Okuma Yolunda Rota ve Pusula -1- Okumak Yeniden Doğmaktır

Yusuf Akyüz
Kalp, ilim, marifet ve ibadetle dirilir. Kalbin hayatı tek kelimeyle, amel ile bütünleşen ilimdir. İlim ise usulüne göre okumakla elde edilebilir. Cehalet ise yaşarken bile ölmek gibidir. “ilim, İslam’ın canıdır; ilim imanın direğidir.” “rütbelerin en üstünü ilim rütbesi.” bu mealde yüzlerce hadis-i şerif vardır.
Kalp, ilim, marifet ve ibadetle dirilir. Kalbin hayatı tek kelimeyle, amel ile bütünleşen ilimdir. İlim ise usulüne göre okumakla elde edilebilir. Cehalet ise yaşarken bile ölmek gibidir. “ilim, İslam’ın canıdır; ilim imanın direğidir.” “rütbelerin en üstünü ilim rütbesi.” bu mealde yüzlerce hadis-i şerif vardır. Her şeyin başı ilimdir; ilimsiz hiçbir şey olmaz. Bilen yapabilir, bilmeli etmeyen ne yapabilir! Maddi ve manevi her şey için ilim gerekir. Hiçbir şey bilmeden dünyaya gelen insan ömür boyu her şeyi öğrenmeye muhtaçtır. İnsan için en büyük felaket cahil kalmak; dahası, cahilliğinin de farkında olmamaktır! Cahillikten kurtulmanın yolu ise, usul dairesinde ilmi kitapları okumak, mütalaa ve müzakere ile meşgul olmaktır. Okuyalım ama nasıl okuyalım? Sualine cevap arayarak işe başlayalım. Her şeyden önce doğru okuma tarzını öğrenmemiz lazım. Okumak ilim denizine yelken açmak olduğuna göre, bu yolculukta rota ve pusula olmadan maksada varmak imkânsızdır. Şimdiye kadar rotasız ve pusulasız yola çıkan hiçbir gemi olmamıştır. Hedef ve istikameti tespit ettikten sonra, iş o hedefe doğru yol alabileceğimiz ve adım adım izleyip ilerleyeceğimiz rota ve pusulaya, plan ve programa katılmıştır. Madde ve manada/bir projemiz/hedef ve gayemiz varsa muhakkak ki bir plan ve programımız da olmalıdır…

Okumaktan gaye; ilim tahsili, ilimden gaye de amel-i salih ile Hakk’ın rızası ise, maksat belli, yol aşikârdır… Maksadımız, Hakk’ın rızasına vesile ve medar olacak bir okumaktır. Hak Teâlâ’nın razı olduğu amelleri öğrenmek için emirleri ve nehiyleri, haramlar ve helalleri ve bu ikisinin arasında kalan şeyleri öğrenmek, iman esaslarını, fıkıh ve itikadıyla dinimizin ahkâmını, edep, erkân ve ahlakını bilmek ve cennete giden yola girmek için, muteber âlimlerimizin ilmek ilmek dokuduğu ve gece gündüz büyük emek ve fedakârlıklarla hazırlayıp önümüze koyduğu kaynak ve rehber kitapları kemâl-i edep, tevazu, hüsn-ü kabul, hürmet ve samimi niyetle okuyacağız. Sanki sadece bizim için yazılmış ve bize hitab ediyormuş gibi ihtiram, dikkat, itina, teveccüh ve alaka ile okuyacağız…

Gayemiz, anlamak ve yaşamak olduğuna göre gerekirse defalarca, üzerinde durup yoğunlaşarak duygu ve düşüncemizi toplayıp mihver konulara odaklanarak okuyacağız. Bütün çabamıza rağmen anlayamadığımız kısımları, ilim ehline sorup öğrenmeye çalışacağız. Müzakere, mütalaa ve istişare ile okuyacağız.

İslam beldelerinin işgal edilip mektep ve medreselerimizin lağvedildiği, içinde yaşadığımız şu fetret döneminde liyakatli hocaların gözetiminde tedris usulüne göre ilmi tahsil imkânı yok denecek kadar azaldığı, yasaklanıp kısıtlandığı için, hocasız ve mektepsiz, kendi kendine, gücü ve idraki yettiğince sadece kitabi yolla ilim tahsil etmek zarureti ortaya çıkmıştır. Ama asıl olan, ilmi hocadan, edep ve terbiyeyi ana babadan almaktır. Kendi kendine okumak bir yere kadar gelir, tıkanır… Çünkü ilim, sadece kitaplarda yazıldığı kadar değildir. Kitaplara kaydedilen ilim, icmali başlıklar mesabesinde, mermuz ve muhtasar işaretlerdir. Yazıyla mana ve meramı olduğu gibi anlatabilmek gayri kabildir. Yazı ancak ilmin koordinatlarını ve giriş kodlarını verebilir. muhakkak sohbet ortamında açılımı ve tafsilatı gerekir.

