PKK mi… Ka Aqıl?!

Ali Özgür
Haziran’ın ortalarıydı. Amerikan bombardımanı eşliğinde Tel Abyad’a ilerleyen YPG’liler, çok geçmeden şehri kontrol altına alıyordu!
Haziran’ın ortalarıydı. Amerikan bombardımanı eşliğinde Tel Abyad’a ilerleyen YPG’liler, çok geçmeden şehri kontrol altına alıyordu!

Bu durum Türkiye’de endişeyle takip edilirken PKK/YPG cenahında Cerablus yürüyüşü için gün sayılıyordu. Bu olasılık Türkiye’de endişeleri ikiye katlıyordu. Derken Temmuz ayının ilk haftasında Amerika ve Avrupa’da kimi çevrelerden PYD/YPG’ye ilişkin “ittifakın” kitabına sığmayacak türden aykırı sesler yükseliyordu.

PKK/PYD/YPG’nin ilgili uluslar arası sözleşmeleri ihlal ederek “Çocuk savaşçılar” kullandığı vurgusu yapılıyor, hemen akabinde de Rojava’da bir takım “savaş suçları” yanında muhaliflere büyük bir baskı uyguladığı dillendiriliyordu. Bu iddialar, PKK/PYD’yi yakinen tanıyanlar için zaten iddia bile değil, bilakis gerçeğin ta kendisiydi. Ancak bu ithamların küresel emperyalizm kontrolündeki “İnsan Hakları” kuruluşlarından gelmesinin ayrı bir önemi vardı.

Oysa PKK/PYD/YPG, Amerika ile “müttefik” olduklarına o kadar inanmışlardı ki, bu tür iddialara sinek vızıltısı kadar bile değer vermiyordu. Hatta Tel Abyad’a yığınak yapmak suretiyle “Cerablus’un Fethine” hazırlık dışında hiçbir şey duymak istemiyorlardı.
Günler geçiyor, Cerablus sıklıkla havadan bombalanıyor, ama bir türlü YPG’ye “hücum” komutu verilmiyordu. Belliydi ki normalin dışına çıkan bir şeyler vardı.

Cerablus’un YPG’nin eline geçme ihtimali, “Koridorun” kemale ermesi yönünde büyük bir adım olacaktı ve bu ihtimal Türkiye’yi harekete geçirmeye yetmişti. Sınır bölgesine takviye harekatı son hızla devam ediyordu.

Türkiye’nin sınıra yönelik artan yığınağının da mutlaka belli bir arka planı vardı ve bu arka plan muhakkak ki “Arka kapı diplomasisi” şeklinde yürüyordu. “Arka kapı diplomasisi” önemli bir işlev görmüş olmalıydı ki, sınıra yapılan takviyeler gün geçtikçe artıyordu.

-&-

SUK-ÖSO döneminde silahlı muhalifler arasında henüz ayrıştırma yapılmadan önce de benzer bir uygulama sahneye konulmuştu. Daha önce Suriye’deki çatışmalarda “insan hakları ihlalleri” ve “savaş suçu” kapsamına girebilecek her uygulama Esad rejimine maledilirken, belli bir süre sonra bu tür uygulamalarda muhalifler için de pay çıkarma yoluna gidilmiş ve bunu da her zamanki gibi Batı’daki “sivil kurumlar” ve “insan hakları” kurumları dile getirmişlerdi. Zaten çok geçmeden de muhalif unsurlar ayrıştırılarak “ılımlı-radikal” ikilemi oluşturuldu ve şu anda isimlerini-icraatlarını çokça gördüğümüz tuhaf grupların isimlerini ilk kez duymuş olduk.

