“Ölüm Sana Gelinceye Kadar Rabbine İbadet Et”

Mehmet Şenlik

Başlık olarak seçtiğimiz bu ayet konumuzun ana mihveridir. Yani “her canlı için meydana gelmesi kesin olan ölüm gelip de Rabbine kavuşuncaya kadar inandığın dinin emirlerine bağlı kalarak Rabbine ibadet etmeye devam et.
Başlık olarak seçtiğimiz bu ayet konumuzun ana mihveridir. Yani “her canlı için meydana gelmesi kesin olan ölüm gelip de Rabbine kavuşuncaya kadar inandığın dinin emirlerine bağlı kalarak Rabbine ibadet etmeye devam et. Daima Allah`ı zikretmekle, O`na hamd ve şükretmekle, O`nu tesbih ve takdis etmekle, O`na ibadetin özü olan namaz kılmakla meşgul ol. Hayır ve davet yolunda bıkmadan yorulmadan çalışmaya, tebliğe devam et. Rehavete aldanıp gevşeklik gösterme.”

Malum ayeti kerimede temel iki kavram vardır. Biri “yakin” diğeri de “ibadet”tir. İslâm Âlimleri genel itibariyle “yakin”den maksadın ölüm, “ibadet”ten de maksadın namaz olduğunu söylerler. Ancak yukarda özetlemeye çalıştığımız gibi bu kavramların çok daha derin ve şümullü manalar kapsadığını belirtmek isteriz.

Burada ölüm "yakin" kelimesiyle adlandırılmıştır. Çünkü ölüm, yakinen olacak bir olaydır. Her canlı için, en fazla kesin olarak inanılan bir şeydir ölüm. Zira ölüm, yükümlülük sınırının sonudur.  Bu çeşit tefsirin delili, Allah’u Teâlâ’nın Cehennemlik olanların halinden naklettiği şu sözleridir:

“Cehennemdekiler dediler ki: Biz namaz kılanlardan değildik. Yok¬sullara bir şey yedirmezdik. Batıla dalanlarla beraber biz de dalardık. Ceza gü¬nünü yalanlardık. Ölüm (yakin) gelene kadar bu hal üzere devam ettik.” (Müddessir, 43-47)

Burada ölümün, açıkça zikredilmeyerek "yakin" deyimi ile anlatılması çok anlamlıdır. Sözün gelişi Hz. peygamberi teselli yerinde söylendiği için bunda ölüm açıkça söylenmediği gibi Hz. Peygamberin vefatı en yüksek bir hayat gayesi ile anlatılmıştır. “Allah`ın huzuruna çıkmak”, “Allah`ın huzuruna dönmek” emrine kesinlikle inanıldığı için, Hz. Peygamberin vefatı, Allah`ın huzuruna çıkmanın, hakkalyakîn (bizzat kesinlikle gerçekleşmesi) demek olduğuna işaret edilmiştir.

Özetle Hz. Peygambere şöyle denmek istenmektedir: herkes için kesin olarak inanılan ve seni Rabbine hakkalyakin kavuşturacak olan ölümden bile çekinmeyerek yaşadığın müddetçe Rabbine ibadet ve kullukta devam etmekle “Sana emredileni, kafaları çatlatırcasına anlat” emrini yerine getir, davetini ulaştırabildiğin yere kadar ulaştır.

Söz konusu ayetin nüzul sebebine baktığımızda birinci muhatabın Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem olduğunu görmekteyiz; ancak hüküm umumi olduğu için aynı zamanda her Müslüman da muhatabıdır. Bunu genelleştirdiğimizde herkesin haline uygun şöyle bir tablo ortaya çıkabilir:

Mesela, bir Abit uzun bir süre rabbine ibadet etse bile “bu kadarı bana yeter” deyip ibadetine mola veremez. Çünkü kullukta asıl olan devamlılıktır. Bunu hüsnü hatime ile tamamlamak icap eder. İnkıta yani ara vermek ise, -Allah muhafaza- sui hatime= kötü akıbetin alametidir. Böylesi hisler şeytanın birer tuzağı olarak algılanmalı ve uzak durulmalıdır.

