Sahabe İslam Davasının Temel Taşıdır

Abdulkuddus Yalçın
Ebu Abdullah bin Batta Hasan’dan o da Hz. Enes’ten (radiyallahu anh) rivayet etmiştir. Dedi ki; Resulullah sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurdu: “Ashabımın misali yemekteki tuz misali gibidir. Yemeğin tadı ancak tuz ile düzelir.”
Ebu Abdullah bin Batta Hasan’dan o da Hz. Enes’ten (radiyallahu anh) rivayet etmiştir. Dedi ki; Resulullah sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurdu: “Ashabımın misali yemekteki tuz misali gibidir. Yemeğin tadı ancak tuz ile düzelir.” Hasan dedi ki: “Doğrusu tuzumuz gitti şimdi biz nasıl düzeliriz?” (İbn-u Kayyım el-Cevziyye: İ’lam-ül Müvakkiîn)

Evet, ashab bu ümmetin tuzudur. Çünkü tevatürle Kur’an’ın ve Kur’an kıraatının ve tilavet şeklinin bize ulaşmasına vesile olan ashabdır. Kur’an’ın Mushaf olarak toplu bir şekilde bize ulaşmasını sağlayan ashabdır. Gerek tevatür gerek ahad olarak sünnetin günümüze kaybolmadan gelmesine vesile olan ashabdır. İslam fıkhının oluşmasına ve gelişmesine vesile olan ashab ve ashabın içtihadıdır.

Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ashabım hakkında Allah’tan korkun!.. Allahtan korkun!. Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl`e yemin olsun; (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd`e hatta yarım müdd`e bedel olmaz." (Müslim: Fedailu`s-Sahâbe)

Âlimler, Ashab-ı Kiram`ın, sonradan gelecek bütün insanlara kıyasla daha efdal olduklarını ve fazilette hiç kimsenin sahabeyi geçemeyeceğini söylemişler bu hadisi de delil göstermişlerdir. Onlar İslâm`ın bânileri durumundadırlar. İslâm binası onların maddî ve manevî katkıları sayesinde vücut bulmuştur. “Sebep olan, yapan gibidir” kâidesince, arkadan gelen ümmetin hayırlarından da istifade ederler. Üstelik ameller şartlara göre değer kazanır. Ashab, kendilerinde yokken maddî bağışlarda bulundular, tehlike fevkalâde büyükken canlarını ortaya koydular. Bu şartlar içinde, işin başında, yapılan fedakârlıklar fevkalade kıymetli olacak ki arkadan geleceklerin yapacağı Uhud dağı cesâmetindeki bağış Ashabın yapacağı bir ve hatta yarım müdd miktarındaki bağışa denk olmuyor. (Sahabenin Fıkhi Mezheblere Kaynaklığı)

Bu nedenle onlar her zaman saygı ile zikredilmeli onlara karşı su-i edepte kesinlikle bulunulmamalıdır. İmam Nevevî (Rahimehullah) der ki: "Fitnelere karışmış olsun olmasın, Ashab`a sövmek haramdır. Çünkü bütün Ashab müçtehid durumundadırlar. Onlar fitnelere, din adına yaptıkları içtihadlarla girmişler. Kâdı İyaz, Ashab`tan herhangi birine sövmeyi büyük günah addetmiştir. Bizim mezhebimize (Şafiî) ve cumhûra göre, Ashab`a söven öldürülmez, ta`zîr edilir. Bazı Mâliki âlimleri, öldürüleceğine hükmetmiştir."

Siyer kitaplarını açtığımızda ashabın İslam davasını ve tevhid inancını yeryüzüne yayıp gönüllere nakşetmek için sarf ettikleri nihayet derecedeki gayret ve bulundukları emsalsiz fedakârlıklar güneş gibi kendini gösteriyor. Dünya lezzetlerini bir kenara bırakarak ve hayatını tehlikeye atarak Medine de İslam’ı tebliğ ve talim edip Medine’yi başta efendimiz sallallahu aleyhi ve selem olmak üzere tüm muhacirler için hicret yurdu olmaya hazırlayan, sahabi Mus’ab bin Ümeyr’dir. İslam’ı yaşayıp yaşatmak için her şeyinden vazgeçerek hicret edenler ashabdır ve Bi’r-i Maune’de İslam’ı tebliğ ve talim uğruna hayatlarını feda eden yetmiş mümtaz zat ashabdır. Kısacası İslam davasını bin bir zorluk ve tehlikeye aldırmadan dünyanın dört bir tarafına yayan aslanlar ashabdır.