PYD/YPG için de sözkonusu “ihlal iddialarının” dile getirilmeye başlanması, yeni bir stratejinin işaret fişeği anlamını taşıyordu. Aslına bakılırsa PKK/PYD/YPG bileşeni, Suriye sahası gibi karmaşık bir alan için Amerika’nın gönlünde yatan bir “müttefik” değildi. Ne kapasitesi, ne de yeteneği böyle bir durum için elverişli değildi. Ama daha etkili bir “müttefik” bulmak için bu örgüt bir pansuman aracı olarak işlev görebilirdi. Hele ki örgütteki istek aşk mertebesine yükselmişken…

İşin gerçeği şuydu; Amerika ve havalı koalisyon müttefikleri, hava bombardımanlarına başlarken Türkiye üzerinde de ciddi hesaplar yapmışlardı. Ancak, Amerika ve müttefikleri Suriye’de strateji değişikliğine giderken Türkiye’nin hala “Esad’ın devrilmesi” stratejisinde ısrar etmesi, koalisyonun Türkiye planlarını geçici de olsa rafa kaldırmıştı. Hava bombardımanları için lojistik destek ve gerektiğinde karadan müdahalede Türkiye’den yararlanma istekleri mevcuttu, ancak Türkiye’nin isteksizliğinin “Yönetim değişikliği ve Tampon bölge” şeklinde belirmiş olması iki tarafı zıt kutuplara itmeye yetmişti.

Zıt kutuplara savrulmaların bertaraf edilmesi adına yürütülen diplomatik yöntemler sonuç vermeyince Amerikan cephesi, tüm enerjisini şantaj yöntem ve taktiklerine odaklanmaya itti. Amerikan şantajı başlıca iki noktada yoğunlaşmıştı; PKK/PYD faktörünü öne çıkarması ve IŞİD’çilik suçlamaları.

Uzun zamandır özellikle Cumhurbaşkanı ve hükümete yönelen “IŞİD’i destekliyor” propagandası üç koldan yürütüldü. Batı cephesinde siyaset ve medya kanalları; İçerde siyaset ve Batı güdümlü medya kanalları; Bir de PKK ve türevleri üzerinden. Buna bir de PKK’nin salt propaganda dışında hükümetin büyük bel bağladığı “Sürecin” sabote edilmesi de eklenince adeta hükümetin nefesi kesildi. IŞİD’i desteklemediği noktasında hükümet bir türlü derdini anlatamadı, üstüne üstüne gelen propagandaya karşı dalgakıran olabilecek bir bent inşa etmede başarı sağlayamadı.

Hal böyle iken Amerika’nın, yine bir şantaj aracı olarak PKK/PYD’yi önemli bir aktör veya müttefikmiş gibi göstererek öne çıkarması ve Türkiye’nin Suriye sınırını çevreleyecek bir “PKK Devleti” ile korkutması, Türkiye’yi, Amerika’ya rağmen Suriye’de yürütmek istediği politika noktasında çaresiz bıraktı. Buna bir de Çözüm Sürecini boşa çıkaran uygulamalar noktasında PKK’ye aşıladığı şımarıklıklar da eklenince tablo büsbütün olarak içinden çıkılmaz bir hale gelmeye başladı.

Tüm bunların üzerine bir de IŞİD’e mal edilen D.Bakır ve Suruç tipi bombalamalar da eklenince hükümeti, IŞİD-Suriye politikasında Amerikan eksenine kaymaya büyük oranda mecbur bıraktı.

Hükümet, HDPKK üzerinden iç siyaset arenasında kurulan tuzakla da karşılaşınca, kimi badireleri atlatmak karşılığında Amerikan isteklerine boyun eğme yoluna gitti. Diplomasi trafiği yine başlıyordu. Derken, İncirlik üssünün kullanımı konusunda Türkiye’nin Amerika ile anlaşmaya vardığı açıklandı. İncirlik, “büyük anlaşma” noktasında sadece sembol niteliğindeydi ve anlaşmanın sadece görünen yüzüydü. Anlaşmanın mutlaka birden çok maddesi vardı. Her madde ise ancak uygulama alanına girdiğinde fark edilecekti.

Türkiye, Amerika ile “büyük anlaşmaya” imza atarken PKK hala Kandil’den namlunun ucuyla konuşmaya, deyim yerindeyse kainata meydan okumaya devam ediyordu. Süreçteki “muhataplık” makamını flulaştırmakla kalmıyor, racon kesmeyi sürdürüyordu. Oysa Amerika ile Türkiye arasında yaşanan pürüzler karşısında sıradan bir kart, devreye konulan basit bir şantaj aracı olarak kullanıldığının farkına varmıyordu.

