Özgürlüğe Yürüyüşün İlk Sahfası Olarak “Hicret”

Siracettin Aslan

Hicret hareketi, İslâm tarihinin odak noktasını teşkil etmektedir. Hicret, öyle önemli bir hadisedir ki, Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi Müslümanlar tarafından tarihin başlangıç noktası olarak belirlenmiş ve günümüze kadar cevval bir şekilde idrak edilmeye çalışılmıştır.
Hicret hareketi, İslâm tarihinin odak noktasını teşkil etmektedir. Hicret, öyle önemli bir hadisedir ki, Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi Müslümanlar tarafından tarihin başlangıç noktası olarak belirlenmiş ve günümüze kadar cevval bir şekilde idrak edilmeye çalışılmıştır. Bu idrak edilişi, kategorik olarak iç ve dış âlemden hicret olmak üzere iki bağlamsal çerçeve üzerinden tahlil etmek mümkündür. Ancak hemen ifade edilmelidir ki, iç âlemde hicret olmadığı sürece dış âlemdeki hicretten söz edilmesi nakıs kalacaktır. Çünkü dış âleme tekabül eden fiziksel davranışların anlamsal boyutu, ruhani boyut ve zihinsel yetilerle ilişkili olarak iç âlemde yer edinir. Yani bedene hükmeden ruhani ve zihni yetiler olduğundan, ruhsal ve zihinsel bağlamın seküler düşüncelerden arındırılması bakımından öncelikli olarak hicreti gerektirir. Öyle ki bu hicreti de, büyük cihad ile ilişkili olarak büyük hicret şeklinde değerlendirmek lazım gelir.

Hicret, klasik ve modern sözlüklerde, zorbalıkların imkân vermediği İslami değerlerin yaşanılıp yaşatılması için bir yerden bir yere yapılan göç anlamında çoğunlukla kullanıldığı görülmektedir. Ancak hicret, bu anlamı ihtiva etmekle birlikte az önce kısaca ifade edildiği gibi onun psikolojik ve sosyo-düşünsel bağlama sahip olduğuna da dikkat çekmek gerekir. Çünkü hicrete esas olan mekân değişikliği değil, ondan anlamsal çerçevenin mekâna verdiği kavrayışın yaşanabilirliğidir.

Bu bağlamda Hz. Peygamber’in hicrete ilişkin bizlere bıraktığı miras, tarihsel ve sosyo-kültürel düzlemde tahlil ve tahkikine çalışmak ilmî açıdan biyo-bilimsel ile ilmî epistemolojik bir tavır değildir. Esasen bu mirasın ontolojik bağlamı, hayatın ve yaşayan düşünüşün bütün kılcallarına işlemekle anlam ve varlık bulur. Bu bakımdan Hz. Peygamber’in hicreti ve hicrete yüklediği anlam muhtevasının anlaşılabilirliği, bunu bütün bir yaşayışımızın zerrelerine nakşetmekle mümkün olabilir. Aksi yönde meydana gelecek zihinsel ve eylemsel bağlam, tarihi ve kültürel bir arayıştan öteye geçmeyecektir. Aynı şekilde hicretin tarihsel anlamda bir vakıa ve sosyo-kültürel açıdan bir olgu şeklinde alınması, onun zaman ve mekândan ayrıştırılmasına sebep olacağı illiyet nazariyesi ekseninde malumun ilamı olacaktır.

