Sahabeyi konuşturan nedir, bizleri susturan nedir?

Mehmet Göktaş
Kur`an, bireylerin faziletlerini, üstünlüklerini sıralarken: "iman eden, teslim olan, gönülden boyun eğen, huşu sahibi olan, takva sahibi olan, sadık olan, hamd eden, şükreden, zikreden, sabreden, namaz kılan, oruç tutan, infak eden, namusunu koruyan…" gibi sıfatlarını öne çıkarır.
"Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz ve Allah`a iman edersiniz…" (3/110)

"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler, iyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah`a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Allah yarın rahmetiyle bağışlayacaktır. Çünkü Allah azizdir, hâkimdir" (9/71)

Bu ayet-i kerimelerdeki sıralama hiç dikkatinizi çekti mi?

Kur`an, bireylerin faziletlerini, üstünlüklerini sıralarken: "iman eden, teslim olan, gönülden boyun eğen, huşu sahibi olan, takva sahibi olan, sadık olan, hamd eden, şükreden, zikreden, sabreden, namaz kılan, oruç tutan, infak eden, namusunu koruyan…" gibi sıfatlarını öne çıkarır. Müslüman bir fert Allah katında bu özellikleriyle puan kazanır, değerlendirmede ölçü olarak bu ve benzeri özellikler dikkate alınır, müminin bu sıfatlarla donanması için teşvik edilir.

Fakat Allah Teâlâ ümmetleri, toplumları değerlendirirken, insanları kitleler halinde ele alırken; "iyiliği emreden, kötülüğü engelleyen, yasaklayan" yönünü ön plana çıkarır. Müslüman bir toplum için bu özellikler hayati değer kazanır, hatta hayatta kalabilmelerinin, varlıklarını sürdürebilmelerinin yegâne şartı olarak görülür. Allah`a iman konusunun bile önüne geçer.

Gerçekten bu ümmetin en belirgin vasfı, bu ümmeti gelmiş geçmiş diğer ümmetlerden ve mevcud diğer toplumlardan ayıran en önemli fark; Marufu, yani iyiliği emreden, münkerden nehyeden, kötülüğü yasaklayan, engelleyen, yani duyarlı ve müdahil bir topluluk olmasıdır.

Allah`ın izniyle Peygamber Aleyhisselam böyle bir ümmet vücuda getirmiştir. Kazandıkları güzellikleri, iyilikleri derhal yayan ve yaygınlaştıran, kötülükler karşısında alarma geçen, yanlışlıkların, münkerin önüne set oluveren, şahit oldukları olumsuzluklara derhal müdahale eden, susmayan, hassas mı hassas bir ümmet bırakarak ayrılmıştır bu dünyadan.

O`nun yerine geçen halifeleri, ümmetin bu müthiş özelliğinin yerinde olup olmadığını kontrol için görevi devraldığı ilk gün minbere çıkar çıkmaz

"Ben yanlış yaparsam ne yaparsınız?" sorusunu sormuş,

"Seni kılıçlarımızla doğrulturuz!" cevabını alınca bundan dolayı Allah`a hamd etmişlerdir.

Evet, Allah Teâlâ’nın emrettiklerini emreden bir ümmet

İyi ve güzel olanı emreden bir ümmet,

Aklın ve örfün güzel gördüğünü, güzel bulduğunu tavsiye eden, yayan ve yaygınlaştıran bir ümmet

Allah Teâlâ’nın yasakladıklarını yasaklayan bir ümmet

Münkeri men eden bir ümmet

Kötülüklerin önüne dikilen bir ümmet

Kısacası, susmayan, asla susmayan bir ümmet…


Peki, neydi onları susturmayan şey?

Çünkü onlara durmadan Allah`ın ayetleri tilavet olunuyordu. Çünkü onlar Rasulullah`ın yanındaydılar, beş vakit onun arkasındaydılar, hep onunla beraberdiler ve kulakları, beyinleri ve kalpleri Allah Teâlâ’nın nur çağlayanının altındaydı, kesintisiz bir şekilde Allah`ın nuruyla besleniyorlardı.

