Refahtan Saadete Akıl ve Kalbin Mezci

Mehmet Gülsever
Batı medeniyeti bu günün dünyasında müreffeh toplumlar inşa etmeyi başardı ama mesud(mutlu) toplum inşa etmede oldukça yetersiz görünüyor.
Batı medeniyeti bu günün dünyasında müreffeh toplumlar inşa etmeyi başardı ama mesud(mutlu) toplum inşa etmede oldukça yetersiz görünüyor.
 
Belki zenginliğin ilk yıllarının ziynetinin getirdiği mutluluğu yaşayan toplumlar halen var ise de bir süre sonra duygu dünyasını doyuran doğal sosyalleşme ihtiyacı karşılanamayan ve değişik arayışlara sürüklenen başkaca ruhsal hastalıklar üreten topluluklar oldular.
 
Aklı mutlaklaştırıp kalbi birkaç sefih fiil ile doyurmaya (tatmine)çalışmak zillete kapıyı sonuna kadar aralamaktır. Akıl-duygu dengesiyle oynamak bizatihi değişmez yaratılış kodlarıyla oynamak demektir.
 
Çokça mutlu yoksul yığınlar varken, mutlu zengin tablosu “tokluklarına” rağmen oldukça az gibi. Bütün enerjisini çok üretmek ve çok tüketmek üzere inşa eden modern hayat bütün zamanını üretme ve tüketmeye harcıyor. Her gün yeni tüketim alanları oluşturuluyor ve sihirli bir cam ile insan bu tüketime mecbur olduğuna inandırılıyor. Üretim- tüketim paradigması değişmez bir kuraldır insan hayatında. Ancak bu paradigmanın dingin bir döngüsü olmalıyken dizginlenemez bir hızla dönmesi ürkütücü boyuttadır ve hiçbir hız limiti bu rekabetin hızını kesmiyor.
 
Belki modern, zengin ve hızlı hayat zengin ile yoksula aynı lokantada yemek yedirttiyse de aynı masada oturma yollarını adeta kapattı. Kalbi teması kesmiştir. Bu da zahiren “mutlu zengin” ve mutsuz yoksul “vitrini” inşa etmişse de; döndüğü doğal dünyasında daha mutlu yoksulların yanında esasen çok mutsuz zengin” kahramanlar! üretmiştir.
 
Çocukların ruhsal gelişimi için olmazsa olmaz olan diğer çocuklar ile sosyalleşme alanları o kadar daraldı ki, neredeyse suni sosyal tesisler inşa edildi. Belki okulda 10 dakikalık teneffüsler bir nebze olsun bu ihtiyacı karşılamasaydı nefessiz kalan çocuklara kiralık arkadaş tutmak zorunda kalınacaktı. Nitekim kimi batılı ülkelerde kiralık dede veya nine tutulduğu bilinmekte.
 
Dost denilecek arkadaş çevremiz yok gibi. Olanların da her biri hızlı hayatın hızına ve hazzına yetişme telaşında. Akrabalık ilişkileri sosyal dokuyu ve sosyal duyuyu doyurmaktan çok uzak yapay bir hal almaya başladı. İç içe geçememiş ailelerde çocukları da bir birine mesafeli olur ve akranıyla temel sosyal ihtiyacını karşılaması imkânsız bir hal alır. Hani ya komşularımızın adını bilen kaç kişi var içimizde. Bütün bu sosyal dokumuzu bozan yaşam biçimine bir de ;“Aman ha Oktayların çocuğuyla arkadaş olma, Ayşe`nin kızı yaramaz bir çocuk onunla oynama” gibi temenniler çocukları da içinden çıkılmaz bir ikileme ve kalıcı ruhsal hastalıklara itmiştir. Zira hayati önemdeki bu alan ya sanal âlem ile dolduruyor günümüz dünyasının çocukları ya da bu duyguları bastırılmış suça meyilli birer bozuk kişilik oluveriyorlar.
 
Daha önce köyde yaşamış zengin bir köylüden, şehrin en modern ve lüks bir sitesine taşındıktan sonra sitenin doğal olmayan ilişki biçimi ve arkadaşsızlığın çocuğunda meydana getirdiği değişim ve oluşturduğu travmatik vakaları dinlemiştim.
 
Hiç bir insan, hiç bir aile, hiçbir klan, hiç bir millet, hiç bir devlet kendi kendine yeterli değildir. İletişim, etkileşim, başkalaşım, benzeşim, ayrışım, katışım, çatışım süreçleri ile insan vardır, dinamiktir, etkindir ve mutludur.
 
Siz zan etmeyin ki hayata dair sorunu olmayan ya da az sorunlu olanlardır mutlu olanlar. Bilakis mücadele, münakaşa, mülâhaza, mütalaa, cehd, vecd ve secddir mutluluk kanallarını açık tutan. Zahmetli bir pratiğin yaşanılan zamanı anlık sıkıntılar veriyorsa da ruhun gıdası olma konumundadır uzun vadede verilen ve yaşanılan bu hayat telaşı.
 
Peki, ne yapmalı? Ortada var olan ve bizi çepeçevre kuşatan bir yaşam biçimi; bir realite var orta yerde. Üretim ve tüketim biçiminden müteşekkil; kalıplaşmış, katılaşmış maddi refahın kapılarını sonuna kadar aralamış ancak saadet vaat etmeyen bir yaşam biçimi.
 
