“Ordu Kümese & PKK Göreve”

Ali Özgür
Uzun yıllar “Tek parti diktatörlüğü” sayesinde iktidardan düşme korkusu yaşamadan konumlarını korudular. Ardından gelen çok partili sistem içerisinde hiçbir zaman seçimleri kazanamamış olmalarına rağmen yine de muktedir konumlarını sürdürmeyi başardılar.
Cumhuriyet dönemi ulusalcı laiklik bezirgânlarının iktidarda kalmasının çok basit bir formülü vardı.

Uzun yıllar “Tek parti diktatörlüğü” sayesinde iktidardan düşme korkusu yaşamadan konumlarını korudular. Ardından gelen çok partili sistem içerisinde hiçbir zaman seçimleri kazanamamış olmalarına rağmen yine de muktedir konumlarını sürdürmeyi başardılar.

Aslında her şey, o formüle bağlıydı. Rakip partiler işbaşına geldiklerinde derhal “Tehlike algılamaları” başlar, ülkenin kimi zaman “irtica”, kimi zaman “bölücülük” tehlikesi altında olduğu propagandalarına sarılarak hep bir ağızdan o sloganın ardında saf tutarlardı; “Ordu Göreve!”

“Ordu Göreve” dendi mi, akan sular dururdu. Ordu gerçekten de görev başı yapmak için önce her türlü psikolojik harekâtın merkezi haline gelir, psikolojik harekâtın oluşturduğu etkiye göre ya fiili darbeye kalkışır, ya da amacına ulaşırsa psikolojik harekâtın sonuçlarıyla yetinirdi.

Aslında doğrudan yapılan darbelerin de, psikolojik harekâtlarla yetinilen post-modern darbelerin de bir tek amacı hâsıl olurdu; O da “Tek parti” döneminden miras kalan köhne zihniyetin iktidara taşınması ve konumlarının sağlamlaştırılması idi.

Vaziyet bu şekliyle sürdükçe ordu daima “en güvenilir kurum” idi, daima “milletin göz bebeği” idi. Ne zamana kadar? Başarısızlıkla sonuçlanan 27 Nisan e-bildirisine kadar!

27 Nisan e-bildirisinin akamete uğraması, sadece ordunun artık siyasal alana müdahale isteğine çomak sokulması değildi, aynı zamanda iktidar alanları daralan “Tek parti zihniyetli” bürokratik oligarşinin ordudan yana hayal kırıklığına uğramasını da beraberinde getirdi. Bildirinin akim kalması, deyim yerindeyse oligarkların geleneksel iktidar serüvenine “Darbe” anlamına da gelmekteydi.

Ordunun sırtından iktidar koltuğuna sülük gibi yapışan geleneksel iktidarcı seçkinler, büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. O günden sonra da e-bildirinin gereklerini yerine getiremeyen orduyu temsilen Yaşar Büyükanıt’a düşman kesilmeye başladılar. Büyükanıt’a saldırdılar ama ordudan da henüz umut kesmediler. Ardından Ergenekon süreciyle ordu içerisinde başlayan tasfiye operasyonları ve ordunun bu operasyonlara karşı “Beyaz bayrak” çekmesi, artık seçkinci tayfayı bütünüyle ordudan yana umutsuz hale getirmeye başladı. Uzun yıllar sırtından parazit gibi geçindikleri ordu, onlar için artık umutsuz bir vaka, can çekişen bir mevta hükmüne gelmişti.

Bu aşamadan sonra ordu, iktidar mücadelesinde onlar için sıkıştıkça kullanılan basit bir iktidar aracı vasfını kaybederken, aynı zamanda “milletin göz bebeği” olma vasfını da yitirmiş oluyordu. Hatırlarsınız, o dönemde ordunun “milli” vasfını artık kaybettiğini, dolayısıyla iktidar mücadelesinde baskı aracı olarak kullanabilecekleri, çağırdıklarında siyasal alana dipçikle müdahale etmekten çekinmeyeceği “alternatif bir ordunun” kurulması gerektiğini söyleyenler bile oldu.

