Ne Yapmalı?

Mehmet Gülsever
Ne zor soru? Kimine zamanın yetmediği bilinir. Yaptıklarının yanında; bunca koşturmanın yanı sıra yapamadıklarına ayıracak zaman bulamayanlar... kimi de zamanı harcama telaşında "bugün ne yapsam acaba" diye.
Ne zor soru? Kimine zamanın yetmediği bilinir. Yaptıklarının yanında; bunca koşturmanın yanı sıra yapamadıklarına ayıracak zaman bulamayanlar... kimi de zamanı harcama telaşında "bugün ne yapsam acaba" diye.

Bence insan önce biraz gülmeli. Sonra sevmeli. Sonra yürümeli amaçlı amaçsız zaman zaman. Sonra yemeli. Biraz "insan" olmalı, biraz "insan" yaşamalı. Biraz alışveriş keyfi yaşamalı insan.

Çocuklarını sırtına almalı bazen. Sofrada biraz gülüşmeli biraz bağrışmalı insan evde. Sofranın eksikliğini berekete yormalı çocuklara.

Biraz "kadın" duymalı insan "erkekliği" terk ederek zaman zaman. Tıraş olurken ufaklıkların burnuna köpükle "poncik" yapmalı.

Giyinmeye özen göstermeli. Renklere hayat vermeli üzerinde. Uyumunu önemsemeli; ittifak ve ihtilafına saygı göstermeli renklerin.

Çinin ürettiği, Suud tacirlerinin sattığı "kutsal" esansları değil ama ruhu okşayan güzel kokular sürmeli.

Çok zor ama mümkün oldukça kendi olmalı insan. Gerçi ancak yaş ilerledikçe kendileşiyor insan. Gençken kendi olabilmek çok zor biliyorum. Ne kadar çabalarsanız çabalayın; taşların yerine oturduğu, suların durulduğu yıllara değin hep "başkası" olma çabasında insan.

Yani mümkün olduğunca iç dünyasının doğallığını dışa vurmalı kişi. Ancak bundan; birilerinin anladığı gibi dış dünya ile hep çatışarak çelişerek bir doğallık arayışına girmemeli. Doğallık birilerinin anladığı gibi bilinen bütün doğrularla çatışıp bütün yanlışları doğrulamak değildir elbette.

Hatta hayta hayta gezmeli biraz. Babil`den Ninova`ya yürümeli. Yürüyen merdivenlerde bile aceleyle yürüyen insanların karakter analizini yapmalı. Akan zamanın da önüne geçerek zamanı peşinden koşturanları.

Vitrin vitrin bakınmalı. Bakıp bakıp alamama. Hepsini almanın, "benim" olmanın dizginlenemez ihtirasına, gem vurmalı. "Biraz" alabilmenin mutluluğunu yaşamalı; hepsini alabilmenin tatminsizliğine, mutsuzluğuna karşın. "Çok"un çilesini, yükünü, "az"ın kuş kadar hafifliğini görmeli bilmeli...

Hani karınca yuvasına bakarız ya… İlgimizi en çok bir dakika çeker. Küçük küçük şeyler. Deli divane, anlamlı anlamsız hareket ederler ya. Hep tekrar ederler. Sıkılır çeker gideriz. Bazen basar geçeriz. İşte bulutlardan bakınca biz de öyle görünürüz.

Ya galaksiler ötesinden bakınca. Oradan nasıl görünürüz? Ne kadar küçük… Tarifi var mı bu küçüklüğün?

Ne gariptir ki oradan; galaksilerin ötesinden bakan ne kadar da büyük görüyormuş bizi meğer. En uzakta en büyük gören… Çünkü O en büyük. Büyük görmenin şartı büyük olmaktan geçer. Çünkü en büyük en küçüğün içinde saklıdır. Çünkü O her yerde. Baktığımız, gördüğümüz her yerde. Zira her şeyin içinde. Büyüklüğü, her zerrenin içine giriyor olmasından geliyor.

Karınca yuvasına dönecek olursak; biraz sevap kazanmalı, az önce işlediğimiz günaha karşılık. Karıncalar hiç günah işlemezler ya!

