplenmektedir.

Kur’an’da kıssaları anlatılan her peygamberin hayat, mücadele ve davetinden günümüze ışık tutan ayrıntılar mevcuttur. Kur’an’daki kıssaların verdiği mesajlar bir araya toplanacak olursa, bugün hayatımızın birçok alanına ışık tutan hakikatleri taşıdığı görülecektir. Özellikle İslam davetçileri açısından Kur’ani uslüp ile dile getirilen davet, terbiye ve eğitim metotları; Rabbani kişiliklerin inşasında, toplumların Rabbani mecrada değişim, dönüşüm ve ıslahlarında büyük ehemmiyet arz eder.

Hazreti Adem kıssasına baktığımız zaman, gözümüze kısaca şunlar ilişir:

1- ) Şeytan her hal u kârda insanın en büyük düşmanıdır ve insanın yaradılışı ile başlayan bu düşmanlık kıyamete kadar sürecektir. İnsanlık tarihi, Hak ile Batılın mücadele tarihinden müteşekkildir. Babamız Âdem ve annemiz Havva’yı cennetten çıkaran, üzerlerindeki elbiseleri çıkartan iblis, bugün de hak yol üzere oturmuş ve insanları cehennemin odunları haline getirmek için insi şeytanlarla beraber gayret sarf etmektedir.

2- ) Hazreti Âdem’in çocukları arasındaki hadise, şeytanın insanı ne hale sokabileceğinin apaçık ifadesidir. O halde şeytanın ve nefsin şerrinden Allah’a sığınarak, takva kalesine sığınmamız lazımdır.

3- ) Haset; aklı, izanı, itikadı yiyip bitirir. Hasedin girdiği bir kalp kör olur, akıl dumura uğrar. Öyle ki, bu husussun ehemmiyetine binaen Felak süresinde “ haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden” Allah’a sığınma tavsiye edilmektedir. Başta haset olmak üzere mü’minin felaketi olan manevi hastalıkların vahim neticeleri görülmeli, teşhis edilen manevi hastalıkların tedavisi ihmal edilmemelidir.

4- ) Irkçılığın kaynağı, şeytanın yaradılışa dair ortaya koyduğu fasit ve yanılgı içeren fikridir. Asabiyet, nasıl ki şeytanı helak edip İlahi dergâhtan uzaklaştırdı ise, insanlar için de aynı tehlikeyi arz etmektedir.

“ Sizi, Biz yarattık, sonra size şekil verdik. Peşinden de meleklere: “Haydi, hürmet için secde edin Âdem’e!” dedik. Onların hepsi hemen secde ettiler, yalnız İblis dayattı. Secde edenlerden olmadı. (A’raf/11

“Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene mani nedir?” İblis: “Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.” dedi. (Araf/12)

Üstünlük takva iledir. Bunun dışındaki tüm üstünlük kriterleri şeytani fikir ve onun fasit türevleridir. Asabiyet anlamını ifade edilecek her şeyden şiddetle sakınmak gerekir. Aksi durumda Allah u Teâlâ, rahmeti ile bizlere hidayet nimetini bahşettikten sonra cahiliye bataklığına düşme tehlikesi vardır.

5-) İnsanlar, beşeriyetin muktezası gereği günah ve hata işleme olasılığı ile karşı karşıyadırlar. Günahlar ve hatalar her ne kadar büyük olsa da, şüphesiz ki, Allah’ın rahmeti çok daha büyüktür. Önemli olan hata ve kusurlarımızın farkına varıp Nasuh bir tövbe ile tövbe etmektir.

“Ey bizim Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Şayet Sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet buyurmazsan, en büyük kayba uğrayanlardan oluruz” (A’raf/23

Hatada ve masiyette ısrar, felakettir. Hz. Âdem hata etti; ama hatasında ısrar etmedi. İblis ise hatasında ısrar edip o hatasını savunmaya devam etti. Akıbeti berbat oldu.

6-) Hata ve yanlışa düşen insanlara geri dönüş ve tövbe kapısını açık bırakmak gerekir. O kapıyı yüzlerine kapatmamak lazımdır ki, Allah’ın kulları geri dönüş fırsatını bulabilsinler. Allah’ın kapatmadığı ve engin rahmeti ile açık tuttuğu bu kapıyı kulların kapatmaya yeltenmemesi gerekir.

