Peygamberimizin Bir Meselede Hüküm Vermesi Müminler İçin Bağlayıcıdır

İbrahim Dağılma
Yusuf Hoca, teneffüs zilinin çalmasıyla sınıftan çıktı. Koridordaki öğrencilerin koşuşturması ve gürültüsü içinde öğretmenler odasına indi. Öğretmenler odasına girince sigaraların çoktan yakıldığını gördü. Sigara dumanı onu rahatsız etti, adeta gizli bir anlaşma varmış gibi herkes her zamanki yerine oturmuştu.
Yusuf Hoca, teneffüs zilinin çalmasıyla sınıftan çıktı. Koridordaki öğrencilerin koşuşturması ve gürültüsü içinde öğretmenler odasına indi. Öğretmenler odasına girince sigaraların çoktan yakıldığını gördü. Sigara dumanı onu rahatsız etti, adeta gizli bir anlaşma varmış gibi herkes her zamanki yerine oturmuştu.

Yusuf Hoca, göz göze geldikleriyle selamlaşarak sağ köşedeki boş bir koltuğa oturdu. Sağ tarafında Behçet Hoca oturuyordu. Hal hatır faslı devam ederken Yusuf Hoca, Behçet Hocanın elindeki altın yüzüğü fark etti.

Behçet Hoca, namazlı niyazlı biriydi ve İslâmi bir camianın sohbetlerine de gidiyordu. Yusuf Hoca, bunu bildiği için rahat bir şekilde ama ikinci kişilere duyurmadan:

-Hocam, nişanınız hayırlı olsun; fakat elinizdeki yüzük, altın! Behçet Hoca:

-Ne olmuş, yüzük altınsa? Yusuf Hoca:

-Hocam, biliyorsun Hazret-i Peygamber aleyhi selam buyurdu ki ‘Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine ise haramdır.’ Hem, elinde altın yüzük bulunan bir sahabeyi görünce hiç sormadan onun elinden altın yüzüğü çıkarıp fırlatmış... Yusuf Hocanın sözü bitmeden Behçet Hoca araya girdi:

-Hocam, bırakın bu 1400 yıl öncenin çöl masallarını!

Yusuf Hoca, başından kaynar su dökülürcesine afalladı, şaşırdı. Bu sözü, katıksız bir İslâm düşmanı söyleyebilirdi; ama Müslüman`ım diyen, alnı günde beş kez secde gören birinin böyle bir aymazlık sergilemesi Yusuf Hocayı hem şaşırtmış hem de öfkelendirmişti. Başka bir ortam ve başka biri olsaydı belki de bu seviyesizliği için güzelce bir pataklayacaktı adamı; fakat öfkesini kontrol etmesi gerektiğini düşündü ve:

-Hocam, ne söylediğinizin farkında mısınız? `Çöl masalı` dediğiniz Allah Resulü Muhammed aleyhi selamın hadis-i şerifidir. Behçet Hoca:

-Hadis veya her neyse bu sözü peygamberin söylediğini nereden bileceğiz? Zaten Araplar, birçok gelenek ve alışkanlığını bu şekilde meşrulaştırma yoluna gitmişler.

Yusuf Hoca, Allah rızası için bir yanlışa müdahale etmek istemişti; ama beklenmedik seviyesizce bir tepki ve bu adamın laf anlamayacağı, teneffüs vaktinin kısalığı nedeniyle konuşmayı uzatmasının sağlıklı bir netice vermeyeceğini anlayarak dedi ki:

-Hocam, ben bir Müslüman olarak ve sizi de bir Müslüman bilerek bir münkere karşı uyardım...

O güne kadar Behçet Hocanın sünnet konusunda böyle yanlış ve seviyesiz olduğunu nasıl da fark etmemişti. Belki de daha önceki konuşmalar, zülfüyâra dokunmak türünden olmadığı içindi. Zaten insanoğlu, kendi gerçek yüzünü genelde nefsinin hoşuna giden veya gitmeyen durumlarda ortaya çıkarmıyor mu?

Bu olay, aynı zamanda Behçet Hocanın son zamanlarda İslâm toplumu arasında yaygınlaşan fasit bir anlayışa da esir düştüğünü gösteriyordu. "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası ehl-i necat olacaktır."(Tirmizi, İman,18; İbnu Mace, Fiten, 17) hadisi gerçekten günümüzde her yönüyle tecelli ediyordu.