Hicret, zaman ve mekânı kuşatan seküler ve mekanik düşünüşün girdabındaki bütün bir insanlığın maddi ve manevî kurtuluşu için ilahî bir arayışın tecessüm ettiği düşünsel bir idrakte varlık bulmalıdır. Başka bir ifadeyle hicret, hürriyete dayalı bir yaşam ve dâvet için adalete doğru gidilen bir arayışın ve bu hür yaşam talebi, insanın dünyagörüşünün hür irade ile bütünleştirerek yaşamaya yelken açarak arzuladığının ve bu uğurda bütün beşer aklının ürettiği ideolojik sistemlerin tahakkümünden kaçışın bir neticesi şeklinde anlamlandırılmalıdır. Bu şekilde varlık bulan ve anlamlandırılan hicret, aynı zamanda Şeriati’nin ifadeleriyle tarih, toplum, doğa ve benlik zindanlarından evrensel düşünmeye doğru atılan bir adım olarak da okunmalıdır. Çünkü Müslümanların esasen edindikleri vatan toprakları, evrensel düşünmenin/İslami mefkûrenin bütün bir hayatı şekillendirdiği yerdir. Bu nedenledir ki hicret, Müslümanın doğup büyüdüğü topraklardan bir kaçışı değil, İslami mefkûrenin bireysel ve toplumsal hayatta inşa edilmesi konusunda bir hesap sorma eylemidir, şanlı bir nebevi direniştir, mukaddes bir inkılaba ön hazırlıktır. Bu bağlamda hicret, insanın toprağa olan bağımlığını kopararak düşünsel yaşayışı ön plana çeker. Çünkü bir yerde toprağa bağımlılık varsa, orada durağanlık, hareketsizlik ve düşünsel kavrayışta bir bozulma vardır. Öyle ki bu durum, nihai anlamda insan fıtratının yaratılış gayesinin ve onun halifelik bilincinin dumura uğratılmasına sebep olabilir. Bundan dolayı tevhidî tebliğin ve yaşamın hür olduğu mekânlar, esasen insanın konağı, vatanı ve yurdu olarak kabul edilir. Dolayısıyla tevhidi tebliğin yapılamadığı, hür düşüncenin ve özgürce yaşamın zincirlere vurulduğu ve farklılıklara tahammülün olmadığı mekânlar, adaletsizlik ve baskının olduğu yerlerdir. Öyle ki buralarda, hür istencin iradesi iktidarların boyunduruğu altına alınmaya çalışıldığından aksi düşünsel kavrayış ve eylemlerin varlığa gelip kendilerini gerçekleştirme sahası bulmaları söz konusu değildir. Bu bakımdan hür iradenin zincire vurulduğu ve bedenlerin hapis edildiği diyardan diyarlara yapılan göç, tekrardan bir kaçış şeklinde değil, hür bir yaşamın talebi ve akl-ı selim bir tefekkürün arayışı için yapılan bir hicrettir. Şeriati’nin diliyle hicret, zulmetten nura doğru yapılan bir mülakattır, karanlıklardan sıyrılarak aydınlığa doğru bir gidiştir.

Öte yandan hicretin, kadim medeniyetlerde olduğu gibi ilim ve bilim yolunda eylemsel ve zihinsel bir çabanın karşılığında da kullanıldığı görülmektedir. Bizce hicretin bu ele alış biçimi, çağın meşguliyetleri bakımından özen ve hararetle üzerinde durulması gereken bir konudur. Bunun nedeni ise günümüz İslâm dünyasının, İslâm dünyagörüşüne dayalı bir bilim geleneğine sahip olmadığından dolayı çağın etkin bilim geleneğinin asırlar gerisinden takip edilişini gösterilebilir. Bu bakımdan İslam dünyasında ilim ve bilim yolunda etkin bir hicretin olmayışı, günümüzün en önemli bir sorunsalı olarak görmek mümkündür. Çünkü İslam dünyasının içinde bulunduğu en temel problematiği, edeb ile bütünleştirilmiş ve İslam dünyagörüşü düzleminde temellendirilmiş İslam bilim geleneğinin olmayışıdır. Bu temel problematiğe bağlı olarak İslami düşünüş, Batı dünyasının kendi dünyagörüşü bağlamında ürettiği seküler bilimsel(!) düşünüşün tasallutu altında inlemektedir. Bu düşünüş biçimi, bizi kendimizden ve düşünce geleneğimizden yabancılaştırarak ilahî düşünsel kavrayışa prangalar vurmuştur. Bizi kendi düşünce tarzına hapseden ve dünyalıklar uğruna her şeyi mubah gören bu çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyetine karşı yapılacak en önemli eylem, ilim ve bilim yolunda hicrettir. Bu hicret, diğer hicret türlerinde olduğu gibi, bir plan ve müfredat dâhilinde olunmalıdır ki semeresi ziyadesiyle bereketli olabilsin. Nitekim Medeniyetler tarihi incelendiğinde, bütün uygarlıkların inşa edilişinden önce zihinsel ve bilim öncesi bunalımların mevcut olup daha sonrasında aydınlığa, bilgi ve bilime kavuşmalarının temelinde bir hicretin olduğu görülecektir.

Kaynakça: Ali Şeriati. Her Hicret Bir İnkılaptır. Çev. Hasan Elmas. 3. Bs. Ankara: İhtar Yayıncılık, 1998; İnsanın Dört Zindanı. Çev. Hüseyin Hatemi. İstanbul: İşaret Yayınları, 2013; Ali Ünal. Kur`an`da Temel Kavramlar. İstanbul: Beyan Yayınları, 1990.

Siracettin Aslan / İnzar Dergisi – Ekim 2014 (121. Sayı)
 


 
13-10-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.