7-) Şeytanın insanları Haktan sadece katışıksız küfür ve inkâr ile saptırmadığını, çoğu kez Hak ile Batılı karıştırarak yaklaştığını bilmek lazım. Müslüman’ın basiret erbabı olması lazımdır. Hak ve hakikat elbisesi altına saklanmış şeytani plan ve desiseleri görebilmesi lazımdır.

“Rabbinizin size bu ağacın meyvesini yasaklamasının tek sebebi, sizin meleklerden veya ölümsüz hayata kavuşanlardan olmanızı önlemektir” diyerek, kendisinin onların iyiliğini istediğine dair yemin üstüne yemin etti.” (A’raf suresi;20-21)

8-) Kimse kendi nefsinden yana emniyette değildir. Nefsin şerrinden Allah’a sığınmak lazımdır. Peygamberler bile nefislerinden yana emin olamamışlarsa, diğer insanların bu noktada çok daha dikkatli olmak lazımdır. “Allah’ım, bizleri nefsimizle göz açıp kapayıncaya kadar bile baş başa bırakma. Şeytana ve nefise karşı bizleri yardımsız bırakma. Biz, aciz ve zayıfız. Dostumuz ve yardımcımız sensin.”

Hazreti Nuh Aleyhiselam’ın kıssasına göz attığımız zaman ise gözümüze şu hususlar çarpar:

1-) Tevidi çizgi üzerinde mücadele eden tüm kurum ve şahıslar için Hz. Nuh’un mücadelesinde ön plana çıkan en önemli hususlardan birisi şudur: Sorumlu Müslüman ve İslami kurumlar, kendilerine tevdi edilen daire içerisinde kulluk şuuru ile vazifelerine odaklanmalıdırlar. Davet edilen kitlelerin hidayeti ise, Allah Azze ve Celle’ye ait olan bir husustur. Hidayet, nasip işidir. Kalpleri evirip çeviren ve dilediği mecraya sevk eden O’ dur. Biz, davet ve mücadeleye odaklanmalıyız, netice ise Rabbimize kalmıştır. Sorumluluğumuz, Allah’ın davasına icabet etme ve bu davayı kitlelere ulaştırma eksenindedir. Bu davanın siyasal ve maddi kazanımları hususunda hesaba çekilmeyiz. İnsanlar, bu davaya icabet etmede gevşek davrandığı zaman davetçinin üzülmemesi gerektiği gibi, insanlar bu davaya icabet etsinler diye İslam davasını esaslarından uzaklaştırmamalı, zeminini kaydırmamalıdır. Bilmemiz gerekir ki, İslami temeller üzerine elde edilmemiş kazanç ve mevziler, İslam’ın malı değildir. İslam’ın insanlara farklı şekillerde takdim edilmesi ise bir vebal ve mesuliyettir.

Hz. Nuh, 950 yıl mücadele ettiği halde sadece bir avuç mü’min kendisine iman etmiştir.

"And olsun ki, biz, Nuh`u kendi kavmine gönderdik de, O, dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Sonunda, onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi. Fakat biz, O`nu ve gemidekileri kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret yaptık." (Ankebut, 29/14 ve 15)

Çok az sayıda insanın iman etmesi, Hz. Nuh için başarısızlık sayılmamış, Hz. Nuh kınanmamıştır. Bilakis Allah Teâla, O’nun şanını yüceltmiş ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlara onu örnek olarak göstermiştir. Bu da gösteriyor ki, İslam nazarında sayısal çokluk ve nicelik her şey demek değildir. Önemli olan ihlas ve adanmışlıktır. Bütün imkânların adanmışlık şuuruyla bu kutlu yolda seferber edilmesidir. Bütün Müslümanların, özellikle de İslam’ı bazılarına hoş göstermek için şekilden şekle, renkten renge giren insanların ve kurumların, Hazreti Nuh’un mücadele ve davetinden çıkarmaları gereken çok dersler vardır.

Mehmet Zülküf Yel / İnzar Dergisi – Temmuz 2014 (118. Sayı)
 


 
23-07-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.