Amerika ile Türkiye arasında “gizli” anlaşma yapılırken büyük ihtimalle Türkiye’nin samimiyet testinden geçirilmesi bağlamında sınırdaki IŞİD saldırısıyla imtihan ediliyordu. Aynı gece havalanan uçakların IŞİD mevzilerini bombaladığı haberleri, bir anda Kandil’in yoğun bir bombardımana tabi tutulduğu haberleri arasında kayboluveriyordu.

Evet… Suriye-IŞİD politikası konusunda Türkiye, Amerika ile anlaşmıştı. Ama bu anlaşma aynı zamanda anlaşmaya zorlayan faktörlerden birisi olan PKK’nin de devir-teslimini beraberinde getirmişti. PKK kartı işlevini yitirmiş, şantaj aracı olarak kullanılma miadını artık doldurmuştu. “Savaş suçları ve insan hakları ihlali” suçlamasıyla uyanamayan PKK, başına düşen bombalarla ancak uyanabilmişti. PKK cenahında Öcalan’a rağmen “Serok” ile taltif edilen Obama, Kandil’in bombalanmasına ilk destek açıklaması yapan kişi oluvermişti.
 
-&-

Amerika-Türkiye anlaşmasında;

Amerika; hayalperest, maceraperest, köhne bir örgütü harcayıp ilk etapta Türkiye gibi bir ülkeyi yeniden kazandı.

Türkiye; PKK’yi bir kez daha hırpalama ile ödüllendirildi, sınırdaki “PKK devletinden” şimdilik emin durumda. Ancak orta ve uzun vadede kazanç ve kayıpları daha da belirginleşecek.

PKK; Deyim yerindeyse hem dünyasını, hem de ahretini kaybetti. İnanmadığı ahret yani.

Dünya siyaseti, deyim yerindeyse Şeytan’a bile pabucunu ters giydirecek manevralarla yürütülüyor. İttifaklar, güçlü ülkelerin çıkar ilişkisiyle sınırlı. Amerika gibi devasa ülkeler, gerektiğinde küçük ve orta ölçekli devletleri bile gözünü kırpmadan harcar, satar, mahveder. Güçlü ülkelerle örgütlerin ilişkisi ise bambaşka bir mecrada akar. Devletler genellikle örgütleri konjonktürel durumlar için destekler, sırtlarını sıvazlar. Daha çok rakiplerine karşı basit bir koz, adi bir şantaj aracı olarak kullanır.

Büyük devletlerin küçük devletleri bile harcadığı bir dünyada PKK, cidden Amerika ile “Stratejik müttefiklik” ilişkisine girdiğine inandı. Hatta yerine göre Amerika’yı kendine mecbur bile hissetmeye başladı. Kocaman Amerika, Suriye sahasında bile çaresiz kalırken, PKK, Suriye’yi de aşarak “Ortadoğu’nun Demokratikleştirilmesi” hedefine kilitlendi. Amerikan desteği ve kışkırtmasıyla Amerika’ya rağmen racon kesmeye başladı. Büyük ihtimalle Amerika bile bu aptallığa hayret etmiştir. Amerika’ya güvenerek ve Amerika’ya rağmen bu denli şişmek kesinlikle sağlıklı bir ruh hali ile açıklanamaz.

Elbette PKK’nin tek kaybı, bölgesel bazda satılmasından ibaret değildir. Bir de bunun Kuzey Kürdistan’a yansıyan yüzü vardır. Dışarıda “Ortadoğu’nun Demokratikleştirilmesini” gündemine alan bir örgütün, başıboş bırakıldığı Kürt bölgelerinde girişeceği/giriştiği psikopatlığı tarif etmek bile başlı başına bir sorundur.