Yine aynı şekilde bir âlim de ne kadar ilim tahsil ederse etsin, ne kadar yazar ve tedrisini yaparsa yapsın görevi bitmiş olamaz. Bilakis bilgisi arttıkça görev ve sorumluluğu da o oranda artacaktır. Yaşlılık ve yorgunluk bazen bıktırabilir! Buna rağmen: “ben bu kadarını yaptım, bundan sonra siz devam edin” deyip işin içinden çıkamaz. Çünkü beşikte başlayan âlimin görevi, mezara kadar devam eder. Bilmelidir ki onun omuzunda ağır bir yük, bir emanet vardır. Onun hakkını vermek için daima bir endişe içinde olmalı ve onu taşımaya devam etmelidir.

Yine bir mücahit, bir hizmet ehli de ne kadar büyük fedakârlıklar yapmış ve ne kadar büyük hizmetlerde bulunmuşsa bulunsun hiçbir zaman minnet etmemesi gerektiği gibi yeterli de görmemesi lazımdır. “Buruya kadar biz yaptık, bundan sonra da siz devam edin” dememelidir. İşleri koşturacak güçten düşebilir, ama oturarak da tecrübe ve birikimlerini konuşturabilir. Bazı insanların tecrübe ve birikimleri büyük bir hazinedir; Ondan mutlaka istifade edilmeli, ihmal edilmemelidir.

Hâsılı her mümin, bu ayetten kendi haline uygun dersler çıkararak görev ve sorumluluğunu bir şekilde devam ettirebilir. İyi bir akıbet ile rabbinin huzuruna gitmek için, daima dava ve hizmet aşkıyla yatıp kalkması lazımdır. Bu endişeyi yitirdiği anda Allah korusun mum gibi söner gider.

Yaratan ve yaratılanın hukuku sürekli dünyanın en önemli konusu olagelmiştir. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz; iman eden ya da inkâr eden ayrımı yapmadan istisnasız bütün varlığa -onlar kabul etse de etmese de- onların Rabbi olduğunu ilan etmiştir. İnkârcıları dahi Kur’ani ifadeyle her türlü örnekleri vererek Allah’a ve onun yegâne Rabliğine imana ve imanın gereği olan ibadete davet etmiştir. Allah’a ve peygamberlerine düşmanlık eden firavun ve yandaşlarını dahi imana çağırırken peygamberlerine; “…Benim ve sizin Rabbiniz…” ayetleri ile davet ettirir. Yani kul Rabbini kabul etmese ve hatta “…Ben sizin en büyük rabbinizim…” diye ilahlık iddiasında bulunsa da Allah kulunu inkâr etmez. Onu terk etmez ve asla ondan vazgeçmez. “O, yerlerin göklerin ve bu ikisi arasındaki her şeyin Rabbidir.”

Rabbimiz olan Allah’a kulluğu şeksiz şüphesiz olarak dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar, yani iradesi tam olarak eline verilmemiş her mahlûk kabul eder ve ona ibadet eder durur. “Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşların Allah`ı tespih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi tespihini ve duasını bilmiştir. ...” (Nur, 41)

Evet, kuşların da bir ibadeti vardır. “Ey dağlar ve kuşlar Davut’un zikrine iştirak edin…”(Secde, 10) ayetinde ifadesini bulduğu gibi; gökteki yıldızlar da yerdeki bitkiler de Rabbimiz olan Allah’a secde eder. O’na ibadetini yani kulluğunu yerine getirir dururlar. Bu kulluk süreci onlarda da bizde de Allah’ın takdir ettiği bir vakte yani ecel gelinceye kadar da devam edecektir.