Bu nedenle ashab ümmetin tuzudur, İslamî tebliğin temel taşlarıdır. İslam davasından ashabı çıkarıp atmak İslam’ı yıkmaya çalışmak kadar tehlikeli bir davranıştır.  
 
Sahabeye uymak


Saîd bin Müseyyeb, Hz. Ömer (radıyallahu anh) den naklediyor: Demişti ki: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)`ı dinledim, şöyle buyurmuştu: "Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti:

"Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha sağlamdır. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir."

Hz. Ömer der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (devamla) ilave etti:

"Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz." (Rezîn tahriç etmiştir. Hadisin birinci kısmını Câmi`us-Sağîr`de Suyutî kaydeder. İkinci kısmı da İbn-u Abdi`l-Berr, Câmi`u`l-İlm`de kaydetmiştir.

Münâvî şu açıklamayı sunar: "Ashabın ihtilafı rahmettir. Zira onların (ihtilaf ve) kavgaları dünya için değil, din içindir. Onlar dünya açısından ayrılmış olsalar da tevhîd meselesinde tek bir ruh gibidirler. Hepsi de dine ve din ehline yardımcı oldular. Şirke ve onun temeline darbe indirdiler, pek çok diyarları İslâm adına fethettiler. Küffârı kovup fâcirleri dize getirdiler, takva kelimesine davet ettiler."

Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ben aranızda ne kadar kalacağımı bilemiyorum. Benden sora "iki kişiye uyun" dedi ve Ebu Bekr ile Ömer`e işaret etti. (Sözlerine devam ederek): "Ammar`ın davranışlarını örnek alın. İbnu Mes`ud ne söylemişse tasdik edin" buyurdu. (Tirmizî)
Hz. Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda: "Burada oturup yatsıyı da onunla birlikte kılsak" dedik ve oturduk. Derken Resulullah sallallahu aleyhi ve selem yanımıza geldi ve:
"Hâlâ burada mısınız?" buyurdular.

"Ya Resulallah seninle beraber akşam namazını kıldık sonra dedik ki oturalım da seninle yatsıyı da kılalım" dedik.

"İyi yapmışsınız ve isabetli davranmışsınız!" buyurdu ve başını semaya kaldırdı. –zaten başını sıkça semaya kaldırırdı- ve şöyle buyurdu: "Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaad edilen şey semaya gelir. Ben de Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaad edilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaad edilen şey gelir." (Müslim)

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada şunu ifade buyurmuştur: "Yıldızlar semada müşahede etmekte olduğumuz nizamın bekçileridir. Kıyamet hengâmında yıldızların yok olmasıyla sema yarılacak, o nizam da yok olup gidecektir. Burada vaad edilen şeyden maksad Kıyâmettir. Benim varlığım, Ashab arasına çıkacak fitneleri önlemektedir. Ben gidince dâhilde bir kısım fitneler olacak, irtidad hareketleri olacak vs. Ashabın gitmesiyle de çeşitli bid`alar, kargaşalar çıkacak, kıyamet alâmetleri zuhur edecek demektir.

Sahâbî sözünün Hüccet Olup Olmadığı Hususunda Âlimlerin Görüşleri

Sahâbî sözünün, re`y ve ictihad ile kavranamayacak bir konuda olması halinde, bunun kaynak olduğunu ve ona göre amel etmek gerektiğini bütün hanefi bilginler ihtilafsız kabul ederler. Zira böyle bir durumda ilk ihtimal, sahâbî kavlinin Hz. Peygamber`den (sallallahu aleyhi ve selem) duyulan bir bilgiye dayanmış olmasıdır. O halde bu bir nevi Sünnet sayılır. Sünnet ise bütün Müslümanların ittifakı ile şer`î hüccetlerin en kuvvetlilerindendir.

İmam Ebû Hanîfe bu konuda şunu söylemiştir: “Kitap’ta ve Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde hüküm bulamazsam onun ashâbının ictihadını alırım. Eğer kendi aralarında görüş ayrılığı varsa o görüşlerden uygun bulduğum birisini seçerim. Yoksa sahâbenin sözlerini bütünüyle bir tarafa bırakıp onların dışında başka birisinin ne dediğine bakmam.” Başka bir defasında da “Bir meselede sahâbe görüşü (eser) bulunduğu takdirde onu bir tarafa bırakarak kendi reyimizle hüküm vermeyiz.”  demiştir.

