Okuma Yolunda Rota ve Pusula -3- Okumak Yola Çıkmaktır

Yusuf Akyüz

Okumada niyet, hedef ve gaye... Niyet, maddi manevi her yönelişin, duygu, düşünce, hal, tavır ve hareketin esası ve mebdasıdır. Bir işin netice ve akıbeti, maksat ve gayesine esas teşkil eden kalbi niyetiyle doğrudan alakalıdır.
İnsanı yarattı ve ona beyanı (söz söyleme düşünme anlama) öğretti. (Rahman 3 4)

Dikkat edin! Dünya lanetlidir, içindekiler de hor ve hakirdir. Ancak Allahu Teâlâ’nın zikri ve ona yaklaştıran (salih ameller) öğretici öğrenici olmak müstesna... (Ebu Hureyre radıyallahu anh`tan Tirmizi Zühd 14)

Okumada niyet, hedef ve gaye... Niyet, maddi manevi her yönelişin, duygu, düşünce, hal, tavır ve hareketin esası ve mebdasıdır. Bir işin netice ve akıbeti, maksat ve gayesine esas teşkil eden kalbi niyetiyle doğrudan alakalıdır. Niyet, hareket ve akıbet; birbirinin devamı ve tamamıdır. Niyet olmadan hareket olmaz, hareket olmayınca akıbet yani netice ve semere ortaya çıkmaz… Niyet, her hareketin mihrak noktası, başlangıç adımı ve ilk kıvılcımıdır. Sünnetullah icabı ameller niyetlere göre şekillenir. Niyetlere paralel gelişip neticelenir ve gene niyetlere göre karşılık verilir… İmam Şafii radıyallahu anh “ilmin yarısı” dediği, “ameller niyetlere göredir” meşhur hadis-i şerifi her manaya şamildir. Bazen niyet ve kısmetin farklı tecelli etmesi, sırrı bilinmez, takdir gereğidir. Kula düşen, hedefe gaye istikametinde niyet ve hareket edip yürümektir. Netice ve akıbet tamamen takdiridir; nasip hakka aittir.

Okumak için yola çıktığımızda, şu suali sormamız gerekir; okumaktan gaye ve hedefimiz yani asıl niyetimiz nedir? Niçin okuyoruz ve ne arıyoruz ve okumakla neyi hedefliyoruz? Niyetimiz, maksat ve gayemiz ne ise ona göre bir neticeye ulaşmayı ümit edebiliriz. Okumada hedef gaye ve istikamet en az okuma kadar ehemmiyetli ve elzemdir. Kişi hangi niyet ve gaye ile okursa, o gayenin netice ve semerelerine erişebilir. Okumak bir arayış aradığı şeyi bilmek gerekir. Her arayan bulamaz ama bulanlar arayanlardır, yani bulmak için aramak ve okumak gerekir… Mesela; hastalığına şifa aramayan bir insanın derdine hitap eden bir yazı veya kitabı okumasıyla herhangi bir derdi ve talebi olmayan başka bir kimsenin aynı yazıyı okuyup etkilenmesi arasında (dikkat teveccüh alaka ve algılama cihetiyle) dağlar kadar fark vardır.

Derdi olmayan derman aramaz, derler. Dert, ıstırap ve ihtiyaç olacak ki talep ve arayış olsun. Madde ve manada her arayış ıstırap ve ihtiyaçla başlar. Mesnevi Pirinin dediği gibi; “ıstırap aratır” dert insana yolunu buldurur… Bu hastanede derdi olmayana şifa yoktur!” aradığı şeyi bilmeyenin bulacağı bir şey de yoktur. Hedefsiz ve gayesiz yola çıkan, serseri mayın gibi dolaşır durur. Gayesiz yolculuk hüsranla son bulur. Bir maksada doğru doğru yola çıkana yol gösterir, dağ, taş, kuş ve karınca…

Mücerret manada bilgi, birikim (kültür) sahibi olmak için okumakla muayyen ve müşahhas bir hedef etrafında okumak çok farklı olduğu gibi netice ve tesirleri de başkadır. Elbette her okuma az çok bir iz ve eser bırakır. Ama okumadaki niyet ve gaye neticede belirleyici sayılır… Zevk için okuyanla, ihtiyaç için okuyan aynı sonuçlara varamaz… İhtiyaçtan kastımız, insanı okumaya ve aramaya sevk eden niyet, hedefe ve gaye, teveccüh ve alakadır. Arayışın mebdası olan dert ve ıstıraplar ıstırabı ve arayışı olmayan insan niçin okuyacak!?

