Şehadete Aşk, İzzete Açılan Kapı Zillete Vurulan Bir Kapıdır

Sadullah Aydın

Peygamber ve dostlarının elleriyle kurulmuş yüce İslam devletinin Emevi hanedanı tarafından saltanat rejimine dönüştürülmesinin ilk yıllarıydı. İslam toplumunda dünyevileşme hastalığının, mal ve makam sevgisinin hızla yayıldığı o karanlık dönemdi.
Peygamber ve dostlarının elleriyle kurulmuş yüce İslam devletinin Emevi hanedanı tarafından saltanat rejimine dönüştürülmesinin ilk yıllarıydı. İslam toplumunda dünyevileşme hastalığının, mal ve makam sevgisinin hızla yayıldığı o karanlık dönemdi. Müslüman halkları diğer halklardan, İslam devletini diğer devletlerden üstün kılan maneviyat ikliminin, ahiret ve cennet sevdasının hazan mevsimini yaşadığı yıllar…

İşte o yılların birinde Şam’dan yola çıkan Müslüman elçiler Bizans Devletinin merkezine doğru durup dinlenmeden yol alıyorlardı. Pahalı, süslü püslü atlara binmişler, çalım ve heybetle yollarına devam ediyorlardı. Her birinin altında bir hazine değerinde olan saf kan Arap atı vardı. Sarıklarındaki göz kamaştıran inci boncuklar çöl eşkıyalarının iştahını kabartacak cinstendi.

Bizans’a giden bu görkemli elçi kafilesinin görevi Bizans yönetiminden o yılın vergisini tahsil etmekti. O zamanın birçok devleti İslam devletine cizye vererek boyun eğmiş, bu şekilde Müslümanlar karşısında güvende kalmayı başarmışlardı. Bizans da tüm görkemine rağmen İslam orduları karşısında tutunamamış, topraklarının çoğu İslam orduları tarafından fethedilmiş, varlığını koruyabilmek için İslam Devletine cizye vermek zorunda kalmıştı.

Müslüman elçiler günler süren meşakkatli bir yolculuğun ardından Bizans Kralının sarayına vardılar. Elçiler bir müddet saray kapısında bekletildi. Bu daha önce hiç olmamıştı. İslam devleti tarafından vergi memurları gönderildiği zaman saray yetkilileri büyük bir hürmetle onları şehir dışında karşılar, bekletmeden hemen Kayserle görüştürürlerdi. Ancak bu sefer öyle olmadı. Kapıda bir hayli bekletildiler. Karşılayan da olmadı onları… Sarayın ana kapısında nöbet tutan muhafızlar sanki özel emir almışlar gibi kaba davranışlarla bekletiyorlardı elçileri.

Müslüman vergi memurları Bizanslılardan gördükleri muameleye şaşırdılar. Onlara böyle anlatılmamıştı. Debdebeli bir karşılama bekliyorlardı. Yine de pek umursamadılar. Sarayın ihtişamı ve saray muhafızlarının pahalı elbiseleri onlarda öyle bir hayranlık uyandırmıştı ki başka bir şey düşünemiyorlardı. Birbirlerine bakıp baş sallıyorlardı.

Neden sonra onları içeri aldılar. Bir saray muhafızı önlerine düşerek onları bir sürü koridordan, göz kamaştırıcı odadan geçirerek geniş, dev gibi sütunlarla kaplı bir salona getirdi.

Saray muhafızı onları salonda bırakıp ayrılırken:

- Lütfen istirahat edin, dedi. Keyfinize bakın. Yorgun ve açsınız. Saray hizmetçileri biraz sonra yemek servisinde bulunacaklar. Çok güzel ve leziz yemekler…

Elçilerin reisi olan siyah sarıklı, süslü bir pelerin içinde hindi gibi kabarmış, konumundan ötürü kendini çok önemseyen adam, saray muhafızının alaycı bir tavırla söylediği laflardan alındı. Muhafıza çıkışır gibi:

- Biz leziz yemeklere alışkınız, dedi. Siz yetkililerden haber verin. Ne zaman Kayserle görüşeceğiz?

Saray muhafızı alaylı tavrını sürdürerek konuştu:

- Bizim saraydaki yemekler Arap halifesinin yeşil sarayındaki yemeklerden çok daha lezzetli, bundan emin olun. Biraz sabrederseniz göreceksiniz. Kayserle görüşmenize gelince, onu ben de bilmiyorum. Ama saray görevlileri bakan düzeyinde sizlerle görüşecekler.

Müslüman elçiler sabırsızlıkla Kralla randevularını beklerken yemekler geldi. Yemekler gerçekten çok lezizdi. Büyük bir iştahla yemeğe daldılar. Sarayın hayranlık uyandıran görkemi, kuruldukları koltukların rahatlığı, çeşit çeşit yemeğin getirdiği hantallık Müslüman elçilerdeki tüm resmiyeti alıp götürdü. Güzel nedimelerin, saray görevlisi hizmetçi kızların getirdikleri yemekleri iştahla atıştırırken nerede olduklarını unutmuş gitmişlerdi.