Ancak o da olmadı, “Alternatif ordu” çağrıları da havada kaldı. Bu kesime göre Türkiye hızla “İslamcılaşıyordu” ve acilen bir şeylerin yapılması gerekiyordu. Ne pahasına olursa olsun “Siyasal İslamcı” vasfını taktıkları Ak Parti’nin iktidardan uzaklaştırılması gerekiyordu. Türkiye’de sistem olarak eleştirilse de bir seçim sistemi vardı ve seçimler yoluyla iktidar partisinin iktidardan düşürülmesi gerekiyordu. Ama görünürde bu yöntem en az ordunun “Darbe” çağrılarına kulak tıkaması kadar olanaksız bir durum arz ediyordu. Yine de tek çare, bir şekilde iktidar partisi olarak AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması elzem geliyordu. Bunun için “İttifak projeleri” orta yerde duruyordu. Ancak yıllarca kanlı bıçaklı oldukları, “Bölücülük” vasfı üzerinden orduyu kışlanın dışına çıkararak kendilerine karşı koçbaşına çevirdikleri bir çevre vardı ki, kamuoyu hazırlanmadan bu ittifaklara girişmek hiç de olanaklı görünmüyordu.

Mevcut iktidara karşı bir baskı unsuru, iktidarı yıpratacak silahlı mevcudiyeti ile PKK, belki ordu kadar etkili olmayabilirdi, ama yine de kullandığı silah iyi denebilecek bir baskı aracı olarak iktidar mücadelesinin etkili bir enstrümanı haline gelebilirdi.

Bölgesel ve uluslar arası konjonktür, ihtimal bile verilmeyen şu andaki kirli ittifaka iyi bir zemin oluşturdu. Bunun yanında başlayan “Çözüm Süreci”, ittifakın önünü açmak için iyi bir fırsata dönüştürüldü. İlginçtir ama, AKP iktidarının bu süreçte ön ayak olduğu PKK’yi meşrulaştırma süreci, tarihsel Kürt inkarcılarının PKK ile ilişki kurup bu ilişkiyi kirli bir ittifaka dönüştürmenin kapısını aralamış oldu.

İktidar hesaplaşmasına dayalı oluşan bu ittifaka yönelen iktidar hevesli seçkinci elitler, bir zamanlar şeytan gözüyle baktıkları PKK ile ittifak kurmakta bir beis görmediler. Oysa hem cumhuriyet tarihi boyunca Kürtleri ezen, asimile eden, öldüren, yok sayan; hem de çıktığı günden beri PKK’ye en büyük darbeleri indiren bu kesime, PKK’nin iktidar mücadelesinin aracı olarak eklemlenmesi, PKK ve Kürtler açısından bambaşka bir durum ortaya koymaya başladı.

PKK’nin “Birleşik Bağımsız Kürdistan” söyleminden tutun, ideolojik deformasyonuna kadar yaşadığı başkalaşım aşamalarını az çok herkes biliyor. Ama hem Kürt hem de kendi katilleriyle sırf siyasal iktidar mücadelesinin basit bir aracı olarak eklemlenmiş olmasının makul bir izahı henüz bulunmuş değildir.

Eklemlenme tarihi olarak öne çıkan 2014 yılının başından itibaren gerek Kandil’den gerekse siyasi uzantısından yükselen mevcut iktidar karşıtı söylemleri, kesinlikle sert muhalefet söylemleriyle öne çıkan herhangi bir rakip siyasi partinin söyleminden farklı değildir. Orta refüjde patinaj yapan herhangi bir rakip siyasi partinin söylemi genelde “Başkanlık sistemi” ve bu sistem için telaffuz edilen “400 vekil” sayısına itiraz ekseninde dönmektedir. CHP’si de, MHP’si de bu minval üzere propagandasını oturttu, PKK de.

