Ortadoğu`da İşler Karışık

Ali Özgür
Türkiye`nin Suriye sahasında belki de tek kırmızı çizgisi, PYD/YPG`nin defakto kantonlarla statü kazanmasıdır. Dolayısıyla tüm politik ve askeri argümanlar buna göre geliştirilmektedir. Ancak PYD/YPG`nin Suriye sahasında kullanışlı bir karta dönüşen pozisyonu, iki ana aktör olan Amerika ile Rusya arasında paylaşılamıyor olması, şimdilik Türkiye`nin elini kolunu bağlamaktadır.
Türkiye ile Amerika arasında “geleneksel müttefiklik” ilişkisini bozan en önemli faktör, 2013`ün sonlarında Suriye politikasında yaşanan ayrışmaydı. 

Daha ziyade “Davutoğlu vizyonu” olarak adlandırabileceğimiz ilk dönem Suriye politikasının Amerikan politikası ile belli bir süre sonra ayrışmaya/zıtlaşmaya uğraması, Suriye sahasında meydana gelen yeni iç dengeler ve beraberinde getirdiği bir takım sorunların doğrudan Türkiye`ye yansımasını beraberinde getirmiş, aynı zamanda bu durum Türkiye`yi hiç olmadığı kadar bir yalnızlığa sevk etmişti. 

Bu durum, vizyonuyla beraber Davutoğlu`nun siyasi kariyerine önemli bir sekte vururken, Amerika`dan umudunu kesen Türkiye, yeni bir politik açılıma yönelmek adına Rusya ile yeni bir işbirliğine yönelmişti. 

Davutoğlu vizyonunun yürürlükte olduğu ilk dönem Suriye politikası, ilkin tamamen rejim değişikliği üzerine kurulu iken, Amerika`nın rejim değiştirme meselesinden vazgeçmesi üzerine uluslararası meşruiyete sahip bir “Güvenli bölge” ısrarına dayanmaya başlamıştı. Bir taraftan farklı ülkelerin “Teröristleri Türkiye destekliyor” suçlaması vardı, bir taraftan çatışmalardan kaynaklanan yoğun göç dalgaları vardı, bir taraftan PYD gibi istenmeyen yapıların statü girişimleri vardı ve her şeyden önemlisi bunca hengâme arasında sınırların kontrol edilmesinde çekilen güçlükler vardı. Bu açıdan olası bir “Güvenli bölge” formülü Türkiye`nin baş edemediği bir çok soruna çare olabilirdi. Ancak Obama yönetiminin Türkiye`nin talebini “uygulanamaz” bulması ve Rojava bölgesini “Terörle mücadele” üssü haline getirerek PYD`yi Türkiye`ye tercih etmesi, Türkiye`nin “geleneksel müttefiğinden” uzaklaşmasına ve alternatif ilişkiler geliştirmesine neden olmuştu. 

Türkiye`nin Suriye sahasında belki de tek kırmızı çizgisi, PYD/YPG`nin defakto kantonlarla statü kazanmasıdır. Dolayısıyla tüm politik ve askeri argümanlar buna göre geliştirilmektedir. Ancak PYD/YPG`nin Suriye sahasında kullanışlı bir karta dönüşen pozisyonu, iki ana aktör olan Amerika ile Rusya arasında paylaşılamıyor olması, şimdilik Türkiye`nin elini kolunu bağlamaktadır. 

Rusya ile varıldığı belirtilen “mutabakat” gereği Halep`e karşılık Fırat Kalkanı operasyonu Türkiye`ye bu noktada, koridorun kesintiye uğratılması gibi bazı avantajlar sağladıysa da, PYD/YPG`nin halen iki ana aktör olan Rusya ile ABD arasında paylaşılamıyor olması Türkiye`nin önünde en büyük handikap olarak duruyor. 

