Ortadoğu’daki Çatışmalar ve Üç Tarz-ı Siyaset

Ali Özgür
Bölgede kronikleşen bir Siyonist rejim işgali ilk günkü gibi hala dipdiri duruyor. İslam dünyasının ilk ve değişmeyen ortak gündemi olması gereken Siyonist rejim sorunu, Irak, Suriye ve şimdi de Yemen’deki fiili durumlar nedeniyle gündem listesinin hayli uzağına düşmüş bulunuyor.
Bölgede kronikleşen bir Siyonist rejim işgali ilk günkü gibi hala dipdiri duruyor. İslam dünyasının ilk ve değişmeyen ortak gündemi olması gereken Siyonist rejim sorunu, Irak, Suriye ve şimdi de Yemen’deki fiili durumlar nedeniyle gündem listesinin hayli uzağına düşmüş bulunuyor.

Deyim yerindeyse aynı evin ahalisi arasında cereyan edecek bir iç kargaşa belli bir düzlüğe çıkmadan mahalledeki bir başka soruna odaklanmak zaten mümkün olmayacak ya, İslam dünyası ile Siyonist rejim meselesinin durumu da bugün tam da böyle bir duruma tekabül ediyor. Hatta bu tür iç kargaşalarla geçecek her bir saniyenin Siyonist rejimin bekası için bir altın fırsat olduğunu söylemek herhalde abartı olmasa gerek.

Siyonist rejim hâlihazırda yakalamış olduğu altın fırsatların keyfini çıkaradursun, yaşanan çatışma ve kargaşalar, İslam dünyasında bugüne kadar süregelen statükonun artık eski alışkanlıklar üzerinden süremeyeceğinin de göstergesi durumundadır. İslam dünyası, gelecek döneme yön verecek bir siyasal mecra arayışındadır. Bu arayışın tetiklenmesi ister dış müdahalelerle, isterse içerdeki fay hatlarının harekete geçirilmesiyle olsun fark etmez, sonuçta ortaya çıkan durum, eski alışkanlıklara, despotik yönetimlere, sömürü çarklarına karşı farklı bir arayışa odaklanıyor. Aslında yeni arayışlara kapı aralandığı gerçeği karşısında tüm aktörler ittifak içerisindedir. Ancak ayrıştıkları nokta, siyasal mecra arayışlarının kime veya hangi yönlere kanalize edileceği üzerinedir.

Gelecek döneme dair küresel aktörlerin tavırlarını bir tarafa bırakalım. Nihayetinde küresel aktörler Irak deneyiminden sonra yeni bir tarzla müdahale biçimlerini kimi yerel aktörler üzerinden büyük oranda “yerelleştirme” moduna dönüştürmüş görünüyorlar. Zaman zaman sahadaki oyuna hakem edasıyla müdahale etseler de neticede tüm yük sahadaki oyuncuların sırtına bindirilmiş durumdadır.

İslam dünyasındaki siyasal arayışa yön verme çabaları kapsamında “yerel dinamiklere/aktörlere” baktığımızda üç ana unsur ve bu üç unsur etrafında şekillenen “Üç ayrı tarz-ı siyaset” karşımıza çıkıyor;

İran, Türkiye ve Suud yönetiminin başını çektiği Arap siyaseti.

Geriye kalan diğer yerel unsurlar ya da kabile devleti durumundaki uydu yönetimler söz konusu üç ayrı tarz-ı siyaset aktörleri etrafında kümelenme pozisyonunda kalıyorlar.

Üç ayrı aktörün geleceğe yönelik dini ve siyasi tasavvurlarını “özgünlük” yönünden ele alırsak kısaca şu şekilde formüle etmek mümkün gibi görünüyor:

İran; Bir takım handikapları olmasına rağmen diğer iki ana aktöre göre daha “özgün” bir politika yürütüyor.

Türkiye; Yürüttüğü politikada Suudi-Arap eksenine göre daha “özgün”, İran’a göre ise yarı belki de çeyrek “özgün” bir politikayı ancak geliştirebiliyor.

Suud-Arap politikasında ise “Özgünlükten” hiçbir eser göze çarpmıyor.
Bunun yanında İran’ın yürüttüğü politikalar hem Suud-Arap eksenli politikalarla hem de Türkiye’nin güttüğü politikalarla neredeyse her alanda karşı karşıya gelirken, İran politikalarına oranla birbirlerine daha yakın gözüken Türkiye ile Suudi-Arap politikaları yolun başlarında olmasa bile ortalarında birbirleriyle ayrışmak durumunda kalıyor.

