Okumak Haddini Bilmektir…

Yusuf Akyüz
İctihad, ilim ve ihtisas`ın, ihlas ve takvanın zirve makamıdır… Nebevi ilmin varisi ve temsilcisi olan müctehidin-i Mübin-i İslam`ın ictihada havale ettiği sahada söz sahibidir ve ictihad mevkiinde söylediği sözler başkaları için senettir.
"Ey iman edenler! Allahu Teâlâ’nın emirlerine karşı gelmekten sakının ve doğru olanlarla beraber olun!" (Tevbe 119)

"İctihadında isabet eden müctehide iki sevap verilir; ictihadında isabet edemezse, bir sevap verilir."

"Âlimlerin ihtilafı rahmet sebebidir." (Hadis-i şeriflerden mealen)

İctihad, ilim ve ihtisas`ın, ihlas ve takvanın zirve makamıdır… Nebevi ilmin varisi ve temsilcisi olan müctehidin-i Mübin-i İslam`ın ictihada havale ettiği sahada söz sahibidir ve ictihad mevkiinde söylediği sözler başkaları için senettir. İctihad makamında olmayanların müctehidin kavli ile amel etmesi vacip ve gereklidir. Hem Ehl-i Sünnet hem de Şia bu hususta ittifak halindedir. İctihad yapabilecek ilmi kudrete, ehliyet ve ihtisasa sahip olmadığı halde nakıs ilmi ile kendi kafasına ve anlayışına göre Kur’an ve sünneti yorumlayarak hüküm çıkarmaya kalkışan dalâlete düşer. Diğer dalalet fırkaları gibi, haramı helali birbirine karıştırabilir; ayet ve hadislerin sebeb-i nuzulünü ve sebeb-i vürudunu, nasih ve mensuhunu, umumi ve hususi vücuhunu bilemeyeceği için itikad ve amelde kolayca sapıtıp yoldan çıkabilir… Hele ki muhtasar ayet ve hadis meallerini olduğu gibi okuyup kendi kafasına ve yetersiz anlayışına göre amel etmek son derece riskli ve tehlikelidir; dalalet kaçınılmaz gibidir..!

Bir altın veya mücevhere uzman bir sarraf`ın bakışıyla bu sahada yeterli mesleki birikimi, tecrübe ve vukufiyeti olmayan sıradan insanların bakışı ve değerlendirmesi aynı şey değildir. Sarraf mesleki vukufiyet sahibidir; mücevheri tanır ve bilir ve kolayca ayarını, kratını, kıymet ve keyfiyetini söyleyebilir… İşte bu misal da olduğu gibi: bir delili (ayet veya hadisi) ictihad ehliyetine sahip bir müştehidin okuyup değerlendirmesiyle, ilim ve ihtisası olmayan sıradan insanların okumasını ve anlaması aynı şey değildir… Ayet ve hadisin hükm-i  dalaletini ( ne hüküm ifade ettiğini, mana ve muradına yani ahkamını) ancak müctehid olan bilir. Müctehid olmayanlar ayet ve hadisleri anlama ve uygulamada müctehidin kavline tabi olarak amel edebilirler. İlmi kifayet ve ehliyetleri olmadığı için kendi başlarına ayet ve hadislerden hüküm çıkaramazlar: delaletini anlayamazlar… Cemaatle namaz kılarken imama uyulur; imamın kıraatına tabii olunur. İmam, dergah-ı ilahide cemaatin sözcüsü olur: onun okuyuşu ve duası cemaatin namına da sayıldığı için, cemaatin namaza niyet ederken, uydum imama, demesi yeterli olur… İşte müctehide tabi olmanın misali budur. Müctehidin şahsına değil, ilim ve ehliyet sıfatına tabii olunur…

