Mücahitler - Mütekaitler

Abdulhakim Sonkaya
Cihad, özel olarak Allah yolunda çarpışmaya verilen ad olarak bilinir. Fakat bunun yanında Cihad, çaba ve gayret, meşakkat, kuvvet ve takat gibi manalara da gelmektedir.
Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla (tekaüt edenlerle) Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlardan (tekaüt edenlerden) üstün kıldı. Allah onların hepsine de cenneti vaad etmiştir. Bununla beraber Allah mücahitlere, oturanların üzerinde büyük bir ecir vermiştir. (Nisa:95)

Ayette cihad edenlerle tekaüt edenler zikredilmektedir. Burada  “tekaüt edenler” sadece oturanlar olarak anlaşılmıştır. Oysa ayette bunlara da cennet vadedilmiştir.  O halde “Mücahitler” ile “Mütekaitler” arasındaki farkları ve her birisinin özelliklerini ayrı ayrı ele almak gerekir.

Cihad, özel olarak Allah yolunda çarpışmaya verilen ad olarak bilinir. Fakat bunun yanında Cihad, çaba ve gayret, meşakkat, kuvvet ve takat gibi manalara da gelmektedir.

Ayette özellikle “Mücahitler” lafzı geçmektedir ki bu, cihad etmek lafzından çok daha etkilidir. Çünkü mücahit cihat eden manasındadır. Yani cihadı kendisine meslek ve iş edinen kimsedir mücahid.

Ayette “Mücahitlerin” zıddı olarak “Mütekaitler” geçmektedir.

Mütekait, oturan, emekli olan kimsedir. Nitekim eskiden emekli olanlara “tekaüt oldu” denilirdi. Elbette mücahitlere özel ödüller vadedilmiştir. Fakat burada Mütekaitlere de güzellikler vadedilmiştir. Çünkü İslâm toplumunda, Mücahitler ve Mütekaitler ayrı ayrı yerler tutar ve her birisinin çok özel vasıfları vardır.

Bir toplumda herkes mücahit olduğunda o toplumda kurumsal yapıların oluşması mümkün değildir. Çünkü cihad; meşakkat ve harekettir. Sebat etmektir ama sabit durmamaktır. Oysa toplumda sabit şeylere, oturaklı şeylere de şiddetle ihtiyaç vardır. Bu nedenle Mütekait, aynı zamanda “kaide sahibi” olan manasındadır. Kaide, kural ve sütun anlamına da gelmektedir. Buna göre mütekait kimse; sabite sahibi, kaideleri ve ilkeleri belli, oturaklı işi olan kimsedir. Bir nevi toplumun kaidesi ve sütunudur. Buna karşılık Mücahit, sebat ehlidir ve fakat sabit değildir. Gayret ve hareket ehlidir. Meşakkatleri göze alır ama bunları topluma dayatamaz. Bütün toplumun böyle olmasını isteyemez. Bu nedenle bazılarının sadece cihadı esas alıp bir bütün olarak toplumun böyle olmasını istemeleri doğru olmadığı gibi toplumda herkesin mütekait olmasını istemek de doğru değildir. Bu ikisinin aynı anda ve sürekli beraber olması gerekir.

Mücahidi olmayan toplum güçsüz ve savunmasızdır. Takatsizdir. Kuvvetini ve enerjisini yitirmiştir. Bugün Avrupalılar tekaüt etmiştir. Hepsi emeklilik yaşındadır. Bu da onları zayıf ve takatsiz bırakmıştır. Etkilerini ve güçlerini kaybetmelerine sebep olmuştur.  O halde toplumda bu dengenin tesis edilmesi gerekir. Bir toplumda mütekaitler olmazsa o toplumun bilgeleri, tecrübe sahipleri de olmaz. Çünkü tekaüt yani emeklilik belli bir emeğin ve tecrübenin ödülüdür. Daha önce verilen emeğin ortaya konulan cehd ve cihadın semeresidir. Mücahidi olmayan toplumun Mütekaidi olmaz. Çalışmayan, cehd ve gayret etmeyen toplumun emeklileri olmaz. Bir toplumda çalışanlar, çalışmayan emeklileri finanse eder.

Zülka’de, kameri aylardan birinin ismidir ve “kaide ve oturak sahibi olmak” demektir. Bir ayın ismi olan “Zülka’de” ile mütekait aynı köktendir. Buna göre İnsan, Hak ile kaidesini bildi mi artık rahattır. Doğru ve tutarlı kaide sahibi olarak insanlara doğru bir kriterdir. Kaidesi insanlara standarttır. Yani kaide sahibi olmak sadece mekânda bir kaide sahibi olmakla sınırlı olmaz. Ayrıca zaman içinde Zülka’de-kaide sahibi olma sonucunu doğurur.

Tekaüt edenlerin de kendi aralarında kısımları vardır. Bazıları cihadı hafife alarak mücahitleri kınayarak onları maceracılıkla suçlayarak otururken bazıları da bir kaide ve kural sahibi olarak oturaklı bir şekilde oturur.