Bölgesel ana aktörlerin politik öngörü ve uygulamalarının zıtlaştığı nokta, siyasal zeminde herhangi bir uzlaşmanın gerçekleştirilmesi ihtimalini de rafa kaldırıyor. Uzlaşı zemininin ortadan kalktığı nokta ise şu veya bu şekilde çatışmalara, çatışmaların alevlenmesine, etkileyebildikleri mücavir yapılanmaların silahlı arenada boy göstermesine yol açıyor.

“Üç tarz-ı siyaseti” sırasıyla biraz daha açacak olursak;

İran’ın diğer iki siyasi akıma göre daha özgün bir konumda olduğunu belirttik. İran; Irak, Suriye, Lübnan hattı başta olmak üzere son Yemen hadisesinde de görüldüğü gibi bölgesel denklem içerisinde etkisi yadsınamayacak bir aktör olduğunu göstermekle kalmamış, artık bunu fazlasıyla kanıtlamıştır. İran, bölgede bu denli etkisini hissettirirken politik öngörüsünün alt yapısını teşkil eden senaryosunu başka başkentlerde değil, bizzat Tahran’da şekillendirmektedir. Dikkat edilirse İran politikalarını eleştirenlerin tümü, eleştiri jargonlarını ya geleneksel yayılmacı Fars siyaseti ya da Şii yayılmacılığı gibi kavramlara sararak piyasaya sürmektedirler. İran’ın kendine özgü siyasetinin kendi iradesinin ürünü olması bir yandan kendisi için avantaj sağlarken, rakiplerinin öne sürdüğü suçlama gerekçeleri ise kendisi için dezavantaja dönüşebiliyor.

Özellikle mezhep temelli eleştirel bakış, mezhep hassasiyetinin tavan yaptığı kritik zamanlarda İran politikalarının önündeki en büyük engel halini alabiliyor. Bu noktada İran’ın bölgesel politikalarını handikapa sevk eden neden rakiplerinin İran aleyhindeki “Şii yayılmacılığı” propagandası mıdır, yoksa İran’ın gerçekten de “Şii yayılmacılığını” hedeflediği iddia edilen politikası mıdır, burası ayrı bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Israrla sürdürülen ve fitne boyutuna vardırılan bu husus bağlamında herhangi bir kesin yargıda bulunmaktan kaçınarak bu meseleyle alakalı iki hususa vurgu yapmakla yetineceğiz.

Birincisi; İran, yürüttüğü politikalarda bölgesel ağırlığını hissettirse de yanı başında kendisiyle ciddi anlamda ittifak geliştiren herhangi bir Sünni İslami hareketin olmayışı, dolayısıyla sadece Şii kesimlerle iş tutmak durumunda kalması, “Şii yayılmacılığına” en büyük gerekçe olarak gösteriliyor.

İkincisi; İran’a bu suçlamalar yöneltilirken İran’ın etki alanında bulunmamasına rağmen tıpkı Irak gibi, Suriye gibi ateş çemberine dönen başka yerler de vardır ki, buralar daha ziyade Suud-Arap ekseninin etki alanını oluşturduğu halde bir türlü huzur ve sükunet yüzü göremiyor. Libya gibi, Mısır gibi…

Eğer tüm kötülüklerin kaynağı İran politikaları ise İran’ın etki alanında olmayan bu tür yerler neden durulmuyor? Şu da sorulabilir, soruluyor da. İran neden Sünni İslami kesimlere mezhepsel noktada güvence veremeyip en azından bazılarını yanlarına çekemiyor? Cevaplar çeşitli ve karmaşık olsa da her hâlükârda İran politikasının hem Türkiye hem de Suud-Arap politikalarıyla çatıştığı, hatta kördüğüme dönüştüğü ortadadır.

