Ölümü Ölmeden Önce Uyanmak İçin Düşünmek

Yusuf Akyüz

Dünya hayatı bir nevi rüya; uyku ve uyurgezerlik hali olarak tavsif edilmiş; ölümün ise bu rüyadan uyanmak olduğu bildirilmiştir. “İnsanlar uykudadırlar; ölünce uyanırlar!” hadis-i şerifiyle bu mana te’yid edilmiştir…
“Her nefis ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz. Ve ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya Suresi; 35)

“Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol. Akşama ulaştığında sabahı bekleme; sabaha çıktığında da akşamı bekleme! Kendini kabir ehli say! Sağlığında hastalığın, hayatın boyunca da ölümün için tedbir al; (salih amellerle hazırlan). (İbn-i Ömer (r.a)’den rivayetle; Buhari, Rikak, 3; Tirmizi, Zühd, 25)

Dünya hayatı bir nevi rüya; uyku ve uyurgezerlik hali olarak tavsif edilmiş; ölümün ise bu rüyadan uyanmak olduğu bildirilmiştir. “İnsanlar uykudadırlar; ölünce uyanırlar!” hadis-i şerifiyle bu mana te’yid edilmiştir… Elbette ölünce uyanmak, iş işten geçince işi anlamak ve fırsat elden gidince ağlamak faydasızdır… Akıbeti baştan görmek; fırsat varken; ölmeden önce uyanmak için ölümü düşünmek ve ölüm sonrası ebedi hayatımız için tedarikte bulunmak gerek…

Doğum ve ölüm arasında geçen fasılaya, “ömür” diyoruz; ecel-i muayyen bir zaman; kimisine üç-beş yıl, kimisine yetmiş yıl tayin edilmiş bir müddet-i imtihandır… Doğum ne kadar gerçekse, ölüm de o kadar hakikattir; hatta dünya gözünün görebileceği en büyük gerçektir. Ölüm! Her ne kadar yalan dünyanın fani zevklerine kapılmış ve anlık görüntülerine aldanmış gaflet ehline anmak ağır ve acı gelse de hiçbir faninin kaçıp kurtulamayacağı mutlak bir gerçektir, ölüm!.. O gelince gerisi hep yalan olur… Mal, mevki, kuvvet, servet, makam ve şöhret; dünya’da ne kadar güç ve itibar varsa ölüm anında hepsi de sıfır olur… Dünya adamın olsa, bir nefes için hepsini feda eder… Ölüm kapıya gelince dünya gözünden silinir gider… “Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi…” meşhur mısraıyla sultan Süleyman bu manayı ne güzel ifade eder… Dünya metaı sıhhate bağlı; sıhhatini kaybedince, behemehâl dünya hazları o saatte sona erer…

Birkaç günlük elem ve keder; bir baş veya diş ağrısı dünyayı insana zindan etmeye ve alıştığı bütün zevkleri zehirlemeye yeter”!.. En ihtişamlı konaklarda oturan bir adam bile şiddetli bir elem anında adeta zindana girer; ister istemez bütün zevklerinden feragat eder… Elemin tazyikiyle sanki dünya üzerine çöker de feryad-u figan eder… Bir anda hiçliğini, acizliğini ve çaresizliğini fark eder… İşte ölüm, sadece baş ve diş ağrısı değil, bütün uzuvların eleme iştirakiyle ve her zerresiyle ızdırabı yaşamak ve acıyı tatmaktır… Yıllarca yaşadığı alıştığı dünyadan, dost, aşina ve yakınlarından ayrılmak; geri dönüşü olmayan ebedi bir yolculuğa çıkmaktır… Dünya dostları bizzat ölümden; Hak dostları ise hesabın azametinden korkarlar… Bu iki korkunun arasında yerle gök arası kadar muazzam farklar vardır…

Zaten ölmeden önce ölmenin şuur ve intibahıyla masivayı gönlünden çıkarmış Hak dostları nazarında eğer hesab verme endişesi olmasaydı, ölümün asla korkulacak bir tarafı olmazdı; hatta arzulanırdı da… Dünya dostlarının derdi, ölümle dünyayı kaybetmek; Hak dostlarının derdi ise hesabın akıbetinden endişe etmektir… Zira insanı bekleyen son nefes imtihanı var.