Mütekait kimse, cihada muhalefet eden olmamalıdır. Böyle olduğunda muhalif bir konumda olur. Bu da onun makatının yere yapışmasına, zelil olmasına, yalnız kalmasına sebep olur. “makatlarıyla oturup arkada kalanlar Resulullah’a muhalefet ederek sevindiler…”(Tevbe:81) ayeti bunu buyuruyor. 

Üstelik bazıları cihad edenleri maceracılık ve hayalcilikle suçluyor. Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için: "Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi" dediler. Onlara de ki: "Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizden ölümü uzaklaştırınız" (Âli imran:168) ayeti bunu buyuruyor.

Tekaüt halinde olmak pasifize olmak ve duyarsız olmak değildir. Mütekait kimse “bana ne” tavrında değildir, olamaz. Allah size Kitapta: "Allah`ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. (Nisa:140) ayeti bunu buyuruyor. Gerçekten bazı insanlar o kadar duyarsızdır ki protesto etmekten, en ufak bir rahatsızlık beyan etmekten bile acizdir.

Seyirci olmak amacıyla oturmak da kötüdür. Öyle ki bu durum bazen insanı zalim ve sadist yapar. “Hani o ateşin başına oturmuşlar” (Buruc: 6) ayeti, bunu buyuruyor.

Mütekait kimse,  “…dosdoğru olan o yolunun üzerinde oturacağım.” Diyen şeytanın yaptığı gibi insanları saptırmak için yolda oturmaz. Bilakis onlara yol göstermek ıslah etmek ve istikamet için oturur. “Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak öyle her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki bozguncuların sonu nasıl olmuştur.” (Araf:86) ayeti bunu ifade buyuruyor.

Tekaüt-oturmak, insanların sırlarını dinlemek, dinleme istasyonları kurmak için de olmamalıdır. Bunu yapanlar insanlar içinde cinlik yapmış olur. Çünkü bu, cinlerin huyudur. Cinler, "Doğrusu biz göğün bazı mevkilerinde dinlemek için otururduk. (Cin:9) ayeti, bunu buyuruyor.

Gerektiğinde bazı kimseleri bilerek ve isteyerek oturtmak gerekir.  “…Fakat Allah davranmalarını istemedi de onları yoldan alıkoydu ve onlara: "oturun oturanlarla beraber" denildi. (Tevbe:46) ayeti bunu buyuruyor. Çünkü bunların hayrı yoktur. Bunların oturmaları hem toplum hem de kendileri için hareket etmelerinden daha iyidir. Çünkü bunlar cihad edecek kadar fedakâr ve kararlı kimseler değildir. Bunlar başkalarına güç ve enerji vermezler. Aksine başkalarının güç ve enerjisini zayıflatırlar.

Oturmak, tekaüt halinde olmak; her zaman gaflet anlamına gelmediği gibi hareket halinde olmak da her zaman zikir ve şuur ehli olmak anlamına gelmiyor. “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah`ı anarlar (Âl-i İmran: 191) ayeti, bunu buyuruyor. Demek ki oturmak zikir ve şuur ehli olmaya engel değildir. Fakat bazıları cehd ettiği halde gafildir. Bazıları da oturduğu halde cehd ve gayret halindedir. Bunlar mücahid olarak vasıflandırılmayabilir ama bunlar müçtehittir. Müçtehit, dinin fakihidir. Cehd ve gayretiyle, dolayısıyla cihadıyla dinin ahkâmının yerleşmesini ve anlaşılmasını sağlar.

Bazen savaş esnasında cephede tayin edilen yerde oturmak hareket etmekten çok daha hayırlıdır. Mesela Uhud günü yerlerini terk eden okçular eğer yerlerinde kalsalardı belki bu, onlar için daha hayırlı olurdu. Demek ki bazen cephede savaş esnasında dahi tekaüt halinde olmak hareket etmekten daha hayırlıdır. “Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine-tekaüt yerlerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.( Âli imran:121) ayeti, bu geçirgenliği ifade buyuruyor.

Müslümanlar gerektiğinde hem tekaüt etmeyi hem de cihad etmeyi bilir. Ama onlar asla: "Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabb`in gidin savaşın. Biz burada oturacağız" diyen (Maide:24) Hz. Musa`nın kavmi gibi olmazlar.

Tekaüt-oturmak ile kaide aynı köktendir. Gerçekten toplumun, evin içinde oturaklı, olgun ve bilge zatlar olmazsa toplumun da evin de kaideleri sağlam ve güçlü olmaz.  “Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt`in temellerini-kaidelerin yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin. (Bakara: 127) ayetinde evin kaidelerinden, temellerinden söz edilmektedir.

Özetle Mücahit ve Mütekait dengesi çok önemlidir. Ne sadece cihad ne de sadece tekaüt bir toplumu inşa etmeye yetmez. Bu ikisinin aynı anda ve hatta iç içe olması gerekir. Böylece aynı anda hem tehlikeler bertaraf edilmiş olur hem de dinç dinamik, sağlıklı ve güçlü bir toplum inşa edilmiş olur.

Abdulhakim Sonkaya / İnzar Dergisi – Ocak 2016 (136. Sayı)
 
18-01-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.