Türkiye’nin bölgesel politikasına bakacak olursak;

Yukarıda da değindiğimiz gibi Türkiye politikası Suud-Arap politikasına göre daha özgün gibi görünse de İran politikalarına nazaran yarı ya da çeyrek özgünlük söz konusu edilebilir. Suud-Arap politikasına göre özgünlüğü, Ankara merkezli belli bir hedef gözetmesindendir. Bu da geçen dönemde sıklıkla vurgulanan eski Osmanlı politikasının yeniden canlandırılmak istenmesi çabaları olarak özetlenebilir. İran politikasına karşı özgünlüğünün flulaşmasının ise birçok nedeni mevcuttur. Her şeyden önce Türkiye’nin içinde yer aldığı NATO ekseni, ABD ile süren girift ilişkileri, muhtemel özgün politikalarında çoğu zaman batılı müttefiklerinin dayatmaları sonucunda çeşitli tavizler verebilmektedir. Bu durum, kimi zaman Türkiye’yi Suudi-Arap ekseni gibi “müttefiklerinin yararına” bazı politik savrulmalara sevk edebilmektedir. Batılı müttefiklerin dayatmalarıyla yaşanan politik savrulmalar kimi zaman Türkiye’yi Suudi-Arap politikalarına yaklaştırsa da, aynı zamanda birbirlerine kuşkulu yaklaşımlar sergileyen İran’la karşı karşıya gelmeye yetmekte ya da bazı meselelerin çözümü noktasında muhtemel işbirliğinin önünü kesebilmektedir.

Diğer yandan özgün bir politika sayılabilecek “Yeni Osmanlıcılık” öngörüsü, İran’la yaşanan bölgesel rekabeti kızıştırmakla kalmamakta, bu politik argüman aynı zamanda Suudi-Arap ekseninin de şimşeklerini üzerine çekmeye yetmektedir.

Öbür yandan “Osmanlıcılık politikası” gibi bölgenin neredeyse tümünü etkileyebilecek bir potansiyel taşımasına karşın Türkiye’nin ne ekonomik ne de askeri gücü bu politik manevranın içini doldurabilecek derinlikte değildir. Ama her şeye rağmen diğer iki bölgesel aktör gibi bölgesel bazda yaşanan birçok meselede etkisi de göz ardı edilemeyecek bir özellik taşımaktadır. Kısmen Irak, daha ziyade Suriye’de oynadığı rol buna örnek gösterilebilir.

Suudi-Arap ekseni ise ne İran ne de Türkiye politikalarıyla boy ölçüşebilecek durumda değildir. İran, beğenilsin ya da beğenilmesin kendi lehine bariz bir değişimin etkisini ortaya koymakta; Türkiye, bölgesel değişimin her aşamasına bir köşesinden tutunarak kendi lehine çevirmek istemekte; Suudi-Arap ekseni ise tüm enerjisini olası değişimlerin önünü almak için harcamaktadır.

İran veya Türkiye’nin bölgesel değişim rüzgârına müdahil olup yön vermek istemelerinin kendi gelecek tasavvurları bağlamında birçok sebep veya hedef zikredilebilir. Ancak Suudi-Arap ekseninin görünen tek bir çabası vardır; o da değişime ayak diremekten başka bir şey değildir. Suudi-Arap ekseni her nereye doğru bir adım atmışsa, sadece köhnemiş bölgesel statükoyu koruma refleksleriyle alakalı olmuştur. Tüm argümanları, üçüncü sınıf diktatörlerin vazgeçilmezlerinden olan “dış düşman” belirleme ve içerdeki meşruiyetlerini peydahladıkları “dış düşman” üzerinden sağlamaya çalışmalarıdır. Uzun bir süre “Filistin hamiliği” ve sahte Siyonizm düşmanlığı üzerinden şişirdikleri balon patladıktan sonra bu kez tüm umutlarını İran karşıtlığı ve şişirdikleri “Şii yayılmacılığı” üzerine kurmuş bulunmaktadırlar. Mesela Irak’ta artan İran etkisine şiddetle karşı çıkarlarken, Irak için herhangi bir çözüm girişimleri bulunmamaktadır. Yaptıkları tek şey, Irak’ın halen olduğu gibi daha fazla kargaşa yaşaması, dolayısıyla İran’ın önünün bu şekilde alınabileceğini düşünmeleridir. Son Yemen hamleleri de keza somut bir projeler hedeflemekten ziyade Yemen’in de Iraklaşması arzusunun başka bir sonucudur. Açıkçası köhnemiş bölgesel statükonun en ilkel örnekliğini oluşturmaktadırlar. Yaşanan değişim süreçleri, her hâlükârda bunları paniğe sevk etmeye yetmektedir. Hiçbir Arap ülkesinde uygulayageldikleri şekliyle krallık prensiplerini zedeleyebilecek bir değişimi kabul etmeyi kâbus olarak bellemektedirler. Daha özgürlükçü yönetim modellerinin tesisi, dışlanan halk katmanlarının bir şekilde yönetimde söz sahibi olma ihtimali, geleneksel krallıklar tarafından felaket olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla etraflarında herhangi bir ülkede farklı bir yönetim modelinin ortaya çıkmasındansa o ülkenin ateş çemberine mahkûm edilmesi kendileri için daha evladır. Hatta değişim taleplerinin yaşandığı ülkelerde uyguladıkları kaotik planlarla halkı eski dikta yönetimlerini arar hale getirmeyi birinci hedef haline getirmektedirler. Suudi-Arap ekseni, sadece İran eksenini hedef almakla yetinmemektedir. Türkiye’nin bir ara seslendirdiği “Osmanlıcılık” politikası da bu ekseni çıldırtma noktasına getirmiştir. Nitekim Suriye üzerinden Türkiye ile yaşadıkları ayrışma ve Türkiye ile yakın ilişkiler içerisine giren Muhammed Mursi yönetimine karşı takındıkları darbeci-vahşiyane tavır, aslında saltanat koltuğu için tehlike ihtimali sezdikleri anda ne tür iğrenç yöntemlere başvurabileceklerini bir kez daha göstermişlerdir.