Bazı âlimler: “Sahabi sözü kaynak sayılmaz” demişlerdir. İmam Şafiî`nin üzerinde karar kıldığı görüş budur. Sonraki Hanefî bilginler ile Şâfıî ve Mâlikilerden bir gurup ve kelâmcıların çoğunluğu da bu görüşü seçmişlerdir.

Bu görüş sahiplerinin delili şudur: Sahabi de diğer müctehidler gibi bir müctehiddir. Onlar hataya düşebildiği gibi, sahabînin hataya düşmesi de mümkündür. Şu halde sahabî kavli diğer müctehidler hakkında şer`î bir kaynak ve hüccet teşkil edemez.

Bazı âlimler ise, Kitab, Sünnet ve icmâ’da hüküm bulunmadığı zaman sahabî kavli bağlayıcı bir kaynak olur, demişlerdir. Bu, Hanefî imamlarının, -eski mezhebine göre- İmam Şafiî`nin ve -kendilerinden yapılan iki rivayetten birine göre- İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel`in görüşüdür. Bu görüş şu delile dayandırılmaktadır: Her ne kadar sahabenin de diğer müctehidler gibi hataya düşmesi muhtemel ise de, çoğunlukla sahabenin görüşü doğrudur. Çünkü o Hz. Peygamberin mektebinde yetişmiştir, Arap diline hâkimdir, Kur`an ayetlerinin nüzul ve hadislerin vürud sebeplerine (hangi münasebetlerle indiğine veya ifade edildiğine) vâkıftır, Hz. Peygamber`in davranışlarını bizzat müşahede edip, söylediklerini dinlemiş ve şer`î hükümlerin gayelerini kavramıştır. Bu özellikler daha sonra gelen müctehidlerin hiçbirinde bulunamaz. Şu halde sahabe görüşü diğer müctehidlerin görüşlerinden üstündür ve diğer müctehidler için bağlayıcıdır. (Zekiyyüddin Şaban: Usul-ül Fıkıh)

Muhammed Ebu Zehra ise şunları söylemektedir: “Şafii mezhebine bağlı olan usûl yazarlarının bâzısı, İmamlarının eski mezhebine göre sahabenin sözlerini delil olarak aldığını, ye¬ni mezhebine göre ise bundan vazgeçtiğini iddia etmiştir. Fakat biz, Rabî` bin Süleyman`ın rivayet ettiği «er-Risale» adlı eserinde Şafiî`nin, sahabenin sözlerini delil olarak aldığını görüyo¬ruz. Bundan Şafiî`nin, yeni mezhebinde de sahabenin sözünü delil olarak kabul ettiği anlaşılıyor. Eski mezhebinde sahabenin sözünü delil olarak kabul edişi üzerinde de ittifak vardır. Biz de, doğru ola¬rak bu görüşü kabul ediyoruz. (Mezhepler Tarihi)

İbnu Kayyım el Cevziyye de İ’lam-ül Müvakkiîn adlı eserinde benzer ifadeleri kullanmıştır.

Sahabenin İslamî ilimlere kaynak olmaları

İslâmî ilimlerin her biri için sahabe nesli vazgeçilemez bir değer ve kaynaktır. Fıkıh söz konusu olduğunda bu gerçek daha da belirgin bir nitelik kazanır. Zira dinin iki aslî kaynağının içerdiği kaidelerin anlam çerçevesini ve somut uygulama biçimini sonrakilere, sahabe neslinin anlayış ve uygulaması aktarmıştır. Bu aktarım olmasaydı Kur’an’ın ahkâm ayetlerinin her bir okuyucuya göre farklılık arz edecek anlamları ve yine ahkâm hadislerinin kişilere göre değişen değerlendirme ölçütleri ve anlama şekilleri ortaya çıkacaktı. Böyle bir durumun “din”in mahiyeti ve amelî olarak ne buyurduğu ve neyi hedeflediği konusunda içinden çıkılmaz ve asla nihayetlendirilemez bir keşmekeş oluşturacağı açıktır.

İşte Kur’an’ın neyi öngördüğünü ve ne demek istediğini Hz. Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat öğrenen ve onun nasıl yaşadığını da kendi gözleriyle gören sahabe nesli sayesindedir ki, temel anlam ve ahkâm çerçevesi itibariyle sahih ve özgün bir İslâm anlayışına sahip olunmuştur.