Abdullah İbni Mesut radıyallahu anhden nakledildiğine göre; “ashabı kiram radıyallahu anhum okuyup ezberlemek için on ayet alır. Onları yaşayıp uygulamadan yeni ayetler almazdı…” onların okumaktan gaye ve hedefi yaşamak ve uygulamaktı. Onların cehennemden kurtulmak ve Hakk’ın rızasını kazanmak gibi ulvi bir davası ve bu yolda arayışları ve ıstırapları vardı. Onların Kur’an okumaya ihtiyaç ve iştiyakı çölde yanıp kavrulan susuz kimselerin suya olan ihtiyacı gibiydi. Okumak onlar için adeta hayat memat meselesi idi. okudukları her ayetle hayat buluyor, sanki yeniden doğuyorlardı. Ayetlerle coşuyor, ağlıyor ayetlerle yatıp kalkıyor; ayetler onların hayatında ete kemiğe bürünmüş gibi canlı canlı yaşıyordu… Kur’an ve sünnet, hayatın canlılığı içinde sahabe neslini inşa ediyor, kıyamete kadar bütün zamanlara ve mekânlara ve insanlara örnek teşkil edecek ve yol gösterecek bu kutlu kervanın öncülerini yetiştiriyordu… Vahyin şahitleri ve kâtipleri, aynı zamanda hamilleri, amilleri ve âlimleri olan bu mübarek neslin okumaktan gayesi anlamak ve yaşamaktan ibaretti.

Kur’an ve sünneti seniye onlar için cennete giden yolu gösteren ebedi bir yol haritası, cehennemden kurtuluş kılavuzu, iki cihanda da hidayet ve saadet anahtarıydı… Okumak, anlamak ve yaşamak onların değişmez hayat tarzıydı. Resul i Zişan efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem “ashabım yıldızlar gibidir, hangisine tabi olursanız, doğru yolu bulursunuz!” buyurduğu o güzide insanlar için okumak tek kelimeyle “yaşamak” demekti. Yaşamaya dönük okumak onların biricik vasfı, ilim ve talimden murat ettikleri yegâne hedef ve gayeleriydi. Asaleten ümmi bir cemiyet olan sahabe-i kiram`ın radıyallahu anhum Kur’an ve sünnete başvururken hiçbir zaman mücerred manada bilgi ve kültür sahibi olmak için okumak gibi bir yaklaşımları olmamış. Böyle bir ihtiyaç da duymamışlar. Onlar yaşamak için okuyan ve okuduğunu da derhal uygulayarak hayatına yansıtan, ilim ile ameli kaynaştırıp yaşayan, her birisi canlı kuran ve yaşayan sünnet olmuş mümtaz insanlardı. İlim onların günlük hayatında yaşayan canlı bir manaydı. İnsanlık tarihi boyunca ilim ile ameli bu kadar bütünleştirmiş ve günlük hayatının kendisi haline getirebilmiş sahabeden başka azim bir topluluk görülmemiş ve bir araya gelmemiştir. İstisnalar da vardır elbet…

Yaşamak/uygulamak için okumak o ilk örnek nesil sahabe-i kiram radıyallahu anh`ın tavrı ve anlayışı iken sırf bilgi zevkini tatmin etmek, bilgi ve birikim edinmek için okumak sonraki nesillerin yaklaşımı olmuştur… İlim öğrenmeye yönelik niyet ve gaye değişince vesile olan ilim de böylece bizatihi gaye haline gelince birtakım arızalar ve hastalıklar kaçınılmaz olmuştur. Zira niyetin bozulmasıyla amelin fasit olması gibi, okumadaki asıl gaye değişince netice de farklı olmuştur. Önce niyetlerimize arız olan hastalığı düzelterek işe başlamalı… Okumadan önce esaslı bir niyet ve istikamet tashihi yapmalı sonra hedef ve gaye muvacehesinde planlı ve programlı olarak okumaya ve anlayıp yaşamaya çalışmalıyız. Okurken hedef ve gayeden sapmamak için sık sık nefsimizi murakabe ve muhasebe etmeli; doğru okuyup okumadığınızı; ilmi hayatımıza ne kadar yansıtabildiğimizi; ilim yolunda seyir ve gidişatımızı gözden geçirmeliyiz. Mahşer günü öğrendiğimiz ilimle amel edip etmediğimizin hesabını vereceğimizi bilmeliyiz.

Hiçbir kul kıyamet gününde ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne amelleri işlediğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve bedenini nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz. (Tirmizi kıyâme 1) “Allahu Teâlâ’nın benimle göndermiş olduğu ilim ve hidayet yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır. Yağmur suyunu emer, bol çayır ve otu bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allahu Teâlâ burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri için hem hayvanlarını sular ve ziraat için o suyu kullanırlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve bir bitki bitmeyen kaypak arazidir. Ne su tutar ne de onu bitirir. İşte bu Allahu Teâlâ’nın dininde fıkıh (anlayış) sahibi olan Allahu Teâlâ’nın benimle gönderdiği ilim ve hidayet kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimseyle, buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allahu Teâlâ’nın benimle gönderdiği hidayeti kabul etmeyen kimsenin durumu buna benzer. (Muttefekun aleyh Buhari ilim 20 Müslim fezail 15, Ebu Musa el Eş’ari radıyallahu anh`dan rivayetle Riyazu’s-Salihin 164. Hadis-i şerif)

Kıyamete kadar bütün insanlar için örnek alınan, vahyin ilk şehitleri ve hamilleri olan o seçilmiş eşsiz neslin ilimden anladığı mana; “semi`na ve eta`na/işittik ve itaat ettik!” sözünden ibarettir. Okumak, anlamak ve yaşamak… Yani derhal uygulamak demekti. Onlar emir bekleyen hazır kıta ordular gibiydi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resul-i Zişan sallallahu aleyhi ve sellem`in fem-i saadetinden çıkan her söz ve beyan onlar için hem ilim hem de tartışılmaz bir emirdi… Anında onların zihinlerine ve kalplerine nakşedilir, dilden dile nakledilip ezberlenir ve hayata geçirilirdi. Adeta sahabe-i kiram Kur’an ve sünnetin yazılı sahifeleri gibiydi. Kur’an ve sünnet güzide neslin kalplerine ve zihinlerine nakşedilerek bize nakledilmiştir.

Sahabe-i kiramdan bize nakledilen her söz ve beyan bizzat veya bir vesileyle ilimdir. Onların naklettiği ya ayettir ya hadis-i şeriftir veya bir şahitliktir. Bizzat Kur’an azimüşşan ve sünneti seniye sahabe-i kiram tarafından hıfz edilerek ve bilahare de yazıya geçirilerek tamamen ve kâmilen bize nakledilmiştir. Allahu Teâlâ’nın ve Resul-i Zişan’ın sallallahu aleyhi ve sellem razı olduğu sahabe topluluğu hayatlarıyla ve hatıralarıyla, söz, fiil ve beyanlarıyla ümmeti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem`in öncüleri, önderleri, hem örnekleri hem de dindeki hüccet ve delilleridir. Onlar nasıl ki Allahu Teâlâ ve resulünden gelen her fermana canı gönülden teslim olup işittik ve itaat ettik diyerek derhal amel etmişlerse, asla yalan söylemesi düşünülemeyecek o güzide insanların bize naklettiği ilme sımsıkı sarılıp onların ardından yürümemiz ve onların gittiği yolu adım adım izlememiz icap eder. İki cihanda kurtuluş ve saadet ancak bu yoldadır. Bu yoldan ayrılan hem dünyada hem ahirette hüsrandadır, sahabenin yolu kendilerine iman ve hidayet nimeti verilen nebilerin, sıddıkların, Salihlerin, şehitlerin ve cümle velilerin ve onları izleyenlerin yoludur.

İlim ve hidayet âlemlerin rabbinden Resul-i Zişan’ın kalbine, o`nun mübarek fem-i saadetinden kavlen, fiilen ve takriren sadır olup sahabe-i kiram`ın zihnine ve kalbine nakış edildikten sonra, hıfz edilerek, tedvin ve tedris edilerek nesil be nesil eksiksiz bir şekilde bize nakledilmiştir. Bu mübarek nesil böyle azim bir iş için tarafı ilahiden seçilmiş ve memur edilmiştir. Öyle ki o mübarek neslin hayatında hata suretinde zuhur eden hadiseler bile sonraki nesillerin ders ve ibret alması için takdir edilmiş yol işaretleridir. İbret, işaret ve ilimdir. Eğer sahabe-i kiram`ın hayatında hiç hata olmasaydı biz hata yaptığımızda ne yapacağımızı ve hatalarımızı nasıl tamir ve telafi edeceğimizi bilemezdik. Bize hataları nakledilen sahabelere şükran borçluyuz. Çünkü onlar sayesinde din-i Mübin-i İslam’ı öğreniyoruz. Tevbeyi, teslimiyeti, fedakârlık, işar, takva, hayâ ve samimiyeti, hak rızası için malını ve canını seve seve feda etmeyi ve imanın bütün tezahürlerini onların hayatında görüyoruz ve öğreniyoruz. İnsan melek değildir, beşerdir. Hata da yapabilir. Önemli olan hatada ısrar etmemek ve tevbe ile hakka dönmektir işte bu mana ve mülahazaları da biz yine o mübarek neslin hayatından ve serencamından okuyup öğreniyoruz. Din-i Mübin-i İslam onların şahsında yaşamış, iman, işar, ihsan, samimiyet ve teslimiyet gibi en ulvi manalar onların hayatında tebarüz ettikten sonra gelecek nesiller için örnek kılınmıştır

Kuran’da icmâlen sünnet-i seniyyede tafsilen beyan buyurulan hükümler (emirler, nehiyler, imani ve ahlaki öğütler) eğer sahabe-i kiram`ın hayatında bilfiil yaşanarak canlı temsil olarak ortaya konulmamış olsaydı, İslam’ın yaşanmış ve yaşanılırlığı, ispatlanmış canlı bir örneği, modeli olmayacaktı… Ve sonraki nesiller İslam’ın nasıl yaşanacağını, hükümleri nasıl uygulanacağını anlayamayacaklardı…

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Nisan 2015 (127. Sayı)
 


 
16-04-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.