Bölgenin çatışmalara gark olmasının Amerika ve özellikle de İsrail için arz ettiği önem göz önünde bulundurulduğunda Suudi-Arap politikasının Batı âleminden neden destek gördüğü de kolayca anlaşılabilmektedir. Bölgenin durulması, birçok noktada akl-ı selimin hâkim olmasına yol açmakta, bunun sonucunda da dikkatler daha ziyade Siyonist rejime ve katliamcı politikalarına çevrilmektedir. Siyonizmin hedef tahtasında olduğu bölgesel gerçeklik yerine herkesin birbiriyle çatıştığı bir ortam, Siyonizm ve hamilerinin en büyük arzusudur.

Bölgedeki yangınların söndürülebilmesi, zikrettiğimiz aktörlerin bir noktada birleşmelerinden geçmektedir. Bu noktada Türkiye, kendi politik tasavvuru olsa da duruma göre bazen İran’la bazen Suud-Arap ekseniyle yakınlaşabilmektedir. Ancak bu şartlarda İran ile Suudi-Arap ekseninin herhangi bir noktada buluşup anlaşmaları ihtimali neredeyse sıfırdır.

Uzlaşmama tutumu sürdüğü müddetçe de bölgedeki kaos ve çatışmaların bitmesini beklemek hayaldir. Şu aşamada her üç eksenden herhangi birinin olayların üstesinden gelmesinin imkânı da bulunmamaktadır. Birinin herhangi bir yerde oturtmaya çalıştığı denge, diğer aktörlerce sabote edilmekten kurtulamamaktadır. Bu da çatışmaların şiddetini ve yayılma alanlarını artırmaktadır.

Şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekmektedir. Her kim ki uyguladığı aktif dış politikada başarısızlıkla karşılaşmışsa, bu başarısızlık iç huzursuzluk olarak sahibine dönmektedir. Bugüne kadar yaşananlar genellikle İran’ın etki alanını genişletmeye yararken, mesela Suriye politikasında Türkiye’nin karşılaştığı başarısızlık, bir ölçüde Türkiye içerisindeki dengelere yansımıştır.

Suudi-Arap ekseni ise karışıklığın yaşandığı yerlerde doğrudan müdahale etmek yerine daha ziyade maddi olanaklar ve desteklediği gruplarla dolaylı bir müdahalecilik şeklini benimsemişti, ta ki Yemen’e yönelik “Kararlılık Fırtınası’na” kadar. Yemen’de Suudi-Arap ekseni tüm gövdesiyle müdahil olmuştur. Şayet Yemen’de hedefledikleri başarıyı yakalarlarsa ne ala, ama başarısız olurlarsa, ki göstergeler bu yöndedir, başarısızlıklarının karşılığını kendi içlerinde acı bir şekilde yaşamaktan kurtulamayacaklar.

Hatta önümüzdeki süreçte Suudi-Arap koalisyonunun en zayıf halkalarını oluşturan Bahreyn ve BAE’nin hareketlenmesi, bununla beraber etkisinin bizzat Suudi’nin içerisinde hissedilmesi kaçınılmaz gibi görünmektedir. Tüm bu olup bitenler ve olası ihtimaller arasında bölgenin sükûnete kavuşma ihtimali en azından görünür süreç içerisinde maalesef pek de mümkün görünmemektedir.

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Mayıs 2015 (128. sayı)
 


 
30-05-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.