Olduğu gibi eski yaşam kalıplarına dönme gibi bir imkân da olmadığına göre bu sıkışmışlıktan nasıl kurtulabilinir. Elbette değişim ve dönüşümler birkaç nesli kapsayacak kadar uzun bir zamana ihtiyaç duyar. Her şey insan eliyle bozulduğu gibi yine insan eliyle tedricen düzelebilir.
 
Biz inancımızdan, kültürümüzden ve bu toprakların mayasından gelen ilişki biçimlerimizi “modern kafa”nın ürettiği beton bloklara serpiştirmeliyiz.
 
Sosyal, iktisadi ve kültürel ilişki biçimini düzenleyen o kadar net ve kapsayıcı kavram ve sözlerimiz var ki bunların azı toplum tarafından içselleştirildi mi saadet için yeter de artar bile. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir”, “yarın kıyametin kopacağını bilsen dahi elindeki fidanı dik”, “ denizde olsan dahi abdest alırken suyu israf etme”, “ Eğer aranıza ağaç, duvar ve taş girer de tekrar karşılaşırsanız, tekrar selâm verin” gibi, arkadan gelenlerin ancak nal toplayabileceği onlarca “son söz” mahiyetinde temel içtimai kurallara hayatın dizaynında yer vermeliyiz. Batının aklımızı başımızdan alan ve teknolojik gelişimiyle birlikte ilk başta çok cazip gelen “akılcılık” anlayışını “duygu” dünyasıyla mezcetmeli. Birinin diğerinin alanını daraltmadığı birbirlerinin yanlışında ve sınırı aşmada birbirlerini koruyup kolladıkları iki bütüncül parçalar olmalılar akıl ile kalp. Her birinin tek başına insanın felaketi olacağı, tek başına birinin üretkenliği, diğerinin muhabbeti törpülediği ikisinin birlikte “vasat” bir standart yakalayabileceği insana en uygun düzlemdir akıl ile kalbin mezci. Akıl hırs dürter, kalp “his” önerir. İkisi birlikte insan üretir.
 
Selamı o kadar çok sıklaştırmalıyız ki selam vermeden geçemesin komşumuz, akrabamız, arkadaşımız. Yakından başlayarak uzak çevremize kadar herkesin ismini öğrenmeli ve isimleriyle hitap etmeli, hal hatır sormalı, günlük meşgalesinin önceliklerine ait bilgiler edinerek bunları sormalıyız. Velev ki başta kaşını çatıp yüzünü ekşitiyorsa da…
 
Bayramlar gibi önemli gün ve geceleri topluca kutlama etkinlikleri yapmalıyız. Yaşam biçimleri farklı da olsa, kadınlarımızın ve çocuklarımızın komşu, akraba ve arkadaş çevresiyle kaynaşmanın bütün kanallarını açık tutmalı, yeni iletişim ve etkileşim kanalları açmalıyız. Sıkıntı ve saadetlerine olabildiğince ortak olmalıyız.
 
Kavramlarımıza tekrar geri dönmeliyiz. Fıkhımızın, kültürümüzün, tarihimizin ve inancımızın ürettiği o kadar can alıcı kavram var ki zihnimizi, zikrimizi ve kalbimizi diri ve dinamik tutacak. Hayır, şer, infak, fedakârlık, ahlak, erdem, helal, haram, sıla-i rahim… gibi oto kontrol mekanizmasını sosyal sorumluluk ve sosyal kontrol dinamizmi ile geliştiren ve günlük hayatta işlenmesi gereken o kadar çok kavram var ki… Üstelik geçmişte pratize edilmiş afaki olmayan kültür hazinemizdir bunlar. “Kayıp” yılları kadar uzun da sürebilir “kavuşma” yılları. Ancak denemekten ve cehd etmekten başka yol yoktur.
 
Dünyayı yeniden okumalı ve okutmalıyız.
 
Hira`nın sesine ilk defa duymuş gibi kulak kesilmeliyiz, duyduğumuz ses bizi yataklara düşürse bile.
 
Ve itirazlarımızı ilk günün doğallığında yapmalıyız içimizdeki sular duruluncaya değin.
 
Şekil de önemli ama daha önemli olan “öze” dönmeliyiz. “Özü” yeniden doğurmalıyız en ağır doğum sancılarına katlanma pahasına.
 
Çok kişiye yetişme telaşıyla az sözle sakatlamaktansa, az kişiye gidip “öz” söz ile yaşatmalıyız.
 
Edilgen olmaktan bir şekilde çıkmalıyız.
 
İhtilaflarımızın havuzunu ittifaklarımızın deryasında boğmalıyız.
 
Barış ve dostluk verilebilecek en büyük savaştır. Bu savaşı evden başlayarak tüm dünyaya yayma çabasında olmalıyız.
 
Medeniyetimizden uzaklaştıkça o oranda mutluluğa yaklaşacağımız fısıldanmıştı kulağımıza. Pratiği bizi karanlık dehlizlerin kenarına getirdiyse de, buradan kurtuluş ta medeniyetimizi terk ettiğimiz yere dönmekle olur.
 
Tohumu toprağa vermeyen ekmek yiyemez.
 
Bağı bahçeyi çapalamayan üzüm, nar bulamaz.
 
İnancı ve ümidi canlı tutmaktan başka yol yoktur.
 
Sabır ve kararlılıkla yol alınmalı.
 
Mehmet Gülsever | İnzar Dergisi | Haziran 2017 | 153. Sayı
 
10-06-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.