“Tefekkür-ü mevt,” yani dünya gözüyle görülebilen en haşmetli gerçek olan ölümü ve ötesini düşünmek, gaflet uykusundan uyanıp kendini hesaba çekmek için en tesirli manevi ilaçların başında gelir… Her ne kadar, fani lezzetlere mübtela olmuş ve akıbeti unutmuş nefislere ağır ve acı gelse de şifaya vesiledir… “Lezzetleri altüst eden ölümü çokça hatırlayın!” buyurmuş, Resul-i Zişan Efendimiz (s.a.v). (Tirmizi, Zühd, 4) gafletten ve rehavetten uyandıran bu acı şurubu her fırsatta içmek; anlık fani zevklere, hayali suretlere ve gündelik hadiselerin rüzgarına kapılıp savrulup gitmemek için, günde yirmi defa ölümü hatırlamak tavsiye edilmiştir. Zira nisyanla malül olan insan, en bildiği hakikatleri bile unutup kolayca gaflete düşüp aldanmak insanın temel zaafı; insan sürekli uyarılmaya ve hatırlamaya muhtaçtır… Tıbkı nefes gibi şuurun tazelenmesi ve idraki melekelerin vaaz-u nasihatle yenilenmesi lazımdır. Aksi halde gaflet ve aldanış kaçınılmaz…

Şüphesiz ki dünya rüyasından uyanmanın en kestirme yolu, ölüm gerçeğini hatırlamak, bir zaman için dahi olsa kendi nefsini ölmüş de kabrine gömülmüş bilmekdir… Her faniyi bekleyen bu kaçınılmaz gerçeği kendi nefsinde görmek; son nefesden itibaren teneşirden kabre kadar giden son yolculuğun her safhasını adım adım düşünmektir… Son nefes imtihanını, teneşirde son yıkanışını, kefene sarılıp tabuta konuluşunu ve cenaze namazını…

Daha düne kadar caddelerde gezip dolaşan ve dünya dolusu hayallerin ardı sıra koşan bir insan, bir anda hayattan kopuyor; artık kabristandan başka gidecek yeri olmayan cansız bir mevtaya düşüyor… Aynı anda dünya ile irtibatı kesiliyor, malı mülkü dağıtılıp paylaşılıyor ve alel’acele kabir toprağına gömülerek hesabıyla ve iktisabıyla baş başa yapayalnız bırakılıyor… işte yalan dünyanın sefası da vefası da bu kadardır… Dünya için çalışıp çabalayan her fani bir gün kabir toprağına bırakılınca bu gerçeği ayne’l yakin görüp anlayacaktır… Bir hayale kapılıp nasıl aldandığını; mevhum bir hayal uğruna ömür harcadığını; serapları su sanıp gönül bağladığını kabre vardığı an kesinkes anlayacak… Dünya’da uykuya dalanlar kafayı mezar taşına vurunca behemehâl uyanacak, acı kaybın ve elden kaçan kurtuluş fırsatının farkına varınca, “Rabbim, beni geri çevir! Belki dünyada terk ettiğim salih amelleri işlerim.” (23/100) diye yalvaracak… Elbette geç kalmış bir feryadın artık hiç kimseye zerre kadar faydası olmayacak! Herkes kendi iktisabıyla; sağılığında yaptıklarıyla kabir âleminde baş başa kalacak…

Ecel saati gelince; can bedenden çıkınca, artık bir an önce dünyadan uzaklaştırılıp kabristana ulaştırılması gereken cansız bir cenaze, nam-ı diğer mevtasın!.. Daha önceki namın ve sıfatın ne olursa olsun, sen artık sadece gömülecek bir mevtasın… Öldüğün anda her türlü sıfat ve şatafatlardan soyutlanırsın… Kendi ellerinle yaptığın evinde artık bir gece bile fazladan kalamazsın… En yakınların bile artık seninle aynı odada kalamazlar… Daha düne kadar seninle gülüşüp oynayanlar şimdi yanına bile yaklaşmaya korkarlar!.. Heyhat! Kılını bile kıpırdatmaktan aciz cansız cesedin geride kalanlar için korku ve ürperti sebebi olur… Ağızlarının tadı bozulur; birkaç günlük de olsa geride kalanlara ibret dersi olursun… Bir müddet geçince diğerleri gibi sen de unutulursun… “Gözden uzak olan, gönülden de uzak olur,” derler ya, işte bir zaman sonra, bir varmış, bir yokmuş, meseli gibi dünyada sadece bir hatıradan ibaret olan mezar taşına yazılmış ismin kalır…

