Samimiyet-Sizsiniz!

Ali Özgür
Namluların ucuyla konuşulduğu, silah seslerinin insan seslerine galebe çaldığı bir ortamda yangına körükle gitmek dışında hiçbir söz veya olumlu çabanın fayda sağlamadığı biliniyor.
Namluların ucuyla konuşulduğu, silah seslerinin insan seslerine galebe çaldığı bir ortamda yangına körükle gitmek dışında hiçbir söz veya olumlu çabanın fayda sağlamadığı biliniyor.

Doğru teşhislerin, hak, hukuk ve adalet çağrılarının çift taraflı uygulanan yanlış ve maksatlı politikalara kurban edildiği bir “Barış sürecini” geride bıraktık.

Adına “Barış” ya da “Çözüm süreci” demek ne kadar doğruydu bilinmez, ama gelinen noktada aslında tarafların hiç de “Barış veya çözüme” niyetli olmadıkları pekâlâ söylenebilir. Aslına bakılırsa iki tarafın kendi önlerine koydukları hedefler çözümü değil, yeniden karşılaşmayı öngörüyordu.

Devlet, silahı sigortası olarak kabul eden örgütü silahsızlandırmayı düşünüyorken; Örgüt ise silahına güvenerek siyasal bir statüyü hedefine koyarak süreci fırsata dönüştürme hayali kuruyordu. Oysa ne devlet örgüte siyasal statü vermeyi düşünüyordu, ne de örgüt silahı bırakmak niyetindeydi. İkisinin de birbirlerinden beklentileri tamamen hayal ürünüydü.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bir çözüme varılacağı umudu, belli bir süre boyunca kamuoyuna aşılandı, kamuoyu büyük oranda buna inanmaya başladı. Oysa taraflar asla buna inanmış değillerdi.

Süren görüşmeler, yapılan ziyaretler, kurulan heyetler, verilen mesajlar aslında tümüyle tiyatroydu ve süre uzatımı hedefleniyordu. Süreyi uzatmak, iki tarafın da işine geliyordu. Çünkü bölgesel konjonktür çokça gel-gitler yaşıyordu ve iki tarafa belli süreliğine de olsa “çatışmasızlık” dayatıyordu.

Özellikle Suriye’de yaşanan gelişmeler, iki taraf için de belirsizlikleri beraberinde getiriyor, iki taraf da öngörülebilirlik eşiğini aşmak istiyordu. İç kamuoyuna “Süreç” üzerinden “barış” salvolarında bulunarak tiyatroyu uzatmaya çalışmak iki taraf için de bu nedenle önem kazanıyordu.

Barış naraları her tarafı kaplarken bile uygulanan politikalar kesinlikle barış vaat etmiyordu. Gizli kapaklı görüşmeler ve bunların yansımaları, Kürt halkının geleceğine dönük ümitvar beklentilerle kesinlikle uyuşmuyordu. Devlet, Kürt halkının yaşadığı sorunları çözmek adı altında örgütü tek temsilci konumuna getirerek bir yandan meşrulaştırmaya çalışıyor, öbür yandan da Kürtlere düşmanlık yapmakla ünlü devlet bağlantılı derin yapılanmaların tüm kirli icraatlarını örgüte ihale ederek baskılama politikasını sürdürüyordu.

Aslına bakılırsa iki taraf da “baldıran zehiri” içiyordu. Devlet, PKK’ye alan açarak; PKK de devlet bağlantılı kirli çetelerin tüm taktiklerini kopyalayarak zehirleniyordu. Süreç, Kürtlerin ezilmişlikleri üzerinden yürütülüyordu, oysa palazlananlar, devletsel-örgütsel egolarının peşinden koşanlar oluyordu.

Devlet, “Örgüt zaten silah bırakmaya niyeti yoktu, başından beri yığınak yapıyordu” diyor; Örgüt, “Devlet zaten hiçbir zaman barıştan yana bir adım atmadı, çatışmaya hazırlanıyordu” diyor. Yani aslında ikisi de yaşanılanların, seyirciyi etkilemeye dönük pespaye bir tiyatro sahnesinden ibaret olduğunu bizzat ikrar etmiş oluyor.

Sanırım buraya kadar her şey herkesçe anlaşıldı, anlaşılıyor. Anlaşılan bir başka şey de, halkı aldatmaya dönük politikaların eninde sonunda gelip varacağı yerin, gereğinden fazla politik geçinen aktörleri bir şekilde vurduğudur. Devlet de örgüt de resmen Kürt halkıyla alay ederek bugünlere geldi. Pompalanan bunca umutlara karşın uyguladıkları kasıtlı politikalar yine eskiye dönüşü beraberinde getirdi. Olan yine halka oldu, olmaya da devam edecek. Başta Suriye sahası olmak üzere bölgesel bazda kartlar yeniden karıldı, pozisyonlar bir kere daha değişti. 2013 yılının başında yaşanan pozisyon değişiklikleri 2015’in ortalarında bir kez daha değişikliğe uğramış oldu. 2013 yılının bölgesel çapta yenilediği strateji, “Çözüm Sürecini” beraberinde getirdiği gibi, değişen 2015 yılı stratejisi bu kez “Çatışma sürecini” beraberinde getirdi. Aslında “süreç” için her ne kadar “Milli” vasfı kullanıldıysa da etki eden faktörler hep “dış kaynaklı” olageldi. Dışarıda yaşanan bölgesel-küresel stratejilerin etkisi eş zamanlı olarak içeriye de yansıdı. “Çözüm süreci” de, “Çatışma süreci” de dışarıda yaşanan gelişmelerin “iç piyasaya” yansımaları olarak pekâlâ yorumlanabilir.