Kur’an’ın muhatap aldığı irade sahibi insandan da; hayvanlardan, bitkilerden ve cansız dediğimiz varlıklardan istenilenden başkası istenmez. İstenilen tek şey vardır: “Allah’ın kâinata koyduğu umumi iman, tespih ve tahmid korosu”na onun da katılması ve bu tempoda diğer varlıklar gibi ölünceye kadar devam etmesidir.

Ölüm, her canlının şüphesiz kabul ettiği bir gerçek ve sorumlulukların sınırının bittiği bir noktadır. İslâm’ın direği, imanın şiarı ve ibadetin zirvesi olan namaz Müslümanın hangi şekil ve durumda olursa olsun ölüm gelinceye kadar eda etmesi gereken yegâne sorumluluğudur. İslâm kolaylık dinidir. Ancak imanı ve gerektirdiği tutum ve davranışları kasten terk eden veya ihmal edenden kulun hesaba çekileceğini ilan eder.

Kulun ameli iman ancak değer kazanır. İmansız amelin bir faydası yoktur. İnsanlık için çok büyük ve yararlı işler yapmış bir şeyler icat etmiş kimseler, sadece kelime-i tevhidi söylemiş başka bir şey yapmamış ibadetsiz bir müminle dahi kıyaslanamaz. İman edenin konumu ahirette iman etmeyenden elbette çok farklı olacaktır. Zira o Allah’ı ve ahireti istemiş, cezası ile mükâfatı ile Allah’tan razı olmuştur. Diğeri ise sadece dünyayı istemiştir. Belki dünyalıklara da sahip olmuştur. Ancak ahiretten bunlara bir nasip yoktur.

Yüce kitabımız iman edip ibadet etmeyenleri örneklememizi istemiyor. Onlar bizim din hocalarımız da değildir. Biz Müslümanlar olarak en azından imanı sağlam ve ibadeti düzgün kişileri örnek alacağız. Bu nedenledir ki yüce Rabbimiz, bizlere peygamberleri ve özellikle peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemi örnek gösteriyor. Onun aramızdan ayrıldığı tarih itibariyle de onun sünnetini ve sünnetinin yılmaz müdavimlerini takip etmemizi istiyor.
Allah’ın imtihanı dört şıktan seçmeli değildir. Hayatta akıl, ruh ve bedenle gerçekleşen kopyasız gerçek bir sınavdır. Geçen günlerimiz sınavdan çıkmış günlerimizdir. Geriye dönüp mazimizin hesabını yapabilir, söz ve davranışlarımızın kaç puanlık olduklarını değerlendirebiliriz. Aslında tamda şimdi örnek aldığımız kişilerin de kendimizin de karnelerini aşağıdaki ayete göre değerlendirme zamanıdır.

“İnsanlardan kimi vardır ki, "Allah`a inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah`ın azabı gibi tutar. Hâlbuki Rabbinden bir yardım gelecek olsa, mutlaka, “Doğrusu biz de sizinle beraberdik” derler. Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir? Allah, elbette (O`na gönülden) iman edenleri de, ikiyüzlüleri de bilendir.” (Ankebut, 10-11)

Bir hadisi kutside de Allah’u Teâlâ şöyle buyurur: “Kulumdan istediğim ona farz kıldığım şeylerin edasıdır. Ama kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda muhabbetime erer. Onu bir sevdim mi artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum…” (Buhari)

Sonuç olarak Rabbinize karşı sürekli ibadet halinde olmamız, Hakkı tebliğ ve insanlığı ıslah etme yolunda karşılaşacağımız zorluk ve engellere karşı gerekli olan dayanma gücünü göstermemiz gerekir. Bu, bizi rahatlatacak, bize cesaret verecek ve karşılaşacağımız engeller ve zorluklarla dolu olan tebliğ görevimizi yerine getirmemizi sağlayacaktır.

 Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Ocak 2016 (136. Sayı)
 
16-01-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.