İlim ve ihtisasını zirve makamı ictihad ehliyetine sahip olan bir müctehid, ele aldığı bir delili (ayet veya hadisi) hem rivayet hem delalet yönünden inceler… Bir ayetin muradını anlamak için: lügat manasının yanı sıra sebeb-i nuzulünü araştırır: hükme esas teşkil eden mazinneyi anlamaya çalışır, (ki bu mazinne benzeşen hadiselerde kıyas yapabilmek için de lazımdır…) sonra ayet-i kerimeyi tahsis veya tafsil eden bir hadis-i şerif veya nebevi uygulanmaya bakar… Bu ayet-i kerime etrafında, başta Hülefa-i Raşidin (radıyallahu anhum) olmak üzere, hazreti aişe (radıyallahu anha) ibni mesud (radıyallahu anh) ibni abbas ve ibn`i ömer (radıyallahu anhum) gibi fetva vermekle meşhur olan fakih sahabelerin sözlerine bakar… Bütün bu çalışma ve araştırmalardan sonra vicdanında hâsıl olan kanaatı hüküm olarak ortaya koyar: “benim ictihadi görüşüme (çalışma ve araştırmalarımın neticesine) göre bu ayetin hükmü budur!” der… Velev ki bu görüşünde isabet edememiş dahi olsa, ictihad salahiyetine haiz olduğu için, onun bu görüşü ile amel edilebilir… Müctehid taklit merciidir; sözü senettir; onun görüşü sıradan insanların görüşü gibi değildir. Sıradan insanların delil etrafında bahsi geçen inceleme ve araştırmayı yapabilmesi zaten mümkün değildir. Buna ilim ve çapları yetmez; ömür boyu uğraşsa, bir ayeti bile bilemez!!!

İlim, ihtisas ve takvada numune-i imtisal olan müctehid, ictihadında hata bile etse; bu hata ictihadi sahada olduğu için dinin özüne zarar vermez; zaten müctehid de bile bile kasten hata etmez… Kaldı ki mücetehidin ictihadında isabet edip etmediğini sıradan insanlar bilemez…

müctehid davaların incelenip karara bağlandığı temyiz mahkemesindeki hâkim mesabesindedir… Hakkında açık bir nass (ayet veya hadis) bulunmayan meselelerde yukarıda belirtildiği şekilde ictihadi hükümünü verir. İşte bu hüküm, müctehidin söz konusu meselede ictihadi görüşü, yani mezhebidir. Kendisine bağlı olanlar bu görüşe tabi olarak amel ederler; yani ictihada havale edilen meselede müctehidin kavline göre hareket ederler ve müctehidin ilmi ehliyetine, ihtisas ve liyakatine itimad ederler… Müctehidin beşeri şahsına değil, ilim ve ihtisasına tabi olurlar… İşte bir müctehide tabi olup onun mezhebini taklit etmenin anlamı budur… Kişinin ilim ve ihtisas sahibi olmadığı bir meselede ilim ve ihtisas sahibi olana tabii olması, meselede ilim ve ihtisas sahibinin görüşünün doğru olduğuna inanmasıdır… Dini ve dünyevi her meselede ehliyet, ihtisas ve liyakat esasdır. Gayet tabii olarak; bilmeyen bilene tabii olacak, herkes vakıf olduğu sahada söz sahibi olacak… İşte bu, akl-ı selim sahibi herkesin kabul ettiği bir bedahettir. Aksini iddia edenin aklından, maksat ve niyetinden şüphe etmek gerekir… Ümmetin hüsn-ü kabullüne ve yüksek teveccühüne mazhar olmuş ictihad müessesesine gölge düşürmeye ve halkın îtikâdını sarsmaya teşebbüs edenler, ekseriyetle islam düşmanlığını meslek edinmiş oryantalistler ve (bilerek veya bilmeyerek) onların peşinden giden yerli takipçilerdir; maksadları tecdid değil, tahribdir! Maksatları halkın inancını sarsıp istinad duvarını yıkarak enkazın üzerine çöreklenmek, kendi heva ve heveslerine göre dini yeniden dizayn (reforme) edip halkı sekürlerleştirmektir.