Kur`an ve sünnet etrafında o kadar ifsat edici düşünceler oluşmuştu ki... İşin ilginci bu fasit dairede yer alanların çoğu kendini İslâmi camia olarak değerlendiriyor. Kur`an ve Sünnetin pak çeşmesinin başına çöreklenip bin bir felsefi ve kelamî yaklaşımla bulandırılmış bir İslâm`la halkın karşısına çıkıyorlar:

Kimi Kur`an Müslümanlığı deyip ilmin usulüne vasıl olmadan ve Arap dilinin inceliklerine vakıf olmadan okudukları bir iki mealden allame kesilerek `mealci` etiketiyle sünneti tamamen yok saymasalar da hafifseme ve kısmen reddetme yoluna gidiyorlar. İslâm`a hizmet ettiklerini sanan mürekkep yalamış entelektüel(!) müsveddesi bu grup peygamberimizi sadece bir haberci ve bizim gibi bir insan(!) sayıp vahiyle olan bütünleşmesini görmezden geliyor.

Bir Yunan filozofu Aristo, Sokrates; bir Çin düşünürü Konfüçyüs ve benzerlerinin sözlerinin gerçekten onlara ait olup olmadığını sorgulamadan levhalar içinde evlerine asan ve ezberlerine `Ne çok şey biliyormuş!` havası katmak için bu sözleri alan bu zavallılar bilmeli ve anlamalıdır ki;

Selef âlimlerimiz Hazret-i Muhammed aleyhi’s-selamın şu hadisinden “Kim, bile bile benim ağzımdan bir söz uydurursa cehennemdeki yerini hazırlasın.”(Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33; Müslim, Mukaddime 2, 3) gönüllerine taşıdıkları bir endişeyle kılı kırk yararcasına ve iğneyle kuyu kazarcasına bir hassasiyet sergilemiş, güçlü bir hadis usulü oluşturarak sağlam bir hadis kültürü oluşturmuşlar.

Bu konuda merakımızı aşmak için İmam Buhari ve İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Şafii, İmam Gazali`nin hayat hikâyelerine baktığımızda berrak, sahih ve tevatür derecedeki bir sünnet ve hadis ilmini nasıl bir gayret, ihlas ve yanlışa düşme endişesiyle bize taşıdıklarını görürüz.

Böylesi bir sapma içinde olanlarla karşılaşanımız çok olmuştur. İslâmi bir konuda konuşup delil babından hadis ve sünneti dile getirdiğinde ya direkt ya da usulce:

-Kur`an bize yeterdir, zaten Allah Kur`an’da her şeyi açıklamıştır; hem Peygamber zamanında hadisler yazılmamıştı, sonradan önem kazanan bu işte biz bu rivayetlerin sağlam olduğunu nereden bileceğiz? dediklerini ve ses tonlarına da samimi bir hava katmaya çalıştıklarını görürüz.

Velev ki, bu insanlar gerçekten buna böyle inanarak samimi bir edayla dahi söylese de İslâm`ın Kur`an ve Sünnetle birlikte kemal bir bütünlük kazandığı gerçeğini göz ardı ettikleri için Batılı müsteşriklerin istediği noktaya gönüllü gelmiş oluyorlar ve sünnet etrafında oluşturulan şüphelerin ve hadis duvarında açılan gediklerin taşıyıcısı kabul ediliyorlar.

Niyet samimi olabilir; ama amel yanlıştır. Kuru otların yığıldığı bir yerde ısınmak için de olsa ateş yakmak isteyen bir adamın niyeti gibidir böylelerinin hali.

Yusuf, bunları düşünürken birden zindan günlerine gidiverdi...

Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevinde bir müddet Seyda Molla Mizgin`le altlı üstlü koğuşlarda kalmıştı. Gündüz vakti üst koğuşta kalan Seyda pencereye gelir havalandırmada onunla konuşurlardı. Yine bir gün konuşma Türkiye`deki İslâmi çalışmalar üzerine açılmış ve oradan da özellikle ifrat ve tefrit noktasında olup Kur`an ve sünnet algılarıyla berrak İslâm`a halel getiren yapılar üzerine gelmişti ve bu konuda Seyda şunları söylemişti:

-Yüz yıllarca İslâm`la mücadele eden İslâm düşmanları ve batılı müsteşrikler şu kanıya vardı ki; Allah tarafından İlahi bir korunmaya alınmış Kur`an-ı Kerim`i İncil ve Tevrat gibi tahrif edemeyecekler. Müslümanların nazarında mukaddes ve hürmete layık olan kişi ve kavramlar üzerinden `normalleştirme` algısıyla şüphe oluşturup dengeden yoksun, dokununca yıkılacakmış gibi duran İslâmî bir algı oluşturabilirler. Bu konuda ilk önce `İslâm âlimleri, velilerine’ el attılar ve onlar da insandır, sizin gibi hata yapabilirler o yüzden rahatlıkla eleştirilebilirler, dediler. Sahih İslâm`ın müdafisi bildiğimiz bu âlimlerin çoğunun eleştirildikleri yönleri ve hatta rahatlıkla tekfir edildiklerini veya mezhepsiz sayıldıklarını biliyoruz. İkinci olarak dillerini Allah Resulünün ashabına uzattılar ve onlar da insandır, hata yapar algısıyla bugün neredeyse ümmetin çoğunun sahabe ve âlimler üzerinden kutuplaşıp birbirlerine düşman yaparak ikinci güçlü kaleyi de zayıflattılar. Sonra da cüretlenerek dillerini Allah Resulü aleyhisselatu vesselama uzatarak vahiyden uzak insan boyutlu bir algıyla haşa(!) peygamberimizi sadece bir haberci konumuna düşürmek istiyorlar. Kısmen bunu da başardılar, şimdi de Allah’ın kelamı Kur’an-ı Kerim etrafında şüpheler oluşturmak için ve Kur’an’da da yanlış var algısını yerleştirmek için çalışıyorlar. Eğer Müslümanların bu her bir mukaddes kalemiz etrafında iman gereği koruma ve onların etrafında can siper çabası olmazsa emin olun, bu şüphe tohumunu Rabbimiz üzerinden de yerleştirmeye çalışacaklar…   

Sünnet etrafında oluşturulan bu şüphe duvarını yıkmak için onların yürüttüğü mantık ve tutundukları dal üzerinden bile verilebilecek yüzlerce sağlam delil vardır. Kur`an İslâm’ı(!) deyip de hadis ve sünnet üzerinden bu saplantıya kapılanlara sadece şunları bile delil olarak sıralasak, samimilerse emin olun yeter de artar:

O halde söyleyin, siz namazı neye ve kime göre kılıyorsunuz? Kur’an-ı Kerim’de sadece namazın kılınması gerektiği ve vakitleri bildirilmiş; oysa onun kılınma şeklini Resulullah bize göstermiştir. "Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öyle kılın!" (Buhârî, Ezan 18; Ahmed b. Hanbel, V, 53) dememiş midir?

Yine söyleyin, siz kime uyarak hac yapıyorsunuz? Eğer, üzerinde şüphe oluşturduğunuz hadis âlimlerinden hareketle sünnete karşı lakaytsınız; haccı kime göre eda ediyorsunuz? Resulullah aleyhis-selam buyurmuyor mu "Hac menasiklerinizi benden alın!" (Müslim, Hacc 310)

Yine Efendimiz Hazret-i Muhammed aleyhi’s-selamın bir görevi de ayetleri açıklamaktır.

Meselâ, ayette “Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı.”(Bakara Sûresi, 2/275) buyuruluyor. Bu ayet-i kerimeye göre her şeyin alışverişi helâldir; ama Peygamberimiz buna bir sınır getirerek domuzun ve içkinin alışverişini yasaklamıştır.
 
Dolayısıyla bir Müslüman bilmeli ki;

Peygamberimizin İslâmi bir meselede hüküm vermesi müminler için bağlayıcıdır. Bu çerçevede İslâm âlimlerinin hepsi, Kur’an’ı açıklamada Peygamber (a.s.m.) sünnetini birinci kaynak olarak görmüşlerdir ki, Kur’an ayetleri de bu hakikati şüpheye yer vermeyecek netlikte izah ediyor. İşte bu konuda bize kılavuz ve ışık olacak birkaç ayet:

“Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mü’min kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahzab Sûresi, 33/36)

“Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhâfız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin.”(Nisa, 4/80)

“Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azâbı pek şiddetlidir.”(Haşir Sûresi, 59/7)

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/31)

İbrahim Dağılma / İnzar  Dergisi – Kasım 2015 (134. Sayı)
 
17-11-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.