Sahabenin kendi arasında görüş ayrılıklarının bulunuyor oluşu bu gerçeği perdelemez. Çünkü onların ihtilafları genellikle ictihada bırakılmış alandadır ve Ömer bin Abdilaziz’in isabetli tespitiyle bu, gerçekten büyük bir zenginliktir. (Şatibi: El Muvafekat)

Fıkıh ilminin geçirdiği tarihsel dönemleri, Abdülvehhab Hallâf’ın tasnifiyle tekvin, tefsir, tedvin ve taklit olarak dört ana döneme ayırdığımızda, tekvinin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, tefsirin sahâbe radiyallahu Teâlâ anhum, tedvinin ise müctehid imamlar ve öğrencileri rahimehumullah marifetiyle gerçekleştirildiğini görürüz. (Hulasetu-t Tarihi-t Teşri’: A. Hallaf)

Şu halde sahabe, Rasûl-i Ekrem’in oluşturduğu yapıyı sonrakilere açıklayan ve onu özgün yapısı doğrultusunda geliştiren bir topluluktur. Dolayısıyla tedvin edecekleri birikimi müctehid imamlara miras bırakanlar, onlar olmuştur. Bir başka ifadeyle, kurucu ictihad sahibi olmaları sebebiyle amelî mezhepleri kendilerine nisbet ettiğimiz müctehid imamlar, bütünüyle yeniden ve ilkten bir keşfin sahibi olmayıp, seleflerinden tevârüs ettikleri bilgi, görgü ve uygulamayı geliştirip sonra da bu birikimi tasnif eden kimselerdir. (Ahmet YAMAN Sahabenin fıkhi mezheblere kaynaklığı)

Sahabe içinde, sonradan adına “fıkıh” denecek alanda, yani ibadetler ve sosyal hayatla ilgili hükümler alanında, bilgi ve iftâ-ictihad yeterliliğiyle diğerlerine oranla daha çok temayüz etmiş isimler vardır. Bunların bir kısmı daha Hz. Peygamber hayattayken fetva verme ve ictihad etme liyâkatini elde etmişlerdi. Hatta bazıları bu yönde bizzat Rasûl-i Ekrem tarafından görevlendirilmişti. Tâbiînden Katâde bin Diâme’nin yorumuna göre “Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler.” (Sebe’: 6) âyetinde tebcil edilenler bunlardır. (Hacvî, el-Fikru’s-sâmî)

Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

Allah’ın, hakikati Hz. Ömer’e söylettiğini belirtmiş (Tirmizî, İbn-u Mâce, Müsned),
“Herhangi bir ihtilâfla karşılaştığınızda size düşen görev, benim sünnetime ve hulefâ-i râşidînin sünnetine uymaktır” buyurmuş (Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn-u Mâce, Müsned),
Muaz bin Cebel’i Yemen’e vali, kadı ve müftü olarak gönderirken orada karşılaştığı meseleleri gerektiğinde kendi ictihadıyla çözümleyeceğini söylemesini büyük bir memnuniyetle onaylamış (Ebû Dâvûd, Tirmizî),

Daha çocukken sahip olduğu öğrenme azmini takdir ettiği Abdullah b. Mes’ûd’u “Allah sana rahmetiyle muamele etsin; sen gerçekten çok şey öğretilecek olan bir yavrucuksun” (Müsned, Beyhakî) Hz. Ali’yi “Ben hikmet eviyim, Ali de onun kapısıdır” (Tirmizî) diye övmüş,

“Ümmetim içinde ferâizi/miras hukukunu en iyi bilen kişi Zeyd, haram-helal hükümlerini en iyi bilen ise Muaz’dır” tespitini yapmış (Tirmizî, İbn-u Mâce, Müsned, Hâkim),

“Kur’ân’ı dört kişiden öğrenin: Abdullah bin Mes’ûd, Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim, Übey bin Ka’b ve Muaz bin Cebel” diye buyurmuştur. (Buhârî, Müslim, Müsned)

Ayrıca Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ümmetimin (ferdleri arasında) ümmetime karşı en çok merhametli olanı Ebu Bekr`dir. Allah`ın emri hususunda en çok titiz olanı Ömer`dir. Hayâ cihetiyle en şiddetli olanı Osman`dır. (Davalarda) en isabetli hüküm vereni Ali`dir. Helal ve haramı en iyi bileni Muâz bin Cebel`dir. Ferâizi en iyi bileni Zeyd bin Sâbit`tir. Kur`ân okumasını en iyi bileni Übey bin Ka`b`dır. Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emîni Ebu Ubeyde bin Cerrâh`dır. Ebu Zerr`den daha doğru sözlü olan birini ne gök gölgeledi, ne de yer taşıdı. O, takvada Hz. İsa aleyhisselâm gibiydi." (Tirmizî)

İmran bin Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir. Bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahidlik istenmediği halde şahidlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimad olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhûr eder." Bir rivayette şu ziyade var: "Yemin taleb edilmeden yemin ederler." (Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebu Dâvud, Nesâî)

Bu hadis, Ashab ve arkadan gelen Tâbiîn ve Etbauttâbiîn nesillerini tafdilde temel hadislerden biridir. Tahkik göstermiştir ki 13 ayrı sahabe tarafından rivayet edilmiştir ve bu sebeple, bir kısım ûlema, mütevatir olduğuna hükmetmiştir.