Türkiye`nin ABD`den uzaklaşarak Rusya ile işbirliğine yönelmesi, Suriye sahasında belli bir manevra alanına kavuşmasına sebep oldu. Astana süreciyle birlikte artan ilişkiler, belli oranda bir ateşkesin de yaşanmasını beraberinde getirdi. Ancak siyasal uzlaşıyı da öngören Astana sürecinde Rusların Suriye için yazdığı yeni anayasa taslağında PYD`ye “Kültürel özerklik” başlığına yer vermesi, büyük ihtimalle Türkiye`nin yeni arayışlar içerisine girmesine yol açtı. Son Astana görüşmelerinde Rus tarafının siyasal uzlaşı başlığını gündeme taşıma çabası, zaten alt düzeyde yaşanan temsiliyet nedeniyle eleştiri alan süreci Türkiye açısından işlemez hale getirdi. Bundan dolayı da Türk tarafı, Astana sürecini sadece “Ateşkes” ile sınırlı bir süreç olarak tanımlayarak “Siyasi görüşmelerin” yerinin Astana değil, Cenevre olduğunu açıkladı. 

Rusların “Özerklik” içeren ve Türkiye`nin tepkisini çeken anayasa taslağı ile Trump yönetiminin yeni Ortadoğu politikası üzerine diplomasi kulvarında yaşanan trafik aynı zamana denk geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump`un telefon görüşmesi, ardından CIA Direktörü Pompeo`nun Ankara`ya gelişi, Suriye`yi de kapsayan Ortadoğu`da yeni bir politika geliştirmekle meşgul olan Amerikan ile yeni bir ilişki sürecinin kapısını araladı. Trump yönetiminin yeni Ortadoğu politikasında ana çerçeve genel hatlarıyla ortaya çıkarken detaylar henüz netleşmiş değil. Yeni Amerikan politikasının detayları oluşturulmaya çalışılırken Türkiye bu noktada etkileyici bir rol oynamak adına bir taraftan “Kırmızı çizgilerini” önceleyen bir takım alternatif planları Trump yönetimine sunarken, diğer taraftan da Trump yönetiminin yeni politikasının köşe taşlarını teşkil edecek Arap/Körfez ülkeleriyle yeni temaslara yöneldi. 

Kimi analistlere göre Türkiye, Trump yönetimine yeni politikalar için bir takım alternatifler sunarken, Trump yönetiminin de makro plandaki bölgesel alanlarda Türkiye`nin nabzını ölçmeye çalıştığı belirtilmektedir. Bilindiği üzere Trump yönetiminin yeni Ortadoğu politikasında öncelikli hedef İran`ın önünün alınmasıdır. Amerika, küresel ölçekte Çin ve Güney Asya`ya öncelik verdiği için de Ortadoğu`da İran karşıtı politikalarını daha ziyade bölgedeki “müttefikleri” üzerinden yürütecektir. Burada da İsrail ve Suudi ekseni ön plana çıkmaktadır. 

Amerikalıların ziyaretinden sonra Ankara`nın Körfez bölgesine yoğunlaşması ve Münih Güvenlik Konferansı`nda Türk, İsrail ve Suudi dışişleri bakanlarının hedefinde “İran`ın bölgedeki yayılmacılığının” ortak tehdit unsuru olarak ele alınmış olması, Suriye`deki “Kırmızı çizgilerinin” gözetilmesi karşılığında Trump`un oluşturduğu Suudi/İsrail ittifakıyla işbirliği imkânlarının Türkiye için mümkün hale gelebileceğini ortaya koymaktadır. 

Türk yetkililerin Trump yönetiminden yana olumlu beklentileri, peş peşe yapılan açıklamalarla da pekişmiş durumdadır. FETO`nun iadesinden, ortak Rakka operasyonuna ve güvenli bölgeye kadar olumlu açıklama ve beklentiler ardı ardına sıralanmaktadır. Ama bu yönde Trump yönetiminden henüz kamuoyuna yansımış olumlu bir açıklama bulunmamaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye, “kırmızı çizgiler” karşılığında Trump`un planlarına ortak olmaya hazırdır. Ama Trump yönetimi henüz Türkiye`nin “kırmızı çizgilerini(PYD)” kabule hazır değildir veya değerlendirme aşamasındadır. 