Bir müddet, zaman dünya’da yaşadın; yedin, içtin, gezdin dolaştın; kendince bazan doğru, bazan yanlış bir şeyler yaptın… Sonra bir gün ansızın dünyadan ayrıldın… Işık hızı hesabına göre sadece on saniyelik bir zaman, belki daha da az yaşadın… Bir rüyalık ömürde yaptıklarınla kendi akıbetini hazırladın… Ömür sermayesiyle alışverişe geldiğin dünya pazarından seadeti veya felaketi aldın… sonsuzluk yurdu ahirete nisbetle bir gecelik rüya mesabesinde şu fani dünya aldanmaya değer mi!?

Aldanış, anlık hazlara kapılıp ölümü ve akıbeti unutmakla başlıyor… Bir müddet gaflet rüzgarına yelken açınca, insan adeta ölümsüzlük vehmine kapılıyor; üç gün yalan dünyayı gerçek sanıp aldanıyor… Günlük hadiselerin akıntısına kapılıp gidiyor… Şuursuz bir kütük gibi dünya deresinden yuvarlanmaya başlıyor; neyi niçin yaptığını hiç düşünmeden sürüklenip gidiyor… Bir zaman sonra alıştığı gibi gafilce yaşayıp gitmek artık insana daha kolay geliyor; akıntıdan kurtulmak için en küçük çabayı bile gösteremeyecek kadar tembelleşiyor; kendi kabuğunda anlık hazların sarhoşluğuyla uyuşup kalıyor… Sonra da kozasından çıkıp uçamayan tırtılın akıbetine uğruyor; kaynar suyu boyluyor…

İçinde yaşadığımız şu üç günlük fani dünya, her ne kadar gelip geçici ve zevali kaçınılmaz olsa da, kurtuluş hamlesini yapabileceğimiz yegâne imkândır… An be an elimizden çıkıp giden, nefesleri sayılı nadide ömür saatleri de ebedi seadetimize vesile olan salih amelleri işleyebileceğimiz yegâne müddet-i zamandır… Hesab, işte bu imkanı ve ömür fırsatını nerede ve nasıl, hangi yolda ve ne kamsadla kullandığımızla alakalıdır… Sevab ve ikab, tamamen değerlendirme tarzımıza bağlıdır; herkes niyetine göre, çaba ve çalışmalarının karşılığını bulacak; dünyada tuttuğu yolun netice ve akıbetiyle karşılaşacaktır. “Kendiniz için önceden her ne hayır yaparsanız. Allah katında onun karşılığını bulursunuz.” (2/110)

Gafletten uyanmak ve aldanıştan kurtulmak için; ara sıra gündelik hayatın akıntısından çıkarak sessiz bir uzlet köşesinde itikafa çekilip ölüm ve akıbet üzerinde düşünmek; bazan hastahaneleri dolaşıp sağlık nimetini kaybeden hastaları ziyaret etmek; teşyi-i cenazelere katılıp şuurunu tazelemek lazımdır… yoksa yalan dünya illüzyon gibi insanı uyutup ölümü ve akıbeti unutturur… Sürekli dünyaya bakan gafil gözler farkında olmadan akıntıya kapılıp günlük hadiselerin girdabında kaybolur… Nereden gelip nereye gittiğini unutur; bir yığın lüzumsuz işlerin peşinde sağa sola savrulup durur… ölümü ve akıbeti düşünmeden yaşayıp gidenlerin ekseriyetle vaziyeti budur: gaflet, aldanış ve hüsran!..

Gaflet ve cehaletle yaşayan, hasret ve nedametle ölür!..

Hangi makam ve mevkiide olursa olsun, ölüm her faniyi bekleyen kaçınılmaz bir gerçek ve bir gün mutlaka insanın başına gelecek… Hesabını ve iktisabını buna göre yapmak gerek… Ömrün her an’ı iktisab fırsatıdır; elden giden zamanın bir daha geri gelmesi imkansızdır… Yaşadığımız her ân, açılan yeni bir imtihan sayfasıdır: anlayıp kazanmak insana kalmıştır; akıbet her yerde, herkese çok yakındır…

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Nisan 2016 (139. Sayı)
 
16-04-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.