İslâm ûleması, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)`ın hadislerinden sonra, bağlayıcılık sırasında Ashab`ın hadislerini (mevkuf), sonra Tâbiîn`in hadislerini (maktû), sonra da Etbauttâbiîn`in hadislerini (buna da maktû denir) esas almada bu hadisi esas almıştır. (Kütüb-i Sitte ve açıklaması)

İmam Ebû Hanîfe “Ben ilmi, Hammad ve İbrahim yoluyla Ömer, Ali, Abdullah b. Mes’ûd ve Abdullah b. Abbas’tan aldım” (Saymerî: Ahbâru Ebî Hanîfe ve ashâbih, Bağdâdî: Târîh-u Bağdâd)

Irak fethedilince önce Abdullah bin Mes’ûd, daha sonra Hz. Ali ve İbn-u Abbas buraya gelip kendi yöntemlerine göre bir eğitim verince, onların re’yci karakteri burada hâkim oldu. Re’ye mesafeli duran ve rivayetlerin dışına çıkmamaya özen gösterenler ise daha çok Hicaz’da yaşıyordu. Bilinen isimleriyle büyük mezhepler, işte bu havzalarda oluşmuştur. Buralara yerleşen âlim-fakih sahabeler bilgilerini, gördüklerini ve yöntemlerini cömertçe aktarmışlar, onların elinde yetişen tâbiûn âlimleri bu birikimi sonrakilere intikal ettirmişler, sonrakiler içinde yer alan müctehid imamlar da müntesiplerinin katkılarıyla bu mirası bir mezhep sistematiğine dönüştürmüşlerdir.

Bu cümleden olarak Hicaz’da/Mekke’de Abdullah b. Abbas, Medine’de Hz. Ömer, Zeyd bin Sâbit ve Abdullah bin Ömer, Irak’ta/Kûfe’de Hz. Ali ve Abdullah bin Mes’ûd, Basra’da Ebû Musa el-Eş’arî, fıkıh ilminin mayasını çalmıştır. Çalınan bu maya bir nesil sonra Hicaz merkezli Ehl-i hadis ve Irak merkezli Ehl-i re’y isimli çatı ekolleri ortaya çıkaracaktır. (Ahmet Yaman: Sahabenin fıkhi mezheblere kaynaklığı)

Kaynaklarda; Cennetü’l-baki‘a defnedilen sahâbe sayısı on binlerle ifade edilmektedir. Mekke’de ise daha çok hac aylarında pek çok sahâbî bulunuyordu. Kûfe’ye yerleşen sahâbî sayısı 1500 olarak ifade edilmekte ve bunlardan yirmi dördünün Bedir ehlinden olduğu nakledilmektedir. Rivayetlere göre Dımaşk’a 10.000’den fazla, Humus’a 500 sahâbî yerleşmiştir. Mısır’da yaşayan sahâbîler üzerinde duran Süyûtî 300’den fazla sahâbînin buraya yerleştiğini tesbit etmiş; Tâif, Yemen, Yemâme, Bahreyn, Medâin, Merv, Nîşâbur, İsfahan ve Semerkant gibi yerlere daha az sayıda sahabi gitmiş ve bir kısmı buralarda vefat etmiştir. Bazı sahabenin Hindistan’a, Çin’e ve Endülüs’e ulaştığı belirtilmektedir.” (Mehmet Efendioğlu: “Sahabe”)

İşte böylece ashab radiyallahu Teâlâ anhum genişleyen İslam topraklarının dörtbir yanına yayılmış ve Müslümanlara rehberlik etmişlerdir. Allah Teâlâ hepsinden razı olsun ve bizi onların kıymetlerini bilip onlara güzel bir şekilde tabi olan ve yolarından ayrılmayan bahtiyarlardan eylesin! Âmîn!

Abdulkuddus Yalçın / İnzar Dergisi – Mart 2016 (138. Sayı)
 
19-03-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.