Yazı, ilim kapısını açan bir anahtar gibidir; mevzulara dair serişteler verir ama devamı, tafsilatı ve itmamı ancak sohbet muhitinde mübahase, müzakere ve karşılıklı mukabele ve mütalaa ile kabildir. Medreselerde ilim tahsili, tedris usulü bu şekildedir.

Müslümanların hâkimiyet dönemlerinde medreselerde dersler, icazetli ve ehliyetli müderrisler nezaretinde tedris usulüne göre okutulur, derslerini hakkıyla verebilen talebe icazetini alıp mezun olurdu ve mezun olduğu dersleri okutmaya da izinli olurdu…

Okunan her kitaptan ayrı ayrı icazet almak gerekiyor; talebe ancak icazet aldığı kitapları okutabiliyordu. Mesela; “Nihaye”den icazet alan, “İhya” okutmak isterse ayrıca icazet alması icab ediyordu. Bu nasıl olurdu; Talebe, icazetli üstadın okuttuğu derslere katılırdı. Okuma, mübahase, mütalaa ve müzakerelerle devam eder, okunan kitap sindirilip hazmedilinceye kadar fasıl fasıl mütalaa edilir; talebeden zaruri kısımları ezberlemesi istenirdi. Karşılıklı sual ve cevaplarla tekmil edilen dersin imtihanını veren talebeye o dersin icazeti verilirdi. Böylece talebe o dersten mezun edilirdi. Elbette sadece ders değil, edeb, ahlak, usul ve erkân da öğretilirdi. Mezun edilen talebe, hocalık yapabilecek vasıflarla donatılarak yetiştirilirdi.

Medreselerde talim ve tedris usulüne riayet edilir. İlmin hakkı verilirdi. Hoca, anlattığı dersin anlaşılıp anlaşılmadığını bizzat takip eder ve denetler, yanlış ve noksan anlaşılmalarda derhal müdahale edip yanlış anlaşılan noktaları tashih edip düzeltirdi ve dersler böylece tedrici bir surette merhale merhale okutularak tekmil edilir ve hak eden talebelere icazet verilirdi kitap tedris için gerekli bir vasıta idi ama asıl olan sohbet mütalaa mübahase ve müzakere idi. yani medreselerde ilim üstad nezaretinde tahsis edilirdi. Medrese usulünde ifrat ve tefrite, edepsizliğe ve serseriliğe asla müsaade edilmez, herkes seviyesini, mevkiini, haddini ve edebini bilir, ilmin hürmetini gözetir, hukukuna riayet ederdi. İlim âlimden öğrenilirdi.

Sonra hadisi şeriflerde haber verildiği üzere, “karanlık geceler gibi fitnelerin zuhur ettiği, ilmin azaldığı, cehaletin çoğaldığı, fuhşiyattın ve münkeratın yayıldığı, kişinin az bir menfaat karşılığında dinini sattığı, kişinin bu karışıklıklar içinde mümin olarak sabahlayıp kâfir olarak akşamladığı veya mümin olarak akşamlayıp kâfir olarak sabaha çıktığı, zamanın kısalıp bereketin kalmadığı…” ifsat dönemi geldi çattı… deccalin uzantıları her şeyi fesada verdi. Ekini ve nesli harab etti… Karma okullarda ilim adına cehalet tahsil edildi. Dinsizlik, ateistlik ve kavimperestlik teşvik ve terviç edilerek desteklenirken; din, iman, edep, ahlak, iffet ve namus adına ne varsa dışlandı ve alay edildi. Bilimsellik adına darwinizm`den kalvenizm’e her türlü modernist safsata müfredata dâhil edilerek nesiller batıl ideolojilere kurban edildi. Tahribat, madde ve manada her alanda olduğu gibi, talim ve terbiyeyi de mahvetti. İnsanlar neyi nasıl öğreneceklerini bilemez hale geldiler. Âlimler dışlandı cahiller alkışlandı. Sapla saman birbirine karıştı. ortalık toz duman oldu...

İşte birkaç nesli mahveden bu amansız tahribat fırtınasının ardından enkazın altında yeşeren yeni bir doğuş ve oluş ümidi belirdi. Dünyanın dört bir yanında yangından kurtulan kökler üzerinden yeni bir ümit nesli filizlendi. Elbette hiçbir doğum acısız sancısız olamaz. Sıkıntılar acılar ve ıstıraplar ümmetin kutlu doğum sancılarıdır. Batıl cephesi içinden çürümüş ağaç gibi çöküşün ve çözülüşün eşiğindeyken Hak cephesi yeni bir dirilişin doğuşun şafağındadır. Hadiseler, haberler ve her gün zuhur eden gelişmeler, işaretler hep bu yoldadır. Mevla’nın inayetiyle ümmetin esaretten kurtuluş günleri ve zafer vakti giderek yaklaşmaktadır. Hakk’ın izniyle kıyametten önce İslam’ın yıldızı bir defa daha parlayacak ve nuruyla yeryüzünü aydınlatacaktır. Bir an sonrası gaybtır.