Müslüman elçiler iki gün boyunca kralla görüşmek için beklemek zorunda kaldılar. Bu zaman zarfında yan gelip yattılar. Bol bol yiyip içtiler.

Bizans sarayına gelişlerinin üçüncü günü, sabah saatlerinde Kayser onları huzuruna kabul etti. Kayser, Müslüman elçileri karşılarken tahtından bile kalkmadı. Aksine, Müslüman elçiler başlarını dizlerine kadar eğmek zorunda kaldılar. Müslüman elçilerin saygı merasiminden sonra Kral damdan düşer gibi:

- Ne istiyorsunuz? Diye sordu.

Müslüman elçilerin başkanı, tiksinti verici bir şekilde sırıtan dazlak kafalı, şiş göbekli, gerdanından aşağıya kırmızı etler sarkan, bıyıksız-sakalsız Kaysere şaşkın şaşkın baktı. Bizanslıların niyetini birden bire anlayarak kaşlarını çattı. Soğuk ve resmi bir sesle:

- Kimin elçileri olduğumuzu biliyorsunuz değil mi? Dedi.

Kral oralı bile olmadı. Küstah tavrını sürdürerek:

- Evet, biliyorum! Diye güldü. Emevi halifesinin elçilerisiniz.

- Biz vergi memurlarıyız… Her sene verdiğiniz cizyeyi almaya geldik.

Dazlak kafalı kral tahtından kalktı. Elçilere yaklaştı. Elçilerin üstündeki pahalı, süslü püslü elbiseleri küçümseyerek süzdü.

- Size vergi vermeyi düşünmüyoruz artık, dedi. Bundan sonra size vergi yok…

Elçiler dehşet içinde bir birlerine baktılar. Elçilerin reisi kekeleyerek:

- Bu davranışın bir savaş nedeni sayılabileceğini biliyorsunuz değil mi sayın kral! Dedi.
Kral kahkahalarla güldü:

- Biz artık sizden korkmuyoruz! Sizden neden korkalım ki! Sizin bizden ne farkınız var? Sizlerin orduları varsa bizlerin de var. Sizinle eşitiz. Artık size vergi vermek istemiyoruz.

Elçilerden biri dayanamayarak bağırdı:

- Şimdiye kadar veriyordunuz da ne oldu da şimdi vermiyorsunuz?

Kral, elçilerin beynine balyoz gibi inen sözlerini kendinden emin bir tavırla söyledi.

- Eskiden sizden korkuyorduk. Çünkü siz dünyaya değer vermiyordunuz. Ölümü hayattan daha çok seviyordunuz. Savaş meydanlarında öldürülmek için can atıyordunuz. Cenneti kılıçların ucunda görüyordunuz. Ölüme âşık, hayattan çok ölümü isteyen bir milletle kim baş edebilir ki? Evet, sizden korkuyorduk! Biz dünyayı seven, dünyevi nimetler ve zevklere bağlı bir halkız. Ölümden nefret ederiz. Ölüm bizim için yokluktur. Ölünce her şeyimizi kaybederiz. Ölümle beraber kaybedeceğimiz o kadar çok şey var ki… Ama siz öyle değildiniz. Buraya gelen elçileriniz yamalı elbiseler giyerlerdi. Saraylarımızın debdebe ve ihtişamına tiksinerek, küçümseyerek bakarlardı. Onlara sunduğumuz hediyeleri almaz, lezzetli yemeklerimiz yerine kendileriyle getirdikleri kuru hurmalarını yerlerdi.

Kral derin bir nefes aldı.

- Eski Müslümanlar ne yaman adamlardı. Bakışları o kadar parlak ve pervasızdı ki insan ürperirdi. Şehit olmak için bahane ararlardı sanki! Bize ve dünyamıza o kadar yabancılardı ki… Askerlerimiz yaşamak için savaşırken onlar ölmek için savaşırlardı. Onlar zillet nedir bilmezlerdi. Asla boyun eğmezlerdi. Her şeylerini kaybetme pahasına zillete boyun eğmezlerdi. Böyleleriyle nasıl savaşırdık biz? Onlara boyun eğmekten başka çaremiz mi vardı? Ya siz?

Kral tekrar alaylı tavrını takındı.

- Sizin bizden ne farkınız var ki sizden korkalım? Siz de en az bizim kadar dünyaya âşıksınız. Bizim kadar ölümden korkuyorsunuz. Dünyevi lezzetleri elde etmek için katlanmayacağınız zillet yok! Bizden daha çok güzel kızlara, lezzetli yemeklere, pahalı elbiselere, lüks evlere, saray hayatına âşıksınız. Ölüm bizi korkuttuğu gibi sizi de korkutuyor. Uhrevi cennetten çok dünyevi cennet hayallerinizi süslüyor artık.

Kral birden serleşti. Elçilere kapıyı göstererek:

- Kendisi de benim gibi saraylarda yaşayan halifenize gidin söyleyin, size boyun eğme dönemi kapandı. Gidin haydi…

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Eylül 2014 (120. Sayı)
 


 
22-09-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.