Nitekim “Kur’an Müslümanlığı” gibi ucube sloganlarla halkı, mezheb imamlarına tabi olmaktan vazgeçip kendi anlayışlarına göre hazırladıkları meallere tabi olmaya çağıran bir takım ilahiyatçı - aydın etiketli zevatın ne mal olduğunu ve hangi hain emellere hizmet ettiklerini yakın tarih göstermiştir… Neticede dünya imtihan meydanıdır; fitne ve fesadçılar her devirde bulunacak; hak ve batıl mücadelesi kıyamete kadar yaşanacak; bazısı hak tarafdarı olurken, kimileri de batıl safında yer alacak, akibette herkes tuttuğu yolun sonucuna katlanacaktır!

“Mezhebsizlik, dinsizliğin köprüsüdür!” diyen, imam M. Zahid el Kevserî (radıyallahu anh) bu cereyanın netice ve akıbetini en baştan görmüş, dinsizliğe - sekülerleşmeye giden yolun mezhebsizlik köprüsünden geçtiğini veciz bir şekilde ifade etmiştir. Halk ancak bir mezhebe bağlı olarak dini yaşayabilir ve bağlı bulunduğu müctehidin kavli ile amel edebilir: kendi başına delilden hüküm çıkaramaz; delilim melulünü (hükmünü) anlayamaz. Kur’an ve sünnet, ancak müctehid için delildir; halkın delili ise müctehidlerin kavli, yani mezhebidir. Halkın, tabi olduğu müctehidin ehliyet ve liyakatena itimadan onun kavli ile amel etmesi yeterlidir. İlmi ictihad seviyesinde olmayan herkesin bağlı bulunduğu müçtehidin kavliyle amel etmesi vacip ve gereklidir. İctihad salahiyeti olmadığı halde bir müctehide bağlı olmaksızın, kendi kafasına göre Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarıp bu şekilde itikad ve amel eden muhakkak dalalettedir!!!

Halka “bağlı bulunduğunuz mezhebi terk edin, kendi başınıza Kur’an ve sünneti okuyup amel edin!” demek, onlara açıkça: “dini terk edin!” anlamına gelir. Bu çağrıyı yapanlar halkın ilmi kifayetinin olmadığını, Kur’an ve sünnetten hüküm çıkaramayacağını gayet iyi bilirler… bu gerçeği ve halkın seviyesini çok iyi bildikleri halde böyle bir çağrıyı yapmakdan maksat ve niyetleri nedir?! Murad edilen hayır mıdır, şer midir?! Böyle bir çağrıdan hedeflenen şey nedir?! Maksad ıslah mı, ifsad mı?! Kur’an ve Sünnet’te zikri geçen bir tek ibarenin bile mana ve mahiyetini idrak edebilecek ilmî altyapıya sahib olmayan, dini ilimlerde nasibi olmayan, mekteb medrese görmemiş, ilim muhitinde yetişmemiş, anlayış planında çocuk seviyesindeki halktan insanlara: “mekteb-mezheb tanımayın, hocalara-imamlara tabi olmayın, alın elinize  bir Kur’an hadis meali, okuyup uygulayın!” demek iyi niyetli bir davet midir acaba?! Bu davetin misali: rota-pusula bilmeyen, gemiden ve denizden anlamayan insanlara: gemiye binmeyin, hiç bir kaptana güvenmeyin, aracı-vasıta-kılavuz kabul etmeyin, bir kayığa atlayıp okyanusu kendi kendinize geçin!” demeye benzer ki, şimdiye kadar bu şekilde kimse okyanusu geçememiştir! Bu şekilde, ilimsiz ve temelsiz, kendi başına Kur’an ve hadis mealini okuyarak dini anlayıp yaşayabilen hiç kimse çıkmamıştır! Sadece kafası karışmış, neye nasıl olacağını şaşırmış, ibadetleri nasıl yapacağını anlayamamış, her şeyden şüphe etmeye başlamış zavallı kazazedeler çıkmıştır! adamda itikat-itimat bırakmamışlar ki bir bilene danışsın!..