12 Eylül cuntasının bile referandumda kimi köylerde çıkan toplu “Hayır” oylarına karşı takınmadığı faşist tavrı, PKK’nin çıkan tek bir muhalif oya karşı takınması, zihin kodlarıyla beraber psiko-faşist yapısını belki de ortaya koyan en iyi örneklerdendir.

Süreç bağlamında sağlanan kısmi başıboşluk, PKK’yi resmen 1990’lı yılların kirli devlet uygulamalarını kopyala-yapıştır yapmaya sevketti. Hep şikayet edip propaganda malzemesi olarak kullandığı dönemin derin devletinin, Jitem’in, kirli-karanlık yapılanmaların tüm uygulamalarını bire bir taklit etmekle kendini yükümlü hissetti. O karanlık dönemden kalma aklınıza gelmesi muhtemel ne varsa hepsini taklit ederek göbek şişirme yoluna gitti.
Uyguladığı insanlık dışı yöntemlerle kendini tüketen, sonunu hazırlayan, nefes alan tüm canlıların lanetine uğrayan 1990’lı yılların baskıcı devlet anlayışının tipik bir takipçisi oluverdi. Kendisi kendini tüketecek insanlık dışı uygulamalara yöneldikçe devlet bilerek geri adım attı, sahayı kontrollü bir biçimde onlara bıraktı. Devletin tecrübesi vardı şüphesiz. Kaybettiği uygulamaların tümünü PKK’ye devretti. PKK o meşum rolü icra ettikçe devlet seyretti, kendini insanlığın vicdanında yok etmeye teşvik etti.

Kaybeden bir model, PKK için adeta yol klavuzu haline geldi/getirildi. PKK etki alanı içerisinde yaşayanlar da, o etki alanına girmemek için gerektiğinde bedel ödeyenler de ilk defa PKK’nin bu psiko-faşist uygulamalarını yakından ve doğrudan teneffüs etme imkanı buldu.

PKK, sürecin gadrı ve Amerika’nın sahte gülücükleriyle şımarıklığın zirvesine tırmanırken, gün gelir dengelerin değişebileceğini hiç mi hiç hesaba katmadı. Kürt halkı arasına dalışı adeta kurtun sürüye dalışına dönüştü. Baskının, baskıyı sürdürme imkanı devam ettiği müddetçe işe yaradığını, ama baskı aracının kesintiye uğramasıyla dip dalgaya dönüştüğünü/dönüşeceğini asla hesaba katmadı.

Amerika destur verdi, Türkiye şu anda PKK’yi hırpalamakla meşgul. Amerika’nın verdiği desturun hangi noktaya kadar gideceği ayrı mesele. Ama en güçlü dönemini yaşayan örgütün, kesin gözüyle bakılan “Devrimci Halk Savaşı” tehditlerinin fos çıkacağı, örgütün büyümede kullandığı psiko-faşist yöntemlerde gizli. Önemli oranda geriletilmesi halinde ilk defa gerçek yüzüyle yakından tanışma imkanı bulan halkta bırakın “Devrimci Halk Savaşını”, tam tersine “Devrimci Halk Nefretinin” açıktan yayılacağı bir etkiye kapı aralayacaktır.

Yeter ki Amerika için tekrar kullanımlık kart ya da şantaj aracı ihtiyacı kısa zamanda belirmesin.

Elbette bu saydıklarımız, sebepler babındandır. Bir de “Musebbib’ul Esbab” vardır ki, hikmetinden asla sual olunmaz.

Mucidlerinin bile artık kendisiyle anılmaktan haya ettikleri köhne bir ideolojiyi, helaka sebep olan sapkınlıkları, fıtrata savaş açan uygulamaları, Allah’a ve buyruklarına harb ilan tavır ve uygulamaları bu zamanda yüklenip mazlum Kürt halkına dayatırsan, mutlaka Allah-u Taala vücuda getireceği sebeplere binaen rezalete gidecek tüm kapıları sonuna kadar açacak ve ibrat-i alem için ders niteliğinde bir tablo oluşturacaktır.

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Ağustos 2015 (131. Sayı)
 
24-08-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.