Tarihi mekânları gezmeli. İlk günün gözüyle, hissiyle bakmalı her seferinde. Kaç bin yıl, kaç milyon insan geçti bu Karataşlı mahzende. İlk yapanın niyeti (meşakkati) son görenin duygusu denk mi birbirine bin yılların açtığı makasa rağmen? Teraziyi dengeliyor mu? Makas istediği kadar açılsın kabzasından perçinli değil mi birbirine.

Kaç milyon hikâyesi vardır bu kara taşın değil mi? İçine nüfuz edince hissedilen. Adeta ondan yükselen hercu merc olmuş milyonlarca ten kokusu, ter kokusu, ten sıcaklığı yüzünüze, yüreğinize vurur. Tarih sızdırır çatlakları. Boydan kıyafetlerinin üzerine şal bağlamış kadınlar görürsünüz binyılların oluşturduğu gözeneklerinde taşın; çiçek özü renginde kufilere koydukları sepetlerden, baltayı taşa sallayan esmer tenli erkeklere ekmek soğan taşıyan iffetli kadınları... İşte biraz ağlamalı orda insan. Birkaç gözyaşı damlatmalı kara taşa. Çarpın birkaç damlayı milyonlarla: Eder bir derya; taşa damlayacak, taşı eriterek. Taşı eritmeli taşa erirken insan.

Bir de Dicle`ye bakmalı Fiskaya`dan; Sur`un gerdanında parıldayan Dicle`ye... Bahçelerine, dutlarına, kuşlarına bakmalı. Çocukluğumuzda birkaçını (dut) çalmak için ne tehlikeler göze alırdık. Bahçe sahibi Xale Ahmet`ten kaçarken saplandığım bahçe arkının cıvık çamurunda beni boğacağını beklerken elimden tutup yarı bele kadar saplandığım çamurdan beni kurtarması sonra bir avuç karahübür (siyah dut) vermesi anlaşılır gibi değildi. Şimdi yere düşüp düşüp basılıp geçilen dut dalına uzanıp dut toplamalı. Çocuklara dalları aşağıya sarkıtmalı; tutunup büyüyecek dallar olmalı.

Ya Dicle`nin çırpıl çırpıl akan suyu... Kim bilir kaç devir yapmış bugüne değin. Önce denize, sonra göğe, sonra dağa, sonra dereye. Gökler temizlemiş biz kirletmişiz. Ne gökler yorulmuş ne biz usanmışız, uslanmışız. Kim bilir kaç milyon bedeni temizlemiş bu su; kaç milyar damar dolaşmış. Acaba Firavun`u boğan sudan bir parça var mı ki şu an Dicle`de akan. Ya peygamberlerin susuzluğunu gideren su da var mı önümden akıp geçen... Belki gökler bilir. Bulutlara, rüzgârlara sormak lazım ama benim; bu suda boğulmadan bir an önce çıkmam lazım.

Ve acıkıp acıkıp, köze damlayan kuyruk yağı koklamalı; adama açlığını bitesiye hissettiren koku, yüreğini közleten koku, kedilerin his dünyasını öğreten koku. Dağkapı Ciğercisi`nden icap ederse bir buçuk ciğer yemeli, kolesterole hiç aldırmadan. Kuzu ciğeri. Yanında az yürek de yedin mi belki "koyunluğu" törpüler biraz adamın.

Biraz yazmalı, birkaç cümle dahi olsa yazıp kendine saklamalı. Bazen sıkılıp okumalı. Yani bir "sıkımlık" yazmalı. Kalemi incitmeden, kağıdı pörsütmeden, aşığı öldürmeden. Karınca kararınca ve kendince. Peki bunların hepsini ne zaman yapmalı? Belki inanmayacaksınız ama hepsini bir günde yapmalı.

Zira, bir ağacın gölgesinde bir "gölgelenmelik" değil mi ki hayatın ederi? Sonra sen gidersin gelir altına bir diğeri.

Öfff olmadı. Nereden girdim nereden çıktım? Kim beni buraya getirdi? Nasıl geldim? Yine yüzüme gözüme bulaştırdım. Olmadı olmuyor! Ne yapmak gerektiğini bilmiyorum. "Ne yapmalı?". En iyisi başa dönmeli. Yine Sabaha dönmeli, sabaha sığınmalı. Oysa akşam oldu. Pencereden güneşin batışını seyrederken kefen beyazlığında örtülere bürünüp yeni sabahlara uzanacak uzun bir uykuya dalmalı.

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Temmuz 2016 (142. Sayı)
 
20-07-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.