Ölüm ve Ölümsüzlük

Mehmet Gülsever
Ruh ile bedeni ayıran bir gerçek ayıraç ölüm. Can ile cesedi… Canım dediklerimizi cesedimizden tiksindiren... En çok korkulan şey, en çok kaçılan gerçek. Kimine göre yeni bir başlangıç, kimine göre sonsuz “son”, toprak oluş. “Üfürülmemiş” toprak bile değil ölüm. Toprağa gömülen kabih bir “leş” ölüm.
     Ruh ile bedeni ayıran bir gerçek ayıraç ölüm. Can ile cesedi… Canım dediklerimizi cesedimizden tiksindiren...

     En çok korkulan şey, en çok kaçılan gerçek. Kimine göre yeni bir başlangıç, kimine göre sonsuz “son”, toprak oluş. “Üfürülmemiş” toprak bile değil ölüm. Toprağa gömülen kabih bir “leş” ölüm.

    Hiç kendimize yakıştırmadığımız kendimiz için düşünmediğimiz ölüm. Bütün ölüm tanımlarında başkası var. Lafzen içinde olduğumuz ölüm tanımlarının tamamının da zihninde ve duygusunda başkası var. Bir türlü ölüm empatisi kuramıyorum, galiba kuramıyoruz. Empati kurduğumuzu izhar ettiğimiz şey aslında sahte olduğunu kendimizin de bildiği içten olmayan sahte sözler ve roller…

    Kendimize asla yakıştıramadığımız en tanıdık “var”… ama sanki en “yok”. En bildik en tanıdık gerçek ama en sevilmez “yabancı”dır ölüm. Keşke olaydı koca bir yalan.

   İnsanoğlu ne kadar mahir ve ne kadar güçlüdür. Yokmuş gibi gözünü yumabilen bir maharet ile ölüme. Aslında ölüme göz yuman bir insan. Göz yumduğumuz günün birinde gözümüzü oyuyor ya… Aynı zamanda ölüme rağmen bütün gücüyle, en uzun kalanının bütün zamanının toplamı bir lahza olan için tınmadan yaşayabilen güçlü(!) ve cesur(!) insan. Hayrete düşüren bir cesaret.

    Hani ya gassal veya musalla “qarisi” en münzevi olmamalı mıydı? Eli ayağı tutmayan, canı iştahı olmayan…
   Ölüm… en çok tarifi yapılan en tarifsiz bir bitiş, ya da bitmişlik…

    Çocukluğumuzda anlamadığımız, gençliğimizde korkmadığımız, orta yaşta pek umursamadığımız, üzeri yaşta ise günlük yaşantımızın gündemi olan, yaşlılıkta ise çocukluk mesabesinde anlaşılmayan ölüm.

    Sahi nasıl olacak ölüm, nasıl gelecek, acısı nasıl olacak, ne zaman gelecek, ruh şuurlu mu olacak, şuur da mı bitecek. Nereye gidecek, kiminle olacak, kim… bilinç bitecek mi yeniden dirilişe kadar. Dünyadan haberdar olacak mı, oraya ait bir bilgilenme, bizden sonra ne olduğu…

    İyiden iyiye yoğunlaşanlarda kanatları kıran, yürekleri hoplatan, gözleri yerinden fırlatan, taçları düşüren, tatları kaçıran, zamanı azaltan, oturtmayan, uyutmayan, “bir yerinde durmazlık” dayatan ölüm…

   Ölüm gerçeğinden daha büyük nasıl bir tehdit olabilir ki insanı uykudan uyandıracak. Her an ensemizde olan bize en “uzak” mefhum…

    Hangi tarifi yaparsam yapayım anlatamadığım, hissiyatımı aktarmada yetersiz kaldığım ölüm…  Kendisini tadanın kimliğine, konumuna, varlığına, okumuşluğuna, yaşına bakmaksızın herkese eşit davranmayan ama adil “ölüm”. Keşke hiç yaratılmamış olsaydın, ilk firaktan sonra ikinci kavuşmanın vesilesi ölüm. İlk firak olmasa mıydı keşke…

   Aslında esas meselem henüz ölmemiş olanlarla ilgiliydi ama tanımı beni başka bir mecraya savurdu ölümün istemeden ve haddim olmadan da olsa…