CHP’nin, MHP’nin, legal görünümlü beynelmilel örgütün de lisanı hal ile haykırdıkları “Seni başkan yaptırmayacağız” sözü, silah faktörü de göz önüne alınarak lisanı kal ile PKK ve siyasi uzantısına tevdi edildi. İşlevsiz kalan “Ordu Göreve” çağrıları, iktidar hasretiyle yanıp tutuşan seçkinci elit tabaka tarafından bu kez mevcut silahlı gücü üzerinden PKK’ye yöneltildi, lisanı hal ile bu kez “PKK Göreve” şeklinde tezahür etti.

Dün postal yalayanlar, ilk etapta soluğu GK’de alıp tekmil verenler, bu kez PKK’nin Kürtlere külliyen zarar veren tavırlarından hikmetler devşirmeye, Kandil baronlarının konuşmalarının satır aralarını kendince okumaya, imkanı olan Kandil’in yolunu tutup postal niyetine “Mekap” yalamaya başladılar.

Aslına bakılırsa PKK’nin her türlü akıl dışı davranışından hikmet devşirme seanslarını seçkinci elit tabaka açısından anlamak mümkündü. Neticede PKK’yi harekete geçirip akacak kan üzerinden iyi bir siyaset yapacaklardı. Hem kan siyaseti, hem de kan siyasetinin faturasını rakip gördüğü partiye fatura etmek, aynı zamanda bunu organize bir propaganda dalgasıyla desteklemek bu kesimin iktidar özlemi açısından anlaşılabilir yönü vardı.

İyi de, her türlü siyasal deformasyondan ve ekolojik bunalımlardan geçmesine karşın Kürtler, PKK ve siyasi uzantıları için bu kirli ittifakın ne faydası olabilirdi ki?!
Varsayalım ki “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganı tamamen gerçekleşti, hatta AKP iktidardan düşürüldü! Kırk yıldır elde silah, dağ-bayır kovalayan PKK bundan ne elde edecekti? Kürtlerin talep edilen hakları açısından Ankara merkezli iktidar değişiminin ne tür bir olumlu yansıması olacaktı? Diyelim ki PKK silahlı faaliyetleriyle şimdiki hükümetin tamamen iktidardan düşmesini sağladı. İktidar koltuğunu kim dolduracak? Yeni cumhurbaşkanı kim olacak?

İktidar hasretiyle yanıp tutuşan geleneksel Oligark takımı, Duran Kalkan ya da Mustafa Karasu’yu Cumhurbaşkanı koltuğuna, Demirtaş’ı da Başbakanlık koltuğuna oturtacak değiller ya! Ya CHP, ya MHP ya da ikisinin kuracağı koalisyon başa gelecek. Peki sonrası? Kılıçdaroğlu ile Bahçeli kafa kafaya verip, “Ha tamam, şu mübarek PKK iktidar değişiminde çok fedakârlıkta bulundu, yüzlerce polis-asker, binlerce militan feda etti, biz de Sur ilçesinin Alipaşa’sında Lalabey mahallesini, Kurşunlu Camii sokağını, Silvan’ın Tekel, Cizre’nin Nur mahallesini bu mahdumlara verelim!” Bunu mu diyecekler?

Doksanlı yıllarda başınıza ve sizin şahsınızda Kürtlerin tepesine kâbus gibi çöken bu akım değil miydi? Sizleri de, istemese de size ekmek verenleri de doksanlı yıllarda alıp kafanıza sıktıktan sonra çukurlara, yol kenarlarına, köprü altlarına atanlar bunlar değil miydi? Sanki tüm bunları yaşamamış gibi kalkıp bunların dümen suyuna girmekle kalmayıp, Kürt sokaklarını bunların iktidar hırsı uğruna ateşe veriyorsunuz. Üstelik dile getirdiğiniz söylemler, çocukların bile imtina edeceği üç beş sokağa hükmetme isteği dışında klasik bir siyasi partinin tipik söylemlerinden öte bir şey değildir.