Yine bu noktada yapılan kimi değerlendirmelere göre Trump yönetimi, referandum sonuçlanıncaya kadar Türkiye`nin beklentilerini sürüncemede bırakacaktır. Referandum sonucuna göre Türk tezleri konusunda bir karar ortaya koyacaktır. Şayet yapılan bu değerlendirme doğruysa ve referandum olumlu sonuçlanırsa, Trump yönetiminin Türkiye`nin tezlerini tümüyle olmasa bile bir kısmını kabule yanaşabileceği düşünülebilir. Türkiye`nin en büyük isteği, PYD/YPG`nin tamamen devre dışı bırakılmasıdır. Oysa sahada YPG`ye önemli oranda bir yatırım yapmış olan Amerikalıların bu isteği tamamen karşılamaları oldukça güç görünmektedir. 

Öncelikle YPG ile sahada beliren bir “Kürt kartı” vardır ve bu kartı kolayca bırakmaları düşünülemez. Bunun yerine şu sıralar Amerika`da sıklıkla vurgulanan bir uzlaşı formülü iki tarafa da dayatılabilir. Bu da PYD ile Türkiye`nin bir noktada uzlaştırılması şeklinde düşünülmektedir. Nitekim CB Başdanışmanı İlnur Çevik`in NYT`ye yaptığı açıklamada Fırat`ın Doğusu ile sınırlı “Kantonal yapıya” müsaade edilebileceğini belirtmesi, Ankara`nın nihai noktada böyle bir formüle razı olabileceği şeklinde düşünülmektedir. 

Ayrıca Amerika ve İsrail menşeli bölgesel planlarda parçalanmaya ayarlı uzun süreli planlamalar yapıldığı gerçeği göz önüne alındığında belki Türk tarafının istekleri tamamen dışlanmayabilir, ama PYD`nin de tamamen dışlanacağı varsayımını doğru bulmak da mümkün görünmemektedir. Türkiye için nasıl ki PYD tamamen dışlanmayacaksa, Türkiye`nin de Obama yönetiminin yaptığı gibi tamamen dışlanması önümüzdeki süreç için olası görünmemektedir. Çünkü Amerika`nın yeni Ortadoğu politikası Arap/İsrail ekseni ile İran karşıtlığı üzerinden şekillenmeye çalışılacaktır. Bölgedeki hassasiyetler nedeniyle İsrail daha ziyade arka planda yer alacağı için Suudi ve Körfez ülkeleri ön planda olacaktır. Ancak İran yalnızca İran`dan ibaret değildir. Karşıtlarının “yayılmacı” diye nitelediği tüm alanlarda sahadaki aktörlerle ciddi bir güç birliği içerisindedir. Kaldı ki Rusya ve birlikte hareket edeceği Irak ve Suriye yönetimleriyle ittifak ilişkisi içerisindedir. Bu denli etki alanı geniş bir İran var iken sadece Suudi öncülüğündeki bazı Arap ülkeleriyle İran`ı bloke etmeleri hayli güçtür. Bundan dolayı da Türkiye`ye ihtiyaçları olacaktır. 

Her hâlükârda Astana süreciyle beliren ve Suriye`de olduğu gibi kimi buhranların “bölge içi” aktörlerle çözülebileceği umudu önümüzdeki süreçte kaybolmaya mahkum görünmektedir. Bundan sonra yaşanacak yeni süreç, çözüme odaklı bir süreç olmayıp kartların yeniden karılmasıyla başlayan yeni sıcak/soğuk karışımı bir mücadeleye kapı aralayacaktır. 

Durum bu iken, bir an için beliren “Bölgesel çözüm” modeli, yerini bir kez daha küresel aktörlerin başını çektiği “Bölgesel çatışmaya” bırakacak gibi görünmektedir. 

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Mart 2017 (150. Sayı)
24-03-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.