Çünkü onlar tepeden tırnağa hak ile mezc olmuşlar, hak il dolup taşmışlardı.

Çünkü onlar olup biten her şeye Allah`ın nuruyla bakıyorlardı, şahit oldukları her şeyin üzerine böylesine muazzam bir projektör tutuyorlardı. Batıl olan ne varsa, münker olan ne varsa, kötü olan ne varsa, kısacası bu nur ile bağdaşmayan ne varsa sırıtıp kalıyordu tek başına, ayrışıp kalıyordu orta yerde. Derhal müdahale ediliyordu, el atılıyordu, düzeltiliyordu, yani konuşuyorlardı, susmuyorlardı onlar.

Onların ruhi bünyeleri öylesine hassas bir noktaya gelmişti ki, bâtılla karşılaşır karşılaşmaz, münker ve kötü olan bir şeyle muhatap olur olmaz derhal sirenleri çalıyordu, alarm cihazları faaliyete geçiyordu. Bâtıl onların bünyesinde alerji yapıyordu.

Bugün bizleri susturan nedir?

Niçin susuyoruz, konuşmuyoruz,

Niçin her şeyin dışındayız, niçin müdahil olmuyoruz

Niçin iyilikleri yaymıyoruz, niçin güzellikleri dışımıza taşımıyoruz, kısacası niçin emr-i bi’l-maruf yapmıyoruz?

Niçin kötülüklerin önüne geçmiyoruz, şahid olduğumuz çarpıklıklara ve yanlışlara niçin müdahale etmiyoruz? Niçin susuyoruz?

Kulaklarımız, beyinlerimiz ve kalplerimiz Rabbimizden gelen nurla dolu olmadığından mı, O`nun nuruyla dolup taşamadığımızdan mı, O`nun nuruyla bakıp değerlendiremediğimizden mi?

Bir münker gördüğümüzde, bir bâtıla muhatap olduğumuzda, bir haksızlık ve zulme şahid olduğumuzda niçin bizim sirenlerimiz çalmıyor, alarmımız niçin çalışmıyor, ruhumuz ve gönlümüz niçin alerji yapmıyor, tepki göstermiyor?

Evet, bizi susturan nedir?

Yoksa dünya hayatıyla mutmain mi olduk, yatıştık mı? Dünya hayatına razı mı olduk. Dünya hayatıyla fit mi olduk. Dünyaya çakılıp kaldık mı? İşimizle, maaşımızla, ücretimizle, gelirimizle mutmain mi olduk? Bizi susturan bu mudur yoksa? Daha önce hiç ulaşamadığımız bir gelir seviyesini mi yakaladık? Onu ve onun getirdiği konforu kaybetmekten mi korkuyoruz?

Kendimizin ve yakınlarımızın yaşantıları değişti de o yüzden mi başkalarına iyiliği emredemiyor, kötülükten nehiy edemiyoruz?

Nehyetmekle yükümlü olduğumuz kötülüklere yakınlarımız, ekibimiz, cemaatimiz ve sevdiklerimiz de bulaşmış durumda olduğundan mı susuyoruz? Nedir bizi böylesine suskunluğa gömen?

Konuştuğumuzda birilerini kaybetmekten, çevremizde yalnız kalmaktan mı korkuyoruz?

Bütün bunların bir dokümanını çıkarmalıyız, bizi susturan şeyleri bir bir tespit edip önümüzden kaldırmalıyız.

Bizi konuşturan, bizi ayağa kaldıran dinamizmimizden neler eksilmişse onlarla yeniden donanmalıyız.

Konuşmalıyız, susmamalıyız.

Mehmet Göktaş / İnzar Dergisi – Haziran 2015 (129. Sayı)
 


 
09-06-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.