Sahi, örneğin CHP ile, Paralel ile, Türk Solu ile aynı söylemler etrafında kucaklaşmanıza rağmen neden onlar gibi siyasal mecralarla yetinmiyorsunuz? Ya da söylem birliği içerisinde olmanıza rağmen siz silaha sarılıp Kürtlerin acılarına acı katarken onlar neden sizin gibi silaha sarılmıyorlar? Neden kendi şehirlerinin, kasabalarının, sokaklarının içerisinde çelik-çomak oyunundan öteye geçmeyen hendek oyununa yönelmiyorlar? Üç beş nasipsizin, sırf “Katil Erdoğan” sloganını pekiştirmek amaçlı yol açtığınız yıkım ve felaket üzerinden size methiye dizmesi neden sizi baştan çıkarıyor?

Ordunun imtina ettiği namlu siyasetinde oluşan boşluğun sizin sırtınızdan doldurularak Ankara merkezli iktidar değişiminin sağlanması adına üç beş nasipsizin dizeceği methiye karşılığında kendinizi satmanız, kısa ömürlü araç olarak kullanılmanız çok mu hoşunuza gidiyor?

Orduyu adeta kümesteki tavuk olarak görecek şekilde umudunu kesenlerin kaosa yol açacak pis kalkışmayı sırtınıza bindirdiğini görememenizin sebebi ne olabilir ki?! Kim, sizlere ne tür sözler verdi? Üç beş sokağın başını tutacak şekilde eskinin yankesicileri rolünü icra etmek için mi kırk yıldır kırk bin insanın ölümüne yol açtınız?

İktidar özlemiyle yanıp tutuşan seçkinci Türk elitinin “Aferin” sözünü sizin nazarınızda Kürt halkının feryat-figanlarına üstün kılan sebepler neler olabilir ki?

Hem madem seçkinci elitistlerin iktidar hırsına o kadar kendinizi kaptırmış durumdasınız, neden kendinizi artık “Türk silahlı örgütü” olarak tanımlamıyorsunuz? Uğruna Kürtleri ateşe attığınız o iktidar sevicilerin enayi olmadığını yakinen bildiğiniz içindir, değil mi?
Lojistik destek Kürt’ten, ölecek-öldürecek insan menbaı Kürt’ten, gizleneceğin siper Kürt’ten; Ama uğruna can atacağın amacın seçkinci iktidar özlemcisi Türk’ün koltuk sevdası olacak.

Kürt’ten alacaksın, iktidar özlemiyle yanıp tutuşan Türk oligarşisine harcayacaksın! D.Bakır’dan alıp Ankara’da Beyaz Türk’ün koltuğuna harcayacaksın. Kürdüm diyeceksin, yol açtığın feryatlar Kürtçe yükselecek, başarırsan zafer naraları Ankara sokaklarında Türkçe yükselecek! Oh, ne güzel!

Açıkçası her şey ortada… Taş devrinde yaşamıyoruz, duman çıkararak haberleşme sağlamıyoruz. Herkes aklını başına almalı, akıl denen nimetin hakkını vermeli, aşikâr olarak yürütülen şeytani manevraları artık görmeli ve sorgulayabilmelidir. Kandıranlar ortada açıkça cirit atıp kendilerini gizleme ihtiyacı dahi hissetmezken, kandırılanların ölüm uykusuna yatmaları, ya da sürü psikolojisiyle hareket etmeye devam etmeleri artık geçerli bir mazeret olmasa gerek.

Değişim veya değişme isteği, kişi ve toplumların irade beyanıyla alakalı bir durumdur. Bir toplum kendini değiştirmedikçe toplumsal düzenlerinin de olumlu manada değişmeyeceği kuralını herkes bilir. Ya değişim için dönen dolaplara odaklanıp sorgulamaya başlayacaksın, ya da çöküşe her gün biraz daha yaklaşacaksın!

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Ekim 2015 (133. Sa)yı
 
21-10-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.