   Henüz ölmemiş olanların henüz ölenler için yaptıkları. Ağıtlar, törenler, erkân, en klas imamlar, taziye çadırı, hayıflanma, medya ilgisi, üzülme ve benzeri bütün hal, hareket söylem ve etkinlikler ölenin arkasındakilerin ölünün kimliğine göre oynadığı bir “dramadır” sadece. Bu oyun ne ölenin ölüm tarifini değiştirir, ne de ölümün acısını. Aslında ölüme dair bütün gördüklerimiz henüz ölmemişlerde meydana getirdiği duygusal ve sosyolojik haldir.  Sonrasını hiç etkilemeyecek ve değiştirmeyecek, henüz “diri hayat”ın yaptıkları. Ya “ölü hayat”…

      Zengini, yoksulu, tanınanı, garibanı olan ölüm ise sadece zihnimizin, tadını bilmeden ürettiği ölümdür.

      Bir de âşıklar ölümü var ki ancak kendi dillerinden anlaşılabilir ölümleri.

     Sonsuzluğu bir tek söze sığdıran bir âşık: “Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın” derken bütün korkuları öldürmüş bir eda ile hitap ediyor. Anlamak mı? Belki âşık olunca…

     Kavuşma hazzını bütün yaratılmış lezzetlerin üstünde tutan başka bir âşık:

     -Cennet cennet dedikleri birkaç köşk, birkaç huri,

    - Dileyene ver sen onu bana seni gerek seni” derken aslında Maşuk’un sergilediği ve vaad ettiği bütün ziynetini elinin tersiyle iten bir mecnun. Kavuşmaktan başka bir derdi yok delinin. Kim bilir âşkta nasıl bir mertebe bu…

      Ölümü “Şeb-i Arus” (düğün gecesi) olarak adlandıran başka âşık ise;

      “Dünya, kendisini yeni gelin gibi gösteren, cilveler eden, kokmuş bir kocakarıdır” diyerek ölümü nasıl da bir kokuşmuşluktan bir çürümüşlükten kurtulma olarak anlatıyor. Ölümü esaret düğümünü çözen bir düğün olarak yaşıyor. Demir parmaklıklar arasında tüketilen bir ömrün, o parmaklıkları çözecek anahtara odaklanmış bir müebbetlik mahkûm gibi…

     Yine Maşuk’a kavuşma anını tekrar tekrar yaşamak için “keşke maşukun yolunda öldürülüp tekrar dirilseydim, yine öldürülüp yine dirilseydim, yine öldürülüp yine dirilseydim…” diyen yeryüzünün, Maşuk tarafından ilan edilmiş tek “sevgilisi” aslında kavuşma anının sonsuz bir tekrar ile tekrarını murad etmiş ki; bunu biz gibi fukaralar tasavvur etmede bile aciz olsa gerek. Buradan oraya geçiş nasıl bir şeydir ki; biz bu anı karanlık gecelerde sessizce kendimize fısıldamaktan korkarken, âşıklar bu anın sonsuz tekrarını murad etmişler.

Her ne kadar;

“Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
  Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”

diyerek dönüşsüz gidişleri, tahminen gidenlerin memnuniyetine bağlamışsa da şair, bunlar ölümü öldüren âşıkların yaşadıklarından duygu dünyamıza düşen birkaç kırıntı sadece. Yoksa ben ne anlarım Âşık’ın âşkından.
    
Bir de ölümü ölümsüzleştiren öleni de ebedileştiren ölümler var. Benim için, bizim için olan ölüm. Biz dirilelim diye ölenlerin ölümü. Öldükçe dirilen, dirildikçe ölünen ölümler. Hiç ölmeyeceklerin ölümü! Ölümü öldürenler.
    
“Gerçeğe tanıklık edenler” diye tanımlar Maşuk onları. Korkulan, kaçınılan, şüphelerle beynimizi kemiren o lahzaya şahitlik edecek olanlardır ölümü öldürenler. Bunlar kavuşmayı büyük bir ıstırap içinde bekleyen âşıklar gibi bekleme acziyetini göstermeyenlerdir. Bilakis ataktır bunlar.  Ölümü beklemek yerine ölümsüzlüğü tutup öne çeken, ölümün ecelini çabuklaştıran, sevgiliye uzaktan nağmeler terennüm ederek kavuşmayı beklemektense aradaki duvarları balyozla yıkıp gözleriyle sevgilinin vaadine ve güzelliğine şahitlik edenlerdir bunlar.
     
Bütün ölümler eşitler.
Gerisi ise geride olacak şeyler.

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Ocak 2017 (148. Sayı)
 
10-01-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.