Rojava bölgesi örgüte sunulmamış olsaydı, örgüt, “hiçbir olumlu adım atmadı” dediği devletle süreci bu denli uzatmazdı.

2013 yılı başında Amerika, Rusya ile Esad yönetiminin kalıcılığı üzerine anlaşmamış olsaydı, bu anlaşma ile devre dışı bırakılan Türkiye’nin, “hep yığınak yaptı” dediği örgüte bu denli sessiz kalması düşünülemezdi.

Hal böyleyken oyun kurucular, oyunlarını Kürt halkının yaşadığı mağduriyetler üzerine bina ederek pembe hayaller pompaladılar. Meşru olmayan her türlü yöntemler uygulayarak halkın menfaatlerini kendi aralarında birbirlerine peşkeş çekerek bugünlere geldiler. Gayrı meşru muhabbetin her türlüsünü sergilediler, şu anda geldikleri nokta ise kaçınılmaz olarak adavetin en amansızı oldu.

Amansız adavetin nereye ya da ne zamana kadar süreceğini bilemeyiz. Ancak konjonktürel değişimler yeniden “gayrı meşru muhabbetlerin” kapısını aralamaya kadirdir elbette. Yalnız şunu unutmamak lazımdır. Devletin direksiyonunda bulunan siyasi iktidar, süreç manevrasıyla birlikte büyük oranda güven kaybına uğradı. Güven kaybını telafi etmek için şu anda büyük gayretler sarf etmesine rağmen bunu yeniden başarabilecek mi, çok zor görünüyor. Örgüt ise, öncelikle mantık iflasıyla en büyük kaybını vermiş durumdadır. Şu anda geldiği nokta, Ankara merkezli siyasal iktidar kavgalarının pespaye bir aracına dönüşmüş durumdadır. Ki bu durum, bir örgütün başına gelebilecek en büyük felaketlerden bir tanesidir.

Diğer büyük kaybı ise, devlete bağlı kirli yapılanmaların yıllarca sürdürdüğü ahlaksız taktikleri birebir kopyalayarak yeniden Kürtlere yöneltmiş olmasıdır. Aslında devleti de, siyasi iktidarı da bir nebze teselli eden de örgütün saptığı bu kirli mecradır. 1990’lı yılların Jitemiyle, Polis terörüyle özdeşleşen tüm uygulamalar; öldürme, kaçırma, kundaklama, yıkma, yakma vb fiillerin tümü şu anda bizzat örgüt tarafından gerçekleştirilmektedir.

Kürtlere bu tür kirli icraatları reva gören örgüt, Türkler için de siyasal iktidar mücadelesinde baskı aracı olarak işlev görme durumuna gelmiştir.

Bir taraftan iktidar mücadelesinin aracı haline gelen örgüt, diğer taraftan da yapay çıkışlarla, sokak başlarını tutarak, hendek, çukur kazarak çatışmaların yakıcı özelliklerini Kürtlerin kapısına kadar getirerek sözüm ona “Kürt özgürlüğüne” vurgu yapmaktadır.

“Öz savunma” safsatalarıyla güya halka yönelik saldırılara karşı halkı korumayı, kalkan görevi görmeyi dillendirirken, davetiye çıkardığı çatışmaların vuku bulmasıyla beraber halkı “kalkan” yapmaya mecbur bırakarak “koruma” anlayışına yeni bir boyut kazandırmış bulunmaktadır. Başkalarının siyasal mecralarla yürüttüğü iktidar kavgasını, örgüt, Kürdün kapısına kadar getirdiği şiddet faktörüyle yürütmekte ve buna “özgürlük” yaftasını vurabilmektedir.

Burada alenileşen bir hinlik söz konusudur ve tüm ceremesini de halk çekmektedir. Halkın bu durumdan muzdarip olduğu bilinmektedir. Ancak bu muzdaripliğin defedilmesi yine halkın elindedir. Şu anda yaşanan durum özetle şudur; bugüne kadar Kürt halkına yapılan zulümler hep Türkçe yapılıyordu, dolayısıyla halkın tepkisi çoğu kez asıl adrese yöneliyordu. Bundan sonra ise zulümler Kürtçe yapılıyor. Burada zulmün niteliğini mahkûm etmek yerine, yapanın kimliğine göre zulümleri kategorize etmek, zulümlerin devamına onay vermek demektir.

Doğrusu zulmün niteliğini sorgulamak yerine yapanın kimliğini önemsemek, başarılı algı operatörlerinin ne kadar mükemmel iş yaptıklarıyla ilgili bir durumdur. Şu anda Kürt halkının gözlerine perde çeken, işte bu algıdır.

Kürtler arasında ahlaki, insani, İslami değerlerin yozlaştırılmasını devlet çok da başaramadı. Bunun yerine Kürtlerden bir gruh peydahlanarak bu işlev yürütülmeye başlandı. Aynı durum şu anda Kürtleri ateş menziline yeniden sokan yeni durum için de geçerli. Kürt halkı şayet uyanıp bu oyunları fark etmezse, örgütün ne tür ihalelerle bezendiğinin farkına varmazsa felaketlerden kurtulması da beklenmemelidir.

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Eylül 2015 (132. Sayı)
 
17-09-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.