Nasıl ki dalından kopan bir yaprak bir rüzgara kapılıp savrulup gider ve sonunda en yakın çöplüğe düşerse; ümmetin ana gövdesi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat caddesi`nden ayrılıp dolanbaçlı yollara girenler, ekseriyetle batılı karanlık sokaklarında kaybolup giderler. bir kopuşla başlayan savruluş yuvarlana yuvarlana felaketin son aşaması olan ilhada kadar sürüklenebilmektedir… Mezhebsizlik dalaletiyle başlayan ana gövdeden kopuş, bir adım sonra mealcilik garabetine ve sünneti toptan red ve inkar felaketine dönüşmekte; bir aşama sonra da modernistlik ve tarihsellik tezleriyle Kur’an`ı da hükmen terk edip ahkâmını inkar ederek (sadece basit bir ahlak kitabına indirgeyerek) Protestanların yaptığı gibi, dine-imana veda edip seküler dünya anlayışıyla; “din sadece ahlak ve adaletten ibarettir; hükümleri tarihseldir, zamana göre değiştirilmelidir; her çağda yeniden reforme edilmelidir!” diyerek, fecaatin son aşamasında girilen bu yolda artık din adına, manası herkese göre değişen, soyut, adalet ahlak, erdemli olmak gibi bir kaç isim ve tabir geriye kalmaktadır… Zaten bu adamların anlayışına göre din, dünya işlerine karıştırılmamalıdır; dünya işleri insanlara bırakılmıştır(!) Zamanın şartlarına ve ihtiyaca göre kurallar konulmalıdır(!)

Mezheb, dini anlama ve yaşama yoludur; mezhebsizlik ise yolsuzlukdur; dalâlete açılan kapıdır, ümmetin kahir ekseriyetinin bağlı olduğu ana gövdeden kopmak, cemaatten ayrılmak ve heva ve hevesiyle baş başa kalmaktır! Mezhebsizlik, modernistliğe; modernistlik ise dinsizliğe giden yolun adımlarıdır. Tarih boyunca bütün batıl fırkalar cahil kitleleri etkileyip aldatan bilmek için hak sözlerin arkasına saklanmışlar, batıl maksadlarına ulaşmak için hak sözleri slogan ve maske olarak kullanmışlardır. Son zamanlarda sıkça duyulan: vahye dönüş, Kur’an Müslümanlığı, Kur’ani anlayış gibi içi boş sloganlar hep aynı mantığın ürünüdür… Hazreti Ali (radıyallahu anh)’nin “hüküm ancak Allah`ındır!” ayetini slogan olarak kullanan harici mübtezellerine hitaben söylediği gibi: “sözleri hak ama muradları ve maksadları bâtıldır.”

Kur’an ve Sünnet’e tabi olmak, mücerred bir slogandır. Gerçek hayatta ameli bir karşılığı yoksa, içi boş bir laftır. “Kur’an ve Sünnet’e nasıl tabi olacaksın, nasıl anlayıp uygulayacaksın, nasihini mensuhunu, sebeb-i nüzulünü, sebeb-i vürudunu, zivücûhunu, mana ve mefhumunu nasıl bileceksin ve kimden öğreneceksin?!” diye, sormazlar mı adama!.. “Benim de aklım var, okuyup anlarım” mı diyeceksin?! Kimin hazırladığı kitabları okuyorsun pekâlâ?! Kur’an ve Sünnet’i anlatan kitablar olmasaydı, neyi okuyup anlayacaktın?! O kitabları da hazırlayan ve bize kadar ulaşmasına vasıta olan, senin tabi olmayı gururuna yediremediğin o muazzez imamlarımız değil miydi?! Kur’an ve sünneti yolda gezerken mi buldun?! Kaldı ki okuduklarının mana ve muradını anlamak için dahi yine o imamların izahatını (tefsir ve beyanına) muhtaçsın; imamların ilmine başvurmadan bir kelimeyi bile anlayamazsın! demek ki, Kur’an ve Sünnet’e tabi olmak, Kur’an ve Sünnet’i yaşayan ve anlatan mûttaki imamlara tabi olmakla olurmuş!..

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Ekim 2015 (133. Sayı)
 
21-10-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.