Elbette tahrip kolay tamir zordur; “Yüz kişinin yüz günde yaptığı muazzam bir binayı bir harapkâr adam bir günde yıkıp harap edebilir.” Ümmetin yeniden tarih sahnesine çıkması, madde ve manada, ilim, fen ve sanatta müesseselerini kurup çalışması, nesillerin ihya ve inşası uzun zaman alabilir. Neticede her nesil içinde bulunduğu ve şartlarına muvacih olduğu kendi döneminin imtihanını yaşamakta, herkes kendi şartlarına göre imtihan olunmaktadır. Zorluk da bir imtihan, rahatlık ve bolluk da bir imtihandır. Zira fani dünya hayatının sebeb-i hikmeti imtihandır. Her nesil, içinde bulunduğu dönemin imtihanlarını anlayıp kazanmak borcundadır.

Biz ümmet binasının yıkıldığı, ümmete hayat veren ilmi, maddi ve manevi müesseselerin ortadan kaldırıldığı, birlik ve beraberliğin parçalandığı zulmet ve fetret döneminin insanlarıyız. Bu şartlar altında imtihan olunmaktayız: içinde bulunduğumuz şartlar içinde imtihanı kazanmak için çalışmak zorundayız…

İçinde bulunduğumuz, hâlihazır bu intikal döneminde, maddi ve manevi her boyutta bir takım noksanlıkların sıkıntı, sancı ve ıstırapların yaşanması kaçınılmazdır. Bütün bu yaşananlar imtihanın ayrılmaz bir parçası ve lazımıdır. Doğum sancısı az veya çok bir şekilde yaşanacak: doğuş ve oluş davasının bedeli bir şekilde ödenecektir. Dava varsa, bedeli de vardır, imtihanı da vardır. Meşakkat kıymeti artırır… Bedava gelen mirasın kıymeti bilinmez: insan ancak çalışıp kazanmak için uğraştığı ve bedel ödediği değerlerin kıymetini bilir ve korumak için gayret eder. “Ucuza alan, ucuza verir” derler. Şükredilmeyen ve kıymeti bilinmeyen nimetler elden çıkıp gider… İşte kıymeti bilinmeyen ümmet müesseseleri de böylece kaybedilmiş, elden birer birer çıkıp gitmiştir.

Şimdi ise yeniden kazanmak, ihya ve inşa vaktidir.

Yeni bir ruh ve şuurla dirilip ayağa kalkma vaktidir.

Yeni bir heyecan ve iştiyakla okuma, anlama, ümmet şuurunu kuşanma ve tarih sahnesine çıkma vaktidir. Karanlık gecelerin aydınlık sabahına çıkma vaktidir.

Tekrar mebdaya, mevzuunun başına dönecek olursak: içinde bulunduğumuz zamanın şartlarının idrakine varıp esaslı bir zaman ve mekân ve hal muhasebesi ile imtihanımızı doğru anlayıp kazanmaya çalışmak sorumluluğundayız… Şartlarımız, hem imkânımız hem de imtihanımızdır. Zira dünyadaki her şey imtihanın parçası ve vasıtasıdır… İmtihandan kaçamayız, müstağni olamayız; karşımıza çıkan imtihanları hakkıyla anlayıp layıkıyla kazanmaya çalışmalıyız. Her nesil kendi dönemine mahsus vakanın şartları içinde umumi ve hususi imtihanını yaşamak durumundadır. Kullarını hayırla ve şerle imtihan eden Cenab-ı Hak`tır. “her nefis ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi şer ile ve hayır ile deneyeceğiz. (hanginiz şükürde, sabırda ve salih amel de bulunacak veya isyan edecek diye.) Sonunda ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya 35 ve 29/2 ve 67/2)

Dünya hayatının her safhası ve içinde yaşadığımız her an bir imtihandır. Anlayıp kazanmak insana kalmıştır. Bu muhtasar musahabede ele aldığımız hususi manada, daha ziyade ferdi planda, “okumak ve anlamak” imtihanıdır. “ne okuyalım, niçin okuyalım, nasıl anlayıp yaşayalım?” sorularına cevap aramaktır. Bu yolda muvacih olduğumuz başlıca müşkilat, engelliler, problemler ve bunları aşmaya dair bazı tahliller, tercihler ve tavsiyeler etrafında ifadeye çalıştığımız bir kaç serilik sohbetnamelerdir... Tevfik, Cenâb-ı Hakk`ın fazl-ı keremidir. Doğru okumak, iyi anlamak ve hakkıyla yaşayıp bu imtihanı kazanmaya çalışmaya yönelik bazı telmih, teşvik ve serişteler arz edebilmek ümit ve temennimizdir. Cenab-ı Hak muvaffak eylese musahabemiz bu minval üzeredir.

“Her şeyin bir yolu vardır, cennetin yolu da ilimdir.” (Deylemin’in Müsnedü’l Firdevs’den İbn-i Ömer’den rivayetle)

“Âlim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan benden değildir.” (Deylemi, Müsnedü’l Firdevs İbn-i Ömer rivayet etmiştir)

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Şubat 2015 (